
OLmak ve VARrolmak; Sosyoloji ve Etoloji ya da insanlık ve hayvanlık üzerine
Memleketimden insan ve hayvan manzaraları. Kısım 1. Bölüm 2.
Geçen haftaki yazımda başıboş köpeklerin trajedisini anlatırken, köpekler aleminde, insan eliyle oluşan bir “fırsat eşitsizliğine” ilişkin ilginç bir paradoksa da işaret etmiştim. Bir yanda, bizim Pamuk ailesi gibi sokaklarda başıboş, aç bi-ilaç gezen ve haliyle gün be gün hırçınlaşıp saldırganlaşan, ancak biraz yakınlaşıp şefkat gösterince nasıl mutlu olduklarını gördüğünüz köpek sürüleri. Öte yanda da sabah öğle akşam farklı mamalarla beslenen, tırnak, diş ve deri bakımının da yapıldığı haftalık kuaför ziyareti aksatılmayan, “şanslı” ancak mutsuzlukları yüzlerinden okunan bir “burjuva” köpek sınıfı.

Ayrıca, yağmurda ıslanmasın diye özel yağmurlukları, yürüyüp koşmasın, yorulur, terleyip hastalanır kaygısıyla bindirildikleri, aynen bebek arabası gibi, özel yapılmış köpek bugileri de var bu burjuva sınıfı mutsuz köpek grubunun. Ya ağızları kokmasın diye suya katılarak verilen özel sıvılara ne demeli? Bunların hepsini petshop’ta bulmak ve bir asgari ücretlinin maaşı kadar para ödeyip almak mümkün.
Bu laboratuvar finolarının başına gelenler insan odaklı yaşamın yarattığı ve psikolojide antropomorfizm* diye bilinen (evcil hayvanları, putları veya tanrıları insanlaştırma) eğilimin en bariz yansımasıdır. Kedi köpek kıyafetleri kuaförleri vb. bunun en çarpıcı örneklerini oluşturuyor

Mutsuzlar, çünkü bu rahat ve mama kaygısı olmayan, kuaförlü ve bugili tatlı hayata karşın bu burjuva finoların da kendine göre dertleri var; hem de çok büyük dertler! Yani bu “tatlı hayat” madalyonunun bir de öbür yüzü var. Bu zavallı, bedbaht varlıklara bir değsen bin ah işitirsin. Önemli bir kısmı, üretildikleri laboratuvarlarda DNA’sı bozulmuş ve havlamayı unutmuş, zarif tüylü, süslü finolarından oluşan bu grubun, dediğim gibi, mamalı kuaförlü tatlı hayatları; bu Dolce Vita gibi gözüken ancak çileli “burjuva” yaşamları pek uzun sürmüyor. Hani şu sokakta karşılaştığımızda ilk bakışta nasıl bir hayvan olduğunu tam çıkaramadığımız, kimisi bir fare irisi veya kediden de küçük, patlak gözlü köpekler var ya, bunlar işte o laboratuvarda üretilen ve bu yüzden de türlü yapısal hastalıklarla hazin bir yaşam sürdürmek zorunda bırakılan zavallı hayvanlar.
Bir de bu “sevimli” finoların tersine, Pug, Bulldog gibi, ürkütücü görünümlü basık burunlular var hani. Bunlar da aynı dertten mustarip; artık hangi estetik anlayıştan kaynaklanıyorsa, güzel görünsün diye laboratuvarlarda manipüle edilerek bozulan genetik yapıları sonucu, içe geçmiş basık burunlarıyla nerdeyse nefes alamaz duruma geliyor ve daha başka bir dizi genetik defektlerle çileli bir yaşama mahkûm ediliyorlar. Kölecilik besbelli ki kopekler aleminde halen tüm acımasızlığıyla sürüyor! Bu insan merkezli hazin yaşamın başka dramatik bir boyutu da süslü finoların, aynen bizim gibi duygulara sahip bir canlı olarak değil de bir eşya, bir aksesuar gibi kullanılıp iş bitince çöp gibi kenara atılmalarıdır.
Basık burunluların ve özellikle de finoların, genetik bozuklukları sebebiyle sürdürdükleri çileli yaşamları sadece bununla da kalmıyor. Bir de birçoğunun başına gelen türlü türlü garabetler, facialar var. Bilfiil kendi gözlemlerime de dayanarak istisnai bir durum olmayıp, yapısal sosyolojik bir sapıklık olduğunu iddia edebileceğim bu tür garabet / facialardan birini anonimize ederek ve bir örnek olaya odaklayarak şöyle özetlemem mümkün: yaklaşan yaz tatili öncesi baba-anne güzel, ya da orta performansta başarı gösterip, her neyse, şöyle veya böyle bir karne getiren prens yada prensesi uzun zamandır istediği ve diyelim ki Beykoz’da bir pet shop'ta gördükleri o şirin fino’yla taltif ediyor ve yaklaşan tatil için dörtlüyü de tamamlamış oluyorlar.
