Bugün, 18 Mart 1915 Çanakkale deniz savaşlarının zaferle bittiği günün yıldönümü. İçinde kendi büyük dedem de olmak üzere, ateş yığını altında yüzbinlerin can verdiği de gün bugün!
Emperyalizme karşı direnişin sembollerinden ve de “sarı ibikli, mavi gözlü Fenix’in (Phoenix), yani Balkan Bozgunundan sonra küllerinden yeniden doğan Zümrüdü Anka kuşumuzun ilk kanat çırptığı an olan 18 Mart 1915’in yıldönümü bugün. 18 Mart Çanakkale deniz (ve daha sonra 25 Nisan Arıburnu, Conkbayırı ve nihayetinde 10 Ağustos 1915 Anafartalar, kara) zaferlerimizin yıldönümü yani. Bu gün, büyük dedemin yanında bu vatanı kan ve canları pahasına savunan, aç susuz siperlerde bekleyen ve sonra da hemen hemen tamamı toprağa düşen Türk, Kürt, Çerkes, Laz; Bosna, Azerbaycan, hatta Afganistan kökenli diğer tüm şehitlerimizi şükran, rahmet ve minnet duygularıyla anıyorum. Aldığımız her nefesin verdiğiniz son nefes sayesinde olduğunun bilincindeyiz. Rahat uyuyun!

Aynı zamanda karşı cephede emperyalizme hizmet etmek zorunda bırakılan ve Gelibolu’da toprağa düşen Yeni Zelandalı Anzakları, Magripli Berber ve Afrika / Asya sömürgelerinden devşirilen gariban askerleri de yad ediyorum.
Ve nihayetinde bu insanüstü direnişe önderlik eden ve rivayetlere göre İtalyan Radyosu’nun o günlerde yaptığı yorumda da belirttiği gibi “Makedonyalı Büyük İskender, Roma imparatoru Marcus Aurelius ve Napolyon kalksa ‘ancak bu çarpışmayı biz böyle yönetebilirdik’ derlerdi” diye nitelediği 19. Tümen komutanı, askeri dahi, yarbay Mustafa Kemal’i; daha sonraları da çekeceği türlü çileler sayesinde bize bırakacağı özgür vatan ve kazanılacak tam bağımsızlıkla kurulacak olan modern Türkiye Cumhuriyeti vesilesiyle derin saygı ve minnetle anıyorum.

Çanakkale direnişi ve zaferiyle aynı zamanda, yüzyıllar öncesinde buralara gelen, bugünkü Trump’ın o günkü ruh ikizi, saldırgan-istilacı Yunanlı Agamemnon’un katlettiği Anadolu halkı Truvalıların; kral Priamos’un oğlu Hektor’un, Hektor’un eşi, hemşerimiz Hattuşaş’lı prenses Andromahi’nin ve tüm Truva halkının intikamı da alınmış oluyordu*.
Evet, 18 Mart 1915 günü yakın tarihimizin önemli kilometre taşlarından biri olup, işgalci İngiliz- Fransız koalisyonu öncülüğündeki İtilaf devletleri donanmasının, Çanakkale Boğazı'nı geçme girişiminde başarısız olarak ve ağır kayıplar vererek geri çekilip gittiği gündür. First Lord of Admirality, yani zamanın donanma bakanı, bir insan azmanı olan Winston Churchill’in “ilk kalp krizi geçirdiği” gündür o gün! Bir çelik azmanı olan ve uzun menzilli toplarıyla ateş kusan koca HMS Ocean zırhlısını bir top gülesiyle boğazın dibine gömebilecek Seyit Onbaşıları hesaba katmadıklarını anladıkları gündü o gün! Son derece önemli bir jeo-politik ve jeo-stratejik konuma sahip Çanakkale boğazı ya da ansiyen dönemdeki adıyla HellesPont’u geçemeye çalışan ilk istilacı güç bu İngiliz-Fransız koalisyon donanması değildi tabiki. Fakat tarihte, büyük hezimete uğrayıp, ağır bedeller ödeyerek yenilip geri çekilmek zorunda kalan ilk donama bu oldu!

