Kaos mu, Kozmos mu, savaş mı, barış mı; karmaşa, çatışma ve yıkım mı, yoksa huzur, ahenk ve sükunet mi? Ya da, Marcus Aurelius mü yoksa Frederick Nietzsche mi?
Değerli okurlar,
girizgah sorularından da sezileceği üzere, aktüaliteyi; yani İran’a haydutça yapılan Amerikan-Israil saldırılarını es geçmeyeceğim. Ama “bugün kim kaç füze fırlattı sorularına da indirgemeden veya “emperyalist-siyonist talancı ideolojinin anatomisi” gibi derin bir çözümlemeye de girmeden, meseleye daha geniş; biraz nefes aldırıcı, edebi-felsefi bir perspektiften bakmak istiyorum. Ordan bakarak bu hafta, aktüaliteyle doğrudan ilgili iki klasik bakış açısını, iki kadim filozofun bu tür meselelere ilişkin düşüncelerinin yer aldığı iki kitabını irdeleyeceğim: ilk kitap Roma imparatoru, insaniçinci Stoa felsefesinin kurucu babalarından filozof-imparator Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler adlı kitabı. İkincisi de daha önce bu köşede enine boyuna sunduğum; nihilizmin yani hiççiliğin filozofu Frederick Nietzsche’nin Böyle Söyledi Zerdüşt adlı kitabı. Son olarak bir de kısa ve özlü bir tanıtımla Nietzsche’yi ve bu çilekeş filozofun kaygı, korku, endişe ve kuşku dolu dünyasını konu alan, Nietzsche Ağladığında adlı bir kitap. Ki, her ne kadar bu sınırlı köşe yazısında açıklayabilme olanağım olmasa da Nietzsche gibi “Varoluşun trajedisini”; insan psikolojisini kılcal damarlarına inerek artiküle edebilen böylesi eminant bir filozofu, “dünyaya, topluma ve insana dair bu tarz negatif düşünceler üretmeye iten nedir?” sorusu beni hep meşgul etmiştir. Siz de kitabı okuyunca umarım bu konuda bir fikir edinebilirsiniz.
Değerli okurlar,
Evet farkındayım. Bu köşede, son zamanlarda daha sık kitap tavsiye eder oldum. “Ne okusam” kategorisinde yazdığım yazılar; eleştirip tavsiye ettiğim kitaplar belki de okuyucuların umumiyetini ilgilendirmiyor olabilir. Bu da son derece normal ve anlaşılır bir durumdur şüphesiz. Çünkü insanların umumiyeti içinde bulundukları amansız sosyo-ekonomik ve o uzantıdaki psikolojik sorun ve sıkıntılarla cebelleşirken, kitap okuma gibi bir “lüksü” öncelik sıralarına almıyor olabilirler. Hele tüm bu distopik ruh haline bir de birkaç gündür süren Amerikan-Israil koalisyonunun İran saldırısı da eklenince, nihayetinde bir gün sıra bize de gelecek mi gibi sorularla kafalar karışmışken! Azıcık jeo-politik bilgi, feraset ve duyarlılığı olan veya A, B veya C haber gibi adlar altında, gün boyu bangir bangir eksik veya yanıltıcı “bilgi” yayan TV kanallarının sunduğu propaganda ile yetinmeyip, sahih bilgiye daha mukayeseli araştırma yollarıyla ulaşmaya çalışan herkesin de tahmin edebileceği gibi 21. Yüzyılın şu ilk çeyreğine egemen olan akıl tutulmalı emperyalist saldırılar böylesi bir kaygının; yarın sıranın bize de gelebileceği varsayımının tamamen imkan dışı olmadığı sonucunu da çıkaracaktır.
İşin içinde savaş suçlusu NetanYahu gibi psikopatlar, Tevrat’a atıflar yaparak Türkiye’yi de hedefe koyan kötü ruhlu, zebani üsluplu diplomat müsveddelerinin şantajlarla sergiledikleri emperyal oyunlar, Beyaz Saray’da Evanjelist güruh rehberliğinde yapılan dua seansları, aynı duayı yapanların da mensup olduğu Epstein pedofil çemberi, sirk cambazı edalı Trump, vb. gibi isim ve sıfatlar olduğu müddetçe, bu dünyada olmaz olmaz deyip “biz ne durumdayız” sorusunu sürekli gündemde tutmak gerekiyor.
Nihayetinde sahte gerçeklik inşasının artık yeni normallere karıştığı ve çok da alıcısının bulunduğu; yalan ve politik manipülasyonun, dünyanın şu anki yegâne süper gücünün devlet politikası olarak uygulandığı bir dönemden geçiyoruz. Trump-NetanYahu tandemimin izlediği savaş stratejisinin bir Kaos stratejisi olduğu su gibi açık.
