1. Durak: Koblenz, Würzburg, NÜRENBERG. 17 Temmuz
Akademik yaşama bir konferansla veda ettiğim 15 Temmuz 2022 tarihini izleyen günlerde, uzun zamandır hayalini kurduğum Orta Avrupa ve Balkan ülkeleri gezisi için de tüm hazırlıkları tamamlamıştık. Yolun ilk etabında konaklayacağımız kentlerde otel rezervasyonlarını yapmış, gezilip görülecek müze ve tarihi mekânların bir envanterini çıkarmış, geçilecek tüm otoyol ve gümrüklere ait vinyetleri ve belgeleri de hazırlamıştık. Ya geçeceğimiz 11 ülke için alınması gereken vizeler? O konuda rahattık! Çünkü yurtdışı seyahatlerimizde kullandığımız Hollanda pasaportu sayesinde dünyanın hemen hemen tüm ülkelerine vizesiz giriş yapabilme imkânımız var. Ne var ki, bir yandan bunun sağladığı kolaylıklardan yararlanırken, öte yandan da bu pasaportun ilk sayfasını her açtığımda yüreğime bir sızı da saplanır. Ki, bu ilk sayfada çeşitli dillerde yazılmış, şöyle bir “uyarı” bildirimi vardır*. Benim Türkçe çevirimle: “Hollanda kralı, majesteleri, Oranj-Nassau Prensi, vb., vb., vb. adına, dışişleri bakanı, dost ülkelerin yönetimlerinden, bu pasaport sahibine engelsiz ve serbest geçiş ve gerektiğinde her türlü yardım ve destek sağlamasını rica eder.” Gelin de karşı çıkın bu “ricaya”. İtibar bu değilse başka nedir? Benim memleketimin pasaportunun dünyanın çoğu ülkesine vizesiz kabul görmediğini ve Kuzey Avrupa ülkelerinin hemen hemen hiçbirine de vize bile verilmediğini düşündükçe beni bir sinir basar. Hiddetlenip, bu duruma nasıl geldik diye de hayıflanarak, kahrederim. Her neyse.
Hareket günü geldi çattı ve 17 Temmuz sabahı ilk durağımız olan “sabıkalı şehir” Nürnberg’e doğru yola çıktık. Her ne kadar Osmanlı buralara kadar gelmemiş olsa bile, 42 senedir habire yanından geçipte hiç uğrayıp gezme imkânı bulamadığım bu şehri ilk durak olarak tayin etmiştim. Amaç, ordan sonraki duraklarımızın bulunduğu Avusturya Alplerinin pastoral havasında dinlenme molası verip rölantiye geçmeden önce bu “savaş artığı” kentin tarihini ve müzelerini yakından görmekti.
Ne var ki güzergâhta yapmak zorunda kaldığımız değişiklik sonucu aynı gün Nürnberg’e varma imkânımız ortadan kalktı. Varış noktamıza en kısa fakat, sağ şeridi ve orta şeridin büyük bir bölümünü tırların işgal ettiği, Almanya’nın en işlek otoyolu olan Oberhausen-Köln-Frankfurt güzergâhı yerine, güya daha rahat bir yolculuk yapalım diye Koblenz-Mainz-Würzburg rotasını izledik; sanki burda hiç tır yokmuş gibi! Rota üzerindeki Koblenz kentinde verdiğimiz uzun bir mola sebebiyle o günün akşamı ancak ulaşabildiğimiz Würzburg’da konaklayıp ertesi gün Nürnberg’e devam etmeye karar verdik.
Koblenz, Almanya’nın Renanya-Palatina (Rheinland-Pfalz) eyaletinde, Ren ve Mosel nehirlerinin birbirine kavuştuğu noktada kurulu, şirin bir Kuzeybatı Almanya kentidir. Zaten adı da iki nehrin biraraya akması anlamındaki Latince orijinali Confluentes sözcüğünden gelmektedir. Mosel nehrinin kıvrım kıvrım akan tepelerine yayılmış üzüm bağlarıyla ünlü bu bölgede gezip keşfedecek o kadar çok yer ve mekân var ki, kısa bir şehir turu ve öğlen yemeğinden sonra, başka zaman geri dönüp, uzun kalıp, etraflıca gezmek üzere burdan ayrılıp, Würzburg’a doğru yola koyulduk.