Yani Çanakkale istilalarının, hele de Çanakkale Boğazı’nın; burayı geçmeye çalışanların tarihi eski, hem de çok eski. Kalın çizgileriyle özetleyecek olursak: ta 18 Mart 1915’e kadar burayı yüzyıllar boyu birçok ordu ve donanma geçmeye çalışmış, geçmek isteyenler gerek savaşarak gerekse “haraç” ödeyerek her seferinde boğazı bir şekilde geçmişler: Ispartalılar, Atinalılar, Makedonyalılar,Traklar, ya ordan, karşıdan (Sestos’tan, yani Gelibolu’dan) buraya (Dardanos’a, yani Çanakkale’ye), ya da Persler ve Osmanlılar gibi burdan oraya, karşıya geçmişlerdir **.
Ya da aşağıdan, Ege Denizinden gelip, boğazdan geçerek yukarı kuzeye, Propontis’e yani Marmara Denizi’ne ve Byzantion’a gitmişler. Ya da m.s. 800’lerde Vikingler gibi tersi istikamete, Karadeniz’den gelip Byzantion yani İstanbul yoluyla Marmara ve sonra Akdeniz’e devam etmişler ***.
Veya m.ö. 500-400 yılları arasında Eski Yunanlar gibi Byzantion’dan Atina’ya tahıl taşıyan kadırgalarla sürekli geçişler yapmışlardır. Aynen bugün Hürmüz boğazından petrol taşıyan tankerler gibi.
Eski Yunanistan şehir devletleri; önce Attika bölgesinden Atinalılar sonra da bunların düşmanı Mora’dan Ispartalılar yaklaşık m.ö 400’lü yıllarda buralara gelip, karşı kıyıdan bu tarafa, Anadolu’ya geçip, Truva ve Lidya uygarlıklarını yıkarak Larissa, Efes, Halikarnas, vb. gibi İyonya sömürge şehirlerini kurmuşlardır.
Bu tarafa yapılan bu geçişlerden çok daha önceleri de İranlıların ataları Persler burdan karşı tarafa geçip Isparta ve Atina’yı yerle bir edip, klasik Yunan uygarlığına büyük darbeler indirmişlerdi. M.Ö. 480 yılında I.Xerxes komutasındaki Pers ordusunun ünlü geçiş noktası da burasıdır yani. Xerxes başkenti Persepolis’ten çıkıp, Anadolu’daki uç karakol kentleri olan Melissa ve Sardes’de (şimdiki Salihli) dinledikten sonra buraya Dardanos’a yanaşmış; gemileri yan yana dizdirerek Çanakkale Boğazına inşa ettirdiği bir duba köprüden karşıya geçmiştir ****.
Sonra? Evet sonrası da var. Biraz da EbediYunan Birliği (Henosis) mottosu altında Yunan komutanların da dolduruşuyla bu Pers yıkımının intikamını almak için, ancak daha ziyade Yunanlı hocası Aristoteles’in anlattıklarından hareketle kurduğu hayalleri gerçekleştirmek üzere, Anadolu’ya geçip, Persleri yenip, ta dünyanın sonuna kadar varmak amacıyla Makedonyalı Büyük İskender’in 40.000 kişilik bir orduyla MÖ 334 yılında çıktığı efsanevi seferinin de başlangıcı bu Çanakkale Boğazı geçişiydi *****.
Bu geçiş, Yunan kültürünün Pers İmparatorluğu'na yayıldığı, Ege Bölgesi’ni kapsayan İyonya’da sömürge şehirlerin gelişip zenginleşerek deniz yollarına egemen hale geldiği, ta Osmanlı’ya kadar sürecek olan Helenistik Dönem’in de gerçek başlangıcıydı.

Bu son saptamayla da geldik Çanakkale boğazı geçişlerinin yakın tarihine, yani Osmanlı dönemine. Xerkes’ten yaklaşık 1800, İskender’den 1600 sene sonra sallarla gerçekleşen bir geçiş bu Osmanlılarınki.