İnsana güvenin yok olduğu bu keşmekeşte Kaos’un filozofu Nietzsche’ye hak vermemek gerçekten çok zor. Bu açık. Ancak, siyah-beyazın gri tonlara dönüştüğü kimi durumlar da oluyor ki, iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı birbirinden ayırmakta oldukça zorlaşıyor. Mesela, halkına zulmeden bir yönetimin boyunduruğundaki bir ülke böylesi evanjelist-emperyalist saldırıya uğrayınca, saldırılara karşı böylesi bir yönetim desteklenip, dayanışma gösterilmeli mi? Veya ülkemiz topraklarında konuşlanan üslerden komşu ülkelere illegal saldırılara lojistik destek verilmesi durumunda bir vatandaş olarak nasıl bir tavır takınmamız gerekir, vb. gibi sorulara evet-hayırla cevap verebilmenin; olgulardan çok algıların, hakikatlerden çok, manipülatif propagandanın egemen olduğu böylesi ortamlarda doğrudan bir yargıya varabilmenin güçlüğü de ortada.
Ancak, hemen hemen tüm yaşamı vatan savunması için cephelerde geçen ve bu ferasetle “vatan savunması sözkonusu olmadıkça her savaş bir cinayettir” diyen birinin rehberliğinde ve kurduğu bir cumhuriyette yaşıyoruz halen, çok şükür. Dört tarafımız on yıllardır ateş içindeyken biz tüm aksaklık eksikliklere, yoksulluk ve yolsuzluklara karşın relatif bir huzur ve güven içinde yaşıyoruz. Bu da aldığımız her nefesi verdikleri son nefese borçlu olduğumuz, Çanakkale, Sakarya, Dumlupınar şehitleri dedelerimiz sayesinde. Bunu da bilmeyen, bilmez gibi yapan insanlarla yan yana yaşamakta bir sabır, bir psikolojik sağlamlık gerektiriyor.
Her neyse. Psikolojik sağlamlık’tan bahsetmişken, gelelim biz bu kavramının yaratıcısına ve tam da o bağlamda öne çıkan savaş mı barış mı ikilemine ve bu meselelere enine boyuna kafa yormuş iki düşünürün iki kitabına: Seneca veya Marcus Aurelius’un, harmoni yönelimli, insaniçinci Stoa düşüncesi mi yoksa Frederick Nietzsche’nin karmaşa, kaos ve distopi yönelimli hiççi (nihilist) düşüncesi mi?
KİTAP 1. Kendime Düşünceler. Marcus Antonius Aurelius
Atatürk’ün de başucu kitaplarından olan Kendime Düşünceler, Roma imparatoru Marcus Aurelius’un, savaş meydanlarında çadırında, son zamanlarında da m.s. 190’lı yıllarda hasta yatağında yazdığı başyapıtıdır. Eserde savaşın kötülükleri; bunun yarattığı endişe ve korkulara karşı insanın nasıl direnebileceği, doğaya uygun bir yaşamla nasıl zihinsel sükunete kavuşulabileceği gibi insan psikolojisinin temel konuları anlatılır.
Bilindiği üzere imparator Marcus Aurelius, aynı zamanda Ansiyen devirden Zeno, Epictetus ve Roma’dan Seneca ile birlikte insani erdemleri temel alan Stoizm’in ya da Türkçe de yaygın kullanıldığı gibi Stoacılığın da kurucu babalarındandır. Kendime Düşünceler adlı eserinde de bu öğretinin temel maksimlerini özetlemiştir.

Kitabın özü, insanın dış dünyayı kontrol edemeyeceği, ancak kendi düşünce yargı ve ruh halini kontrol edebileceği savı üzerine kurulu. Mikro, mezo, makro ve exo ölçeklerde yani, evinde, sokağında, ülkende ve ülke dışında; dış dünyada, olan yaşanan olaylar seni bir şekilde etkileyecektir. Bunları kontrol edemeyeceğine göre insan kontrol edebileceği olay ve ortamlara odaklanmalı kendi içinde adeta bir psikolojik sağlamlık duvarı örmelidir.
Telgraf stiliyle ifade edecek olursak, Marcus Aurelius, Roma-Stoası felsefesinin temel düsturunu, yani bu psikolojik sağlamlık ve direnç felsefesinin özünü şöyle somutluyor: Dışarda, dış dünyada Kaos (yani anksiyete; yani kaygı, endişe ve korku) hüküm sürerken içerde, insanın kendi içinde, kendi ruh haline Kozmos’u (yani ataraksiya; yani ruh dinginliği, metanet ve zihinsel sakinlik gibi) antihistaminik ruh hallerini, soğukkanlılığı egemen kılabilme sanatıdır. Psikolojik sağlamlık adeta insanın içinde bir kale inşa etmesidir; tabir yerindeyse, tüm “dış mihraklara” karşı; anlamlı anlamsız korku ve endişeler, kuşku ve irrasyonel kaygılar, el titremeleri, terleme ve uykusuz gecelere karşı bir savunma duvarı örmektir. Kitabın içeriği de zaten bu nasıl gerçekleşecek sorusuna ilişkin çeşitli tavsiyelerden oluşuyor.
“Bu polyanacı bir düşünce değil mi; toz pembe dünya anlatımlarının felsefi bir varyantı değil mi bu anlayış; dışarı yangın yeriyken insan nasıl sakin ve huzurlu olabilir?” diye de sorulabilir tabi. Savaş varken; sizi yok etmek üzere dört bir yandan sarmışlarken nasıl barış ve huzurdan söz edilebilir diye de haklı bir kuşku yöneltilebilir.