Bundan sonrası bir Andersen masalının nasıl bir Shakesperian trajediye dönüştüğünün adeta özeti gibi: şarkı-türkülerle, oyun-şakalarla, güle-oynaya, yazlıklarına doğru çıkılan yaz tatili, dönüş yolunda arka koltuğa büzülmüş, üzüntü ve öfkesinden ağzını açmayan prensesin yarattığı hüsranla sonlanıyor. Artık o, tüm tatil boyunca iyice alıştığı, ayrılmaz bir arkadaş gibi ısındığı fino yoktur arabada! O tatil öncesi prensese vadedildiği üzere yüklü bir meblağ ödenerek satın alınan, daha düne kadar köpek suşisiyle kuaförde şımartılan süslü fino, tatil sonu veya daha sonrası, bakım ve gözetim imkânsızlıkları nedeniyle şimdi bir yerde, terkedilmiş bir sahilde veya yolda bir orman köşesinde, ya da bir park yerinde “azıtılıp”, yapayalnız, korunmasız, masum gözlerle gelen gidene bakarak, prensesi arıyordur.
Yani, “yazlık aşklar” gibi tatil bitince azıtılıp atılan “yazlık finolar” da var. Sen karına-kocana, çoluk çocuğuna ve de memleketine de mi böyle vefa gösteriyorsun be fırsatçı yabani. Bu finonun yerinde, sokaklarda büyümüş Pamuk olsa, bi yolunu bulup, kaldığı yerden yaşamını sürdürürdü. Ama bu fino, genetik manipülasyon ve steril bir ev yaşamı sonucu havlamayı unuttuğu gibi, doğada ayakta kalabilmek için gerekli her türlü “survival” donanımından da yoksundur. Artık kimsesizliğin derin kuyusunda, ta ki, kimbilir, bir “insan evladı” onu görüp evlatlık edinene kadar.
Mahatma Gandhi özgürlük ve bağımsızlık, adalet ve merhamet üstüne yaptığı konuşmalardan birinde, bu kavramların sadece insanlar için değil bire bir hayvanlar içinde geçerli olduğunu vurgulayarak, mealen şöyle der: “Bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki ilerlemesi, hayvanlarına nasıl davrandığıyla ölçülür." Evet, kalbi doğru yerde duran herkesin söyleyebileceği yalınlıkta bir söz, ama birçok insanın günlük yaşamda hiçte ilgilenmediği, aklına bile getirmediği de bir saptama.

Sadece benim bu “göçebe” hayatı yaşadığım Akdeniz yöresinde değil, aynı zamanda Ege sahil kasabalarının giriş çıkış yollarında, geçici park yerlerinde, ormanlık bölgelerde de buradaki, Akdeniz’deki gibi tablolarla çarpıcı benzerlik gösteren durumlarla karşılaşıyorum habire. Bunu sadece 35 yıldır gitmediğim ancak geçenlerde kenarından geçtiğim açık bir kanalizasyon kasabası olan Bodrum’u çevreleyen ormanlık alanlarda ve park yerlerinde bilfiil müşahede etmedim; Amerika’nın Avrupası olarakta bilinen Boston’da da benzer bir manzararaya şahit oldum. Yani bu davranış sadece bizim memleketimizi niteleyen kara kalabalıklar için değil, çok nadir de olsa Hollanda gibi sözde gelişimin doruğuna çıkmış ülkelerdeki Turuncu Kalabalıklar için ve de bilfiil gözlemlediğim üzere ABD’nin ezici çoğunluğu Trump karşıtı medeni insanların yaşadığı Boston kenti gibi ‘en medeni’ bölgelerde bile sırtında 50 yıldızlı bayrakla ve yüksek sesle Trump ajitasyonu yaparak süpermarkete giren Amerikalı palikaryalar için de geçerlidir. Orda da ellerinden gelse ve büyük cezai müeyyidelerle karşılaşmayacaklarını bilseler dükkândan satın aldıkları sevimli finoları ya da buldokları hevesleri geçince çaktırmadan uzak bir yerde, yol kenarında bırakıp azıtırlar.