Kösedağ’da Moğol (İlhanlı) yenilgisinden sonra yıkılan Anadolu Selçuklularından sonra Anadolu’da birçok beylik ortaya çıkmıştı. Bunların içinden sıyrılıp, diğer beyliklerin beceremediği güç monopolizasyonunu gerçekleştirerek bir devlet kuran Osmanlı, daha ileri hedeflerini gerçekleştirmek üzere 1353 yılında karşıya, Gelibolu’ya, yani Rumeli’ye, oku: Balkanlara, Avrupa’ya geçiş yapmıştır. En büyük rakip olarak gördüğü Türkçe konuşan Türkmen boyu Karamanoğullarını güçsüzleştirip sindirdikten ve Ezine, Edremit, Çanakkale bölgesinde yerleşik Karesioğulları Beyliği'ni de topraklarına kattıktan sonra artık Osmanlı gözünü o boğazın ötesindeki topraklara, Bizans’ın arka bahçesine çoktan dikmişti. Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa, Bizans'taki iç karışıklıklardan faydalanarak 20.000 kişilik bir orduyla boğazı geçip Gelibolu’daki Çimpe Kalesi'ni alarak Rumeli'ye yerleşmiş ve yaklaşık dört yüz yıl sürecek Osmanlı'nın Balkan fetihlerinin temelini atmıştır.
HellesPont’u, Çanakkale boğazını geçenler sadece istila ve savaş amaçlarıyla ve kadırgalar veya destroyerlerle geçmemişler. Kimi de aşkı uğruna bu azgın suları yüzerek geçmiş. Mesela karşı kıyıdaki sevgilisi güzel Hero için boğazı yüzerek geçen Leander’ın trajik aşk hikayesi gibi efsane ve “menkıbelerde” anlatılanlar var ki onların tarihi de çok daha eski ******.
18 Mart zaferiyle ilgili not ettiğim Çanakkale boğazının makro ve exo tarihi ile ilgili bu kronolojiyi kapatmadan önce bir de mikro ölçekte benim kendi tarihimle ilgili bir anıyı anlatarak bağlayayım yazımı:
2003-2004 akademi yılıydı galiba, AB-Erasmus program ve öğrenci değişimi çerçevesinde 18 Mart Üniversitesi’nin (sonradan adı ÇOMÜ oldu galiba) Amsterdam seyahatine iade-i ziyaret olarak bir hafta süresince üniversitenin Dardanos misafirhanesinde kalıp, tanışma toplantılarının yanında çeşitli sunumlar yapıp, seminerler verdik. Akademik etkinliklere ilave olarak gerçekleştirdiğimiz Assos, Truva harabeleri vb. gibi kültürel gezilerin yanında bir de tam gün Gelibolu’yu; savaş alanlarını ve şehitlikleri ziyaret ettik. “Sub-tropikal” sıcaklara fazla alışkın olmamalarına karşın rehberliğimizdeki Hollandalı öğrenci grubu gün boyu büyük bir ilgiyle tüm yarımadayı gezip, tarih bölümünden bir hoca arkadaşın anlattıklarını sabır ve dikkatle, kimi yerlerde de gözleri yaşararak dinlediler. Aynı tarih hocasının telkini üzerine ki, teamüllere de uygun olarak, “ölüm tarlası” adı verilen alana girip, Gelibolu’da şehit düşen dedemin “postüm” defin işlemini de gerçekleştirebilmem beni çok mutlu etmişti. Sanki dedemle “yüzleşmiş” olmanın, “merak etme, bak biz halen buradayız, aslan dedem” diyebilmenin iç huzurunu yaşamıştım.
Tüm bunlar olurken o “seren atmosfer” içinde habire saatine bakıp, “akşam Çanakkaleli öğrencilerle sözleştiğimiz diskoya da gecikeceğiz; daha ne kadar sürecek ki bu gezi?” diye homurdanan ve üstüne üstlük Anadolu’nun yoksul bir bölgesinden gelen bir aileye mensup, gruptaki tek Türk öğrenci olan bir kız öğrencinin her türlü “aile terbiyesinden” yoksun, ‘biraz çocukça, biraz da naifçe ve de bir salyangozda bile bulunması muhtemel olan tarih bilincinden bile yoksun “aptalca”’ serzenişleri bile benim bu hüzünlü-tefekkür içindeki ruh halimi bozmaya yetmedi. Ancak hani derler ya “kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmazmış”, ben de aynen öyle, içime sindiremediğim bu davranışı hiç unutmadım.