Ne var ki, genelde Stoacı düşünce tarzı, özelde ise Kendime Düşünceler kitabı bir jeo-politik kurgular ya da makro (devlet) veya exo (uluslararası) ölçekte bir savaş-sosyolojisi el kitabı değildir. Kitap, insan psikolojisine seslenen; mikro ölçekte bir insanın (ki savaşları çıkaran da savunan da nihayetinde bireyler ve onların ruh halleridir) yapabilecekleri ve izlemeleri gereken temel psikolojik savunma kurallarıyla ilgili bir öze sahiptir. Marcus, ki nihayetinde onlarca savaşta, falanksta, bilfiil ön saflarda da çarpışmış bir “askerdir”, tüm bu iç huzuru konulu tavsiyelerinin yanında elbette saldırıya uğrayanın da savunmasının meşruluğunu ve bunu hangi en iyi yöntemlerle yapabileceğini de anlatır.
Evet, kötülüklerin kol gezdiği, palyaço kılıklı ruh hastalarının süper güçleri yönettiği yani Kaos’un hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Ona karşı “birey olarak” nasıl direneceğimizi, tüm “çaresizlik ve zayıflığımıza” karşın yine de neler yapabileceğimizi, içimizde nasıl bir Kozmos yaratabileceğimizi Marcus Aurelius’un bu kitabında okuma, ögrenme şansımız var.
Bunları bir tarafa koyup bir de madalyonun öbür yüzüne, yani, Kaos’un anatomisine de bakmakta yarar var. Karamsarlık, kaygı ve endişeyi adeta düşüncesinin nirengi noktaları yapmış bir felsefeden bahsedince, akla ilk gelen isim kuşkusuz Nietzsche’dir.
Nietzsche’nin derdi ne? Gerçekten bir kaos hayranı mı Nietzsche? Karmaşa, kargaşa, korku ve endişeden mi besleniyor? Aslında derin kavrayışlı bir bilge, ama kötü ruhlu bir insan mı; yoksa, tabir yerindeyse bir kader kurbanı mı? Diğer birçoklarında da söz konusu olduğu gibi bir filozofun hayatını bilmeden düşüncesini anlamak mümkün değildir. Tüm bunları şu iki kitapta keşfetmek mümkün.
KİTAP 2. Böyle söyledi Zerdüşt. Friedrich Nietzsche
Doktorların, ‘sağlığın için iyi gelir’ diye gönderdikleri İsviçre Alplerinin doruğundaki sanatoryumda, kıt finansal imkanlar sebebiyle de daha da fenalaşan ve yalnızlık içinde son günlerini yasarken yazdığı ‘benim Magnum Opus’um; yani başyapıtım diye nitelediği, akciğer hastası Nietzsche’nin BöyleSöyledi Zerdüşt’ünü bu kez ve kırk yıl sonra ikinci kez daha sade bir Türkçe çevirisiyle okudum. İyi bir çeviri, Nietzsche’ye özgü kavramları Türkçe’ye doyurucu karşılıklarıyla yansıtan; aslı itibarıyla da okudukça düşündüren bir kitap. Mesela, 34. sayfasında ‘böylesine güzel yıldızlar doğurabilmek için kaos olmak gerekir’ diyen Nietzsche, İnsan yaşamının gizemleri, ya da Varoluşun temelindeki Hakikat’i Kosmos’ta (yani ahenk ve uyumda) değil, Kaos’ta (yani çatışmalar ve çelişkilerde) aramak gerekir der. Burda Nietzsche esasen 2500 sene önce bizim Menderes kıyılarında bir yerde doğup Efes’te yaşamış olan ve “aynı nehirde iki defa yıkanılmaz” (Panta Rhei) veciz sözüyle bildiğimiz filozof Heraklitos’un Varoluşçuluğunu ‘günümüz modern insaninin trajedisi’ düzleminde yeniden tamlaştırıyor bu kitapta. Bir tavsiye: José Saramango’nun Körlük adlı romanını, J. P. Sartre’nin Duvar’ını, ya da Camus’nün Veba’sını okuduktan sonra Böyle söyledi Zerdüşt’ü okumak daha anlamlı olur.

KITAP 3: Nietzsche Ağladığında. Yazar: Irvin D. Yalom
Şu yağmur dolu kasvetli Amsterdam günlerinde adeta bir solukta okuduğum, Rus asıllı yazar Yalom’un 1992 yılında kaleme aldığı Nietzsche Ağladığında, ünlü filozofun hayatına dair derin izler taşıyor. Filozofun yaşamından bir bölüme tanıklık etmenizi sağlayacak olan eser, dönemin (mesela Sigmund Freud veya psikanalizin diğer isimlerinden Jozef Breur gibi) önemli şahsiyetlerini de hikayesine dahil ediyor. Romanın ana temasına “ümitsizlik”, “karamsarlık” fikrini yerleştiren Yalom, böylece Nietzsche’nin felsefi düşüncelerine dair ipuçlarını da okuyucu ile buluşturuyor