17 Temmuz akşamı yorgun argın varıp konakladığımız Würzburg otelinden ertesi sabah erken bir saatte ayrılarak kuşluk vakti Nürnberg’e girdik. Nürnberg, Almanya'nın güneyindeki Bavyera (Bayern) eyaletinde yer alır. Münih'ten sonra bu eyaletteki en büyük ikinci şehirdir. Ancak bundan daha önemlisi Nürnberg kenti ilk planda Nazilerin yargılandığı Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi ile anılır. 2. Dünya savaşında müttefik devletler tarafından bombalandıktan sonra yeniden inşa edilen şehrin modern bulvarlarında kısa bir gezintiden sonra, bir kısım ´tabanvay”, bir kısım da tramvayla bu mahkemenin de içinde yeraldığı Nürnberg Adalet Sarayı’na doğru yollandık. Ta çocukluğumdan beri çeşitli boyut ve ayrıntılarıyla okumaktan bıkmadığım bu 2. Dünya Savaşı bitimini müteakiben savaş galibi müttefikler tarafından kurulan bu mahkeme binasını ve duruşma salonunu gelip görmek ancak bugüne kısmet olacakmış.

Hermann Göring, Rudolf Hess, Albert Speer, gibi 24 üst düzey Nazi lideri ve askeri yetkilisinin yargılandığı mahkeme, devlet liderlerinin ve bireylerin insanlığa karşı işledikleri suçlardan ötürü uluslararası düzeyde kişisel olarak sorumlu tutulduğu ilk mahkemedir. Mahkemeyi izleyen uluslararası basın mensupları yanında, dinleyiciler tribününde Ilja Ehrenburg ve Thomas Mann’ın kızı Erika Mann gibi yazar ve entelektüeller de bulunmaktaydı. Ayrıca 1943 yılında savaş muhabiri olarak Avrupa’da bulunmuş olan yazar John Steinbeck, !948 yılında tekrar Nürnberg’e dönerek, yargılamalar üzerine düşüncelerini topladığı bir rapor hazırlamıştır.
Yargılamalar sonunda idama mahkûm 24 savaş suçlusu, liderleri Hitler’in en çok sevdiği bu Nürnberg şehrinin hapishanesi içindeki spor salonunda kurulan idam sehpasında asılarak idam edilmişlerdir. İdam mahkûmlarının en bilinenlerinden biri olan Hermann Göring, ondan önceki akşam, “idamdan kurtulmak” üzere, intihar ederek hayatına son vermiştir.

Sıradan bir cadde üzerinde konuşlanmış bu Adalet Sarayı binasına dışardan bakıldığında ya da yanından geçildiğinde herhangi bir olağanüstülük hissedilmiyor. Öyle sıradan bir bina yani. Ne var ki, binanın içine ve mahkeme salonlarına girince, idam kararlarının okunduğu o 1 Kasım 1946’dan beri sanki orda halen havada asılı duran ve insanın başını döndüren bir kasvet tebelleş oluyor. Binadan çıkarken duyguları yüzlerinden okunan çoğu insan gibi ben de içimden kendi kendime şöyle söyleniyordum: insanoğlu demek ki tarihten hiç mi hiç ders almıyor. Daha fazla güç, ün, nüfuz şan ve şöhret uğruna, açlık ve yoksulluğa mahkûm bırakma, insan hakları ihlali, katliam, savaş, gibi insanlık düşmanı, yıkıcı anlayış ve uygulamalar irili ufaklı varyantlarıyla bugün bile, dünyanın beş kıtasında halen her yerde devam ediyor! Ne deyim ki? Yine o mahkemelerden etkilenen Steinbeck’in, iyilikle kötülüğün ezeli mücadelesini işlediği Cennetin Doğusu adlı romanına da yansımış duygularla ifade edecek olursak: insanoğlu besbelli ki, hz. Adem’in çocukları Habil ve Kabil’den beri hiç ders almamış; habire birbirini öldürmeye devam etmiş. Eğer bu böyleyse, yani insanoğlunun evveliyatındaki yüzbinlerce yıllık filojenik gelişim dönemini; “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus) evrelerini bir tarafa bırakıp, son 250 yıllık uygarlık tarihine; can ve mal güvenliği sağlayan Trias Politika’nın, yani modern hukuk devletinin, Leviathan’ın koruyucu gücüne bakıp, güvenip sığınarak geriye yaslanmak aşırı bir naiflikten öteye gitmez demeden de kendimi alamıyorum. Çünkü, aklıma hemen en tazeliğiyle, uygarlık diye bişey olmadığının ayan beyan kanıtı, en acımasız örneği olan NetanYahu-Trump tandeminin uyguladığı Gazze Katliamı geliyor. Biraz daha geriye gidip, bu subjektif-pesimist düşünceyi daha bilimsel bir zemine oturtup daha objektif bir oylumda nasıl değerlendirebilirim diye düşündüğümde de aklıma Nazilerden kaçtıktan sonra Amsterdam’da Uygarlık Tarihi Üzerine (“Uber den Zivilisation”) eserini yazan Alman sosyoloğu Norbert Elias geliyor. Ve Elias’ın, bu kitapta Leviathan’ın (yani koruyucu Devlet’in) yazarı filozof Thomas Hobbes’a** atıfla söylediği (mealen) şu söz geliyor: “Uygarlık (oku: ahlak, can ve mal güvenliği, hukuk üstünlüğü, vb.), altında uyuyan acımasız ve bencil, vahşi dürtülerimizi örten ince bir vernik tabakasıdır. O tabakayı azıcık kazıyınca, yani birileri Kanunlar ve Kurallar’ı (oku: Leviathan’ı, yani insanlık olarak bizi korusun diye keşfettiğimiz ve kurduğumuz “Devlet”í) ve onu ayakta tutan Adalet’i ortadan kaldırır kaldırmaz, akıl dışı vahşet ve barbarlık yeniden ortaya çıkar.”