NOTLAR:
* Bu arada, sağda solda gezen bir söylentiyi de araştırdım. “Çanakkale zaferiyle Truvalıların da intikamını aldık” biçimindeki Atatürk’e de mal edilen bir rivayet ki, çeşitli ülkelerin tarih kurumlarının online arşivlerinde yaptığım historiografik tarama sonucu bu söylentinin gerçekle bağdaşmadığı sonucuna vardım. Ne var ki, aynen benim ve vatanperver her insanın da aklına gelebileceği gibi, Anadolu tarihi ve halkları üzerine çok okumuş ve düşünmüş, sağlığında da Türk Tarih Kurumu’nu kurmuş Atatürk gibi birinin de şüphesiz böyle birşeyi düşünmüş olabileceğini tahmin etmekte çok güç olmasa gerek.
** Özellikle İlyada ve Odesa destanlarından edilebilinen bilgilere dayanarak Çanakkale ve civarında kurulan kentlerde yaşayan en önemli halk ve grupların başlıca şunlar olduğunu varsayılıyor:
Truvalılar: Asya yakasında, şimdiki Çanakkale’nin güneyindeki alanları kapsayan Truva kalesi, şehri ve çevresindeki yerleşim yerlerinde yasayan halk topluluğu. Truvalılar bir Anadolu kavmi olup, Lidyalılar, Frigyalılar ve Hititler gibi diğer Anadol u halklarıyla relatif barış içinde yaşamış ve bu bakımdan karma bir kültüre sahip bir halk topluluğu idi.
Traklar: Antik çağlarda boğazın Avrupa yakasında (kuzeybatı yakasında) Kikonlar gibi çeşitli Trak kabileleri yaşamıştır. Traklar, Gelibolu yarımadası dahil olmak üzere Güneydoğu Avrupa'nın büyük bir bölümünde yerleşik savaşçı kabilelerden oluşmaktaydı.
Yunanlar (Atinalılar / Ispartalılar / İyonlar): Mora yarımadasında yaşayan Ispartalılar, Attika bölgesinde yasayan Atinalılar ve daha sonraları bunların Anadolu’da kurdukları sömürge liman şehirlerinde yaşayan denizci, savaşçı ve ticaretle uğraşan Güney Avrupa halklarından oluşmaktaydı.
***Ne ilginçtir ki sadece adeta bir taş atımı mesafede bulunan Atina, Isparta gibi Yunan şehir devletleri veya Persepolis,Susa gibi Perslerin kadim şehirlerinin dışında Çanakkale boğazı, ta İskandinavya’dan küçük yelkenlilerle gelen Vikingler tarafından da geçilmiştir. 9. Yüzyılda Vikingler, kuzeyden Kiev’den çıkarak Dinyeper nehri ve Karadeniz üzerinden Byzantion’a, yani günümüz İstanbul'una ulaşmışlardır. Daha sonraları da Akdeniz'e ulaşmak ve Akdeniz kıyılarını, özellikle o zamanki zengin Endülüs, şimdiki İspanya kıyılarını talan etmek üzere Çanakkale Boğazı'ndan geçmişlerdir.
**** Pers-Yunan savaşları sonucu her iki uygarlıkta boğazı geçip vardıkları yerde, iyi veya kötü, kendinden bişeyler bırakmış; bunun izleri bugün bile görülmektedir. Miken kralı Agamemnon’un Truva’yı yıkması veya Pers kralı Xerkes’in Atina’yı istilası, ansiyen tarihte bunun en eski örnekleri olarak bilinir. Sokrat’ın da orda yaşadığı dönemde Atina demokrasisinin kurulup gelişmesinde önemli rol oynayan komutan ve devlet adamı Perikles’in de şehir düşüp yenildiklerinde dediği gibi: Persler (ve sonraları Peloponnes savaşları esnasında Ispartalılar) Atina’yı istila edip ele geçirmişler, ancak oradaki uygarlık ve yaşam tarzını kopya edip Sardes, Melissa gibi Anadolu’da işgal ettikleri veya kendi kurdukları satraplarda (uç karakol şehirlerinde) bu uygarlığı dönüştürerek sürdürmüşlerdir. Yani çok sonraları Osmanlı’nın Rumeli’de yaptığı gibi toprağı alıp işgal edip, orayı vergiye bağlayıp bir de beylerbeyi atadıktan sonra çekip gitmek bir işe yaramıyor; orda ne yaptığın, götürdüğün dil ve kültürü oranın coğrafi şartlarına uyarlayarak nasıl kültiviye ettiğindir esas olan.
