Memleketimden insan ve hayvan manzaraları. Kısım 1. Bölüm 1.
Yine böyle bir Nisan ayı başıydı. Binlerce kilometrelik “Gazap Üzümleri” yolunu kat edip, İki gün önce Kapıkule’den giriş yaptıktan ve memleket özlemiyle sağda solda, Marmara’da Ege’de bol mercimek çorbalı ve çoban salatalı konaklamalardan sonra, yağmurlu bir akşamüstü sellerle boğuşan Antalya’yı teğet geçip nihayet Avsallar’a varmıştım. Aylar sonra ilk kez bahçe kapısını açıp içeri girmeye çalışırken sokağın bir köşesinden çıkıp benimle bahçeye dalıp dördü birden çimlerin üzerine kapaklandılar. Kökeninin Labrador cinsi, fakat haliyle kırma olduğu besbelli olan anne Pamuk ve üç yavrusu, pamukçuklar. Bir de değil tam üç yavru!
İnandırıcı olmayan, halsizce, cılız hırlamaları neyse de içten gelen acı yüklü inlemeleri gerçekten içler acısıydı. Besbelli ki uzun zamandır her türlü bakım ve şefkatten yoksun kalmışlar, midelerine bişey girmemiş, oldukça bitkin düşmüşlerdi. Salyalı ağızlar, zavallıca yana yıkık kafalar ve mahzun gözlerle bana baktıklarını görünce, hemen gidip çarşıdan getirdiğim kıymalı-kuşbaşılıları hep birlikte mideye indirdik. Sonra tüm sesler kesildi ve önce onlar sonra da onları öyle bir müddet izledikten sonra bitkin halde yatağa kıvrılan ben, derin bir uykuya daldık.

Hayvan dostu Dostoyevski’nin de dediği gibi Sadece hayvanlar ve çocuklar güzeldir, çünkü güzel olduklarını bilmezler. Ben de bu veciz söze şunu da eklemeden edemeyeceğim. Sadece hayvanlar ve çocuklar güzeldir, çünkü menfaat denilen fırsatçı-benmerkezci hastalığı ya hiç bilmezler ya da henüz bununla tanışmamışlardır. Hele de köpekler, hiç soru sormaz, eleştirmez, asap bozucu hiçbir hareket göstermeden, Pamuklar gibi sadece gözünün içine bakarlar. Tek dertleri birazcık yiyecek ve biraz da şefkattir. O bakışlarda, insanın bilipte dile getiremediği, anlayıpta kendi uygulayamadığı o kadar çok duygu gizlidir ki. Yani hayvanlar, özellikle de köpekler, (ki kedilere sonraki yazıda döneceğim) insanların çocukluktan sonra kesin olarak kaybettiği bir saflık ve masumiyete sahipler.
Her neyse.
Ertesi sabahtan itibaren Pamuklarla aylar sürecek dostluğumuz perçinlendi; ben nereye, onlar oraya. Sabah kahvaltı öncesi ve akşam yemek sonrası yürüyüşlerimiz, bahçede “tek kale maçlarımız”, derken birbirimize iyice ısınmış ve madalyonun öbür yüzünü, yani hiçbir güzelliğin sonsuza kadar sürmeyeceği gerçeğini tamamen unutmuştuk. En azından ben. Çünkü onlar alıştıkları; içgüdülerinin “emrettiği” gibi davranıyor, sadece anı ve günü yaşıyordu. Şimdilik mama var, sevgi ve ilgi de var, daha ne olsun? Kimbilir kaç kez geçtikleri feleğin çemberinin nasıl olsa bir defa daha döneceğini, hayat boyu başlarına daha neler gelebileceğini yaşaya yaşaya öğrenen bu güzel varlıklar, benim bu durumlarda sık sık andığım Seneca’yı tanımasalar da “Omnia Fenit ad Finem” ya da “herşeyin bir sonu vardır” uyarısından içgüdüsel olarak haberdarlardı. Sözün özü: günler günleri kovalar, herkes halinden memnun, günlük ritmine devam ederken, yüreğime de yavaş yavaş bir sızı çöreklendi. Haziran sonu, ben burdan ayrılınca n’olacak bunların hali diye kara kara düşünmeye başlamıştım. Hayvan barınağı var mıdır, aşı yaptırıp birilerine teslim edebilir miyim, vb. gibi düşüncelerle önce ilçe veterinerliği, ordan köy baytarlığı derken aşındırmadığım kapı kalmadı. Umumiyeti ticari olan bu veteriner kliniklerinden içeri girince, aynen üstünde Arzt yazan ve hastalanan turist ve “almancı” avlayan doktor muayenehanelerinin girişinde de olduğu gibi, ilk göze çarpan şey “Avrupai” bir dekor, arkasında dev ekran bir TV ve üstünde koca bir çiçek buketi duran süslü bir banko. Ve bankonun arkasında oturan umumiyeti sarıya boyalı veya meçli saçlı ‘endemik bir ‘barbie baby’ ile yanında ters ters bakan hilal bıyıklı bir âdem.