Büyük kentlerdeki apartman yaşamı ve hareketsizlik de bu insan merkezli yaşamın cabası tabi. Yeterince egzersiz yapamayan bu hayvanlarda obezite ve hiper aktivite gibi davranış bozuklukları da Etoloji yani hayvan davranışlarını araştıran biliminin bize öğrettiği bariz verilerden**. Nasıl ki sosyolojik bir tabiata sahip insanı diğer insanlardan izole, toplum dışı bir yaşamda tasavvur etmek mümkün değilse, aynı şey köpekler içinde geçerli; bunlar da tabiatı itibariyle sosyal varlıklar. Zira, bildiğimiz gibi, biyolojik taksonomide hem iki ayaklı insan hem de dört ayaklı köpekler Omurgalılar sınıfının Memeliler alt bölümüne mensuptur. Yani bu her ikisi de, balıklar, sürüngenler, kuşlar, vb. gibi tüm diğer hayvan türlerinden farklı biçimde, doğurarak çoğalır, yavrularını sütle besler ve tüylü ve sıcakkanlıdır. Yani insanlarla kopekler biyolojik ve sosyal bir canlı olarak birbirine çok benzerler. Köpekler de aynen insan gibi hem sevgi, şefkat, mutluluk, hüzün, korku, kaygı gibi duyguların yeraldığı limbik sitem denilen “memeli hayvan beynine”; hem de kaçma, kurtulma, savunma, saldırma gibi reflekslerin yeraldığı, serebellum ya da beyincik diye bilinen “sürüngen beynine” sahiptirler***. Mutlu olduğunda sevincini gösterir, açlık, hastalık veya şefkat eksikliği sebebiyle üzgün olduğunda da içe dönükleşip, aynen insan gibi adeta kabuğuna çekilirler. Yani hayvanlar da aynen insanlar gibi sadece fiziksel acıyı değil mental acıyı da hissediyor. Tüm bu benzerliklere karşın insan denilen memeli türü yine bir memeli türü olan köpeklerden önemli bir noktada farklılık gösterir. Bu da bence sadece insanda var olan, benmerkezci-fırsatçı tabiatı gereği planlayarak varlığını garantileme uğruna aldatma, istismar etme, acı çektirme ve hatta yok etme güdüsüdür. Yani konuyu biraz felsefi bir düzleme taşıyacak olursak Sosyoloji ve Etolojinin farkı bence birer felsefi kavram olarak Olmak ve Varolmak arasındaki farktan başka bişey de değildir: Hayvan, “ben bir vücudum” diyebilir ancak “ben bir vücuda sahibim” diyemez. Yani hayvan Oldugunun farkındadır ancak VARolduğunun farkında değildir; bir başka deyişle hayvan, SANtrik bir varlıktır, yani ancak kendi santrası, merkezi, çemberi içinde yaşar. İnsan ise, EKsantrik bir varlıktır. Yani insan kendi santrasını bırakıp başka santralardan, başka açı ve perspektiflerden, yani diğerlerinin gözünden kendini izleyip-gözleyebilme, değerlendirebilme yetisine sahiptir. Yani insan, hem “ben bir vücudum” hem de “ben bir vücuda sahibim” diyebilen tek varlıktır. Işte tam da bu yüzden insan hem kuduz aşısını, elektriği ve AI’yı (yapay zeka) bulmuş, hem de atom bombası (Hiroşimalı Japonlar), sarin gazi (Halepceli Kürtler) gazodaları (Avrupa yahudileri) ve fosfor bombasını (Gazzeli Filistinliler) keşfetmiş ve acımadan vicdansızca uygulamıştır. Bunu kendi türüne yapan dispozisyon sahibi bir canlı başka türlere neler yapmaz ki?
NOTLAR
*Bu laboratuvar finolarının başına gelenler insan odaklı yaşamın yarattığı ve psikolojide antropomorfizm* diye bilinen (evcil hayvanları, putları veya tanrıları insanlaştırma) eğilimin en bariz örnekleri. Kedi köpek kıyafetleri kuaförleri vb. bunun en çarpıcı örneklerini oluşturuyor
** Tüm bu yüzdendir ki insan beyin yapı ve işlevlerini inceleyen yeni Nöropsikoloji disiplini hem hayvan davranışlarını inceleyen etoloji biliminden hem de insan davranışlarını inceleyen psikoloji biliminden aldığı verilere dayanan bir metodolojiyle çalışmaktadır.
***Etoloji, hayvan davranışlarını doğal ortamlarında, evrimsel, genetik ve işlevsel açılardan inceleyen bir tür hayvan psikolojisi diyebileceğimiz bir davranış bilimidir. Etoloji, bu bakımdan hayvan sosyolojisi olarak tanımlanan zoolojinin alt dalıdır. Temel amacı, hayvanların hareket, iletişim, üreme ve sosyal etkileşimlerini anlamaktır.