***** İskender’in boğazı geçtikten sonra ilk uğrak yeri Truva olmuştur. Burda, hocası Aristoteles’in anlatımlarından ve Homeros’un Ilion’unda (İlyada destanı) okuduklarının da çok etkisinde kaldığı Truva harabelerini gezip, İlyada'daki kahramanlarının, özellikle de Achilles (Aşil) ve Hektor’un mezarlarında kurbanlar sunmuştur. Rivayete göre tüm aramalara karşın kral Priamos’un kızı Kassandra’nın lahitini bulamamıştır. Ordu ile bölgeden ayrılırken, “birgün ölürsem, beni Kassandra’nın Lahitine koyarsınız” dediği de rivayetlerdendir.
Efsaneye göre Güneş ve Sanat tanrısı Apollon güzel Kassandra’ya aşık olur ve onu geleceği görme yeteneğiyle donatır. Ancak aşkına karşılık vermeyen Kassandra’yı gelecekte olacaklara dair anlattıklarına kimseyi inandıramayacağı biçimde bir cezayla da cezalandırır. Bilineceği üzere Yunanlılar on yıl suren bir kuşatmadan sonra Truva kalesini ele geçiremeyeceklerini anlayıp, Yunanistan’a dönmeden Truvalılara bir at hediye ettiklerinde, Kassandra, bu atın kötülük getireceğini görmüş, babası kral Priamos’a anlatmış ama onu olacaklara, Truva’nın nasıl yandığına bir türlü inandırmamıştır.
İskender’in özellikle Kassandra’yla aynı mezara gömülme isteğinin de bu hikâyeden çok etkilenmiş olması yönündeki rivayettir. İskender’in daha sonra Babylon’da (şimdiki Bağdat yakınları) öldüğü ve Lübnan’ın Sayda (Sidon) kentinde bir lahite konulduğu rivayet edilmektedir. Şu an İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen bu lahit, bu müzenin (o zaman adı (Müze-i Hümayun), Iskender Lahti’ni de sergilemek üzere kurulmasına da ön ayak olan arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey tarafından, 1887 yılında parçalara bölünerek gemiyle Sayda’dan getirilmiştir.
2. Abdulhamit zamanında, 1870 yılında Almanlara terk edilen (Logos, Patos ve Etos’tan önce oluşan) Mitos’un doğduğu Bergama kentinin ören yerinden alınıp, yine parçalara bölünerek Carl Humann tarafından memleketi Almanya’ya kaçırılan Zeus Sunağı’nı düşündükçe, insan bu tarihi garabet ve tarihe olan ilgisiz cehalete hiddetlenip, hüzünleniyor ve Osman Hamdi Bey gibi insanların değerini çok daha iyi anlıyor.
******Antik Yunan efsanesi Hero ve Leander, (karşı taraftaki şehir) Sestos'ta Afrodit rahibesi olan Hero ile (bu taraftaki) Abydoslu Leander arasındaki yasak ve trajik bir aşkı anlatır. Leander, Sestos'ta Afrodit'i onurlandıran bir festival sırasında Hero'ya aşık olur. Hero bir rahibe olduğu ve iffet yemini ettiği için Afrodit’in de onayıyla ancak gizlice buluşurlar. Leander her gece, karşı kıyıdan, Hero'nun fenerinden aldığı ışıkla tehlikeli Çanakkale Boğazı'nı yüzerek geçer. Şiddetli bir fırtına sırasında sönen ışık sonucu yolunu bulamayan Leander boğazda boğulur. Bunu uzaktan gören çaresiz Hero, denize atlar ve boğulur.