Buralarda besbelli ki Pamuk gibi garibanlara “ücretsiz” aşı yapılmıyor, ama para basılıyor. Çünkü buralar hep bakım ve ‘yıkama yağlamaya’ gelen DNA’sı bozulmuş ve havlamayı bile unutmuş, zarif tüylü, süslü tatil finolarıyla dolu. İnsan’a bakmıyorlar ki Pamuğa kim bakar! Bu finoların sahipleri de Ege yörelerinde gördüğüm kadarıyla umumiyetle kabarık cüzdanlı yerli turistler. Akdeniz sahillerindeki fino sahiplerinin umumiyeti ise kendi memleketlerinde atıldıkları “yeraltından” kurtulup, “cenneti burda arayan” Doğu Alman güruhu veya İngiliz şecereli eski maden işçilerinin torunları. Beş altı yıldır da bunları hızla gölgeleyen sayıda artan, altında dört çekişli ciplerle gelen asker kaçağı Rus ve savaş kaçağı Ukraynalılar (burda emlakçılar UkraNya diyor, we süphanallah!). Ögrendiğim kadarıyla aradıklarını burda bulamadığını gören bu Ukraynalılar ya geri dönüyor ya da bi şekilde rotayı Avrupa memleketlerine kırıyorlarmış. Suudi Arabistan’a gidecek halleri yok tabi. Beş altı yıl önce UkraNya’nın yarısı buraya gelir diye hesap yaparak bavullar dolusu paralarla gelip buralarda lüks ofisler açan, artık nasıl yaptılarsa imar planlarında yaptırdıkları tadilatlarla mahalle aralarına yirmişer katlı gökdelenler dikip sahil şeridi kasabalarının yol, su ve elektrik kapasitelerini felce uğratan “Ankaralı müteahhitler” şimdi kara kara düşünsünler bakalım. Yüzde sekseni boş duran on binlerce yazlık daireyi kime satacaklar! Bunlar, bu köftehorlar gene bir yolunu bulurlar ya, hadi neyse!
Dönelim biz beyhude bir iyimserlikle Pamuklara hayvan barınağı arama uğraşına. Buralarda, hele de böyle cilalı sokakları, boy boy palmiye, hurma ve zakkum ağaçlı bulvarlarında çakma markalı çantacı ve tekstil dükkânlarının sıra sıra dizildiği, adeta kapitalist-tüketimi yeni yeni keşfeden 20.yy başı Kaliforniyasının ya da Fransız Rivyerasının sahil kasabalarını andıran böyle bir yerde aranması gereken son şey galiba hayvan barınağı idi. Büyük şehirlerde vardır mutlaka sağda solda bu tür yerler. Evet araya araya Bağdat bulunurmuş derler ya, ben de bir Ege sahil kasabasında öyle bir yer gördüm, hakkını yemeyim. Şehrin dışında, gözlerden ırak bir yerde ve iptidai denilecek şartlar içinde, tatilcilerin geride bıraktığı aşikâr gibi görünen, masum masum bakan finoları tel örgülerin arkasına hapsetmişler. Bir de işi başından aşkın sahiplerinin değerli zamanlarını bu tür işlere harcamadan imtina ettikleri için olsa gerek, bu finolar için köpek bakıcılığı denen yeni bir gelir kapısı; bir meslek oluşmuş ki, bu da, memleketimin insan ve hayvan manzaralarını anlatabilmesi bakımından çok manidar bir durum.

Ama, bu vitrinlik hayvan barınağı istisnasının dışında, buralarda, turizmden para basan, kıyı boyu kıç kıça dizili, bol yıldızlı spa otellerinden sahile geçişlerin de yasaklandığı, dekadansın her türlüsünün “mübah” sayıldığı buralarda, hayvan barınağı hak getire! Nedense giderek belirginleşen bir mantalite (erozyonu?) sonucu olsa gerek, buralarda, belki de Türkiye’nin her yerinde, hayvan hakları falan gibi boş laflar kendinizi dilenci gibi hissetmekten başka bir işe yaramıyor. 46 senedir ayrıyım bu memleketten. Belki de o yüzden çok garibime gidiyor bu “insanca” işler. Benim gençliğimde de adı umumiyetle “it” olarak anılan köpekler itilir kakılırdı. Ama vicdan vardı. Sokaklarda sürüler halinde aç gezen, dolayısıyla apansız saldıran köpek pek olmazdı.
Tüm bu soru ve sorunların yanında günlerdir zihnimi ve vicdanımı meşgul eden mesele; ben gidince Pamukların ne olacağı sorusu, şükür kendiliğinden çözüldü. Karşı inşaatın ustabaşı “ahbabım” Ramazan’ın da uyarmasıyla bahçe kapısında ranger tarzı, koyu kırmızı, koca bir arazi pikabından inen bir çiftin durup beni selamladığını gördüm. Evveliyatı yağız bir ortaanadolu delikanlısı olduğu besbelli, artık kırlaşmaya başlayan saç ve bıyıklarını mars siyahı bir boyayla boyamış, çilekeş fakat güleryüzlü bir adam. Yanında ise yüzünün iki katı yükseklikte kabartılmış Prusya sarısı salçalarıyla bizim eskiden “Alman Kızı” diye tabir ettiğimiz türden yaşı kemale ermiş bir “frau”. “Gutentag” seramonisinden sonra Pamukların geçek sahibi olduğunu anlatan bu insanlar bir buçuk ay önce çıktıkları gezi dönüşü şimdi pamukları almaya gelmişlerdi!
Meğer Pamuk’un da adı, haliyle tabi, Pamuk değil Lola imiş.
“Alman Kızı’nın” “Lola, Lola, Liebe Lola” diye çağırdığı Pamuk’un kuyruk sallayarak hemen onlara doğru koşması içimi cız ettirdi nedense. Ayrıca Pamuk, adamın işareti üzerine içi kemik dolu çuvalı çoktan fark etmiş ve pikabın arkasına çöreklenivermişti çoktan. Yavrular da kaşla göz arasında pikabın üstüne atlamışlar ve kemiklere dalmışlardı.
“Peki, giderken kime teslim etmiştiniz bu hayvanları” veya “Almanya’da köpekler böyle başıboş bırakılabiliyor mu”, “giderken bir barınak ya da bakıcı bulamaz mıydınız?” vb. gibi Türkçe sorularımı duymamış, İngilizcesini muhtemelen anlamamış, ya da benim “ich möchte, fünf köfte” tarzı Almancamı da ıskalamış gibi yaparak gaza basıp gittiler. Bıraktıkları toz bulutunun arkasından ön ayaklarını pikabın arkasına dayayarak araç gözden kayboluncaya kadar kafalar yana yıkık uzun uzun bana bakan Pamukları görüp, dolan gözlerimle bahçe kapısını kapatıp içeri girdim.
Geldim geleli memleketin içine düştüğü sosyo-ekonomik tükenmişliği, memleket insanının içine atıldığı dipsiz kuyuyu düşünüp düşünüp hüzünleniyorum. Bu muydu benim gurbette on yıllardır özlemle beklediğim güzel vatanım. Cevrede, sağda solda o kadar çok vefasız-benmerkezci- fırsatçı-dolandırıcı insan güruhu peydah olmuş ki pes doğrusu! Hayvanlar da bunları mı taklit ediyor ne?
Şimdi zaman zaman oturup “köpeklerde mi çiğ süt emmiş ne” demeden de edemiyorum? Ama ben Pamukları halen anıyor ve anıları kalbimin derinlerinde bir yerde saklı tutuyorum.