Bu distopik duygulardan kurtulmak için en iyisi bu şehirden bir an önce ayrılıp Avusturya Alplerinin “ütopik dinginliğine” doğru yol almaktı. O istikamette verilecek ikinci molanın, dahiyane besteci ve müzisyen; dinlerken, aynen Pir Sultan, Karacaoğlan, Veysel ve Neşet’inki gibi insani uhrevi duygular içine sürükleyen onlarca senfonik eserin ve Sihirli Flüt (Die Zauberflöte), Figaro'nun Düğünü (Le Nozze di Figaro) ve tabi Türk Marşı (Rondo alla Turca), gibi ölümsüz operaların bestecisi Wolfgang Amadeus Mozart’ın doğup büyüdüğü şehir Salzburg olması gerekiyordu. Bu şekilde de Alplerin eteklerine doğru Osmanlının ayak izlerine de yavaş yavaş yaklaşmak üzere Almanya’nın Karaormanları’nı ve bu sabıkalı şehir Nürnberg’i terk ettik.
NOTLAR:
* Hollanda pasaportunun ilk sayfasında çeşitli dillerde yazılmış “uyarı” bildirimi. Benim Türkçe çevirimle: “Hollanda kralı, majesteleri, Oranj-Nassau Prensi, vb., vb., vb. adına, dışişleri bakanı, dost ülkelerin yönetimlerinden, bu pasaport sahibine engelsiz ve serbest geçiş ve gerektiğinde her türlü yardım ve destek sağlamasını rica eder.”

**Thomas Hobbes’u ve Leviathan adlı eserini, meseleye teorik ışık tutması bakımından, 15 Nisan 2026 tarihli Kahramanmaraş okul baskınını andığım, Vahşetin gölgesinde buruk bir kutlama adlı yazımda da alıntılamıştım. Bu yazı bağlamında da konunun yine gündeme gelmesi bakımından kısa bir özet veriyorum: 17. yy. İngiliz düşünürlerinden Thomas Hobbes, Leviathan adlı eserinde sosyolojik bir varlık olarak insan nedir, insanlar birbirini boğazlamadan nasıl birlikte yaşar, güvenli bir toplum nasıl kurulur soruları üzerine, yani, mitolojideki Leviathan canavarı metaforuyla meşruti varlığını açıkladığı Devlet aygıtı üzerine kafa yorar. Özetle Hobbes burda, yegâne amacı adil bir yönetimle toplumsal düzeni; yani gerek bireylerin güven ve refahını (birey eksenli liberal plüralizm) gerekse devlet içinde yaşayan farklı grupların güven ve refahını (grup eksenli korporatif plüralizm) sağlamak olan Hukuk Devlet’inin (Leviathan) geri planda kalması / iteklenmesi / işlevsizleştirilmesi sonucu kaotik ortamların nasıl ortaya çıktığını; yani toplumsal şiddetin anatomisini araştırır.
Bir zamanlar çok okuduğum bir İtalyan düşünürü olan Antoni Gramsci de 1930’lu yıllarda Mussolini vahşeti altında inleyen İtalya’sına dair yazdığı Hapishane Defterleri adlı monografisinde yer verdiği (mealen) şu dizelerini Hobbes’un Leviathan’ına atıfla kaleme almıştır: "Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için çabalıyor: şimdi canavarların zamanı."
Bu bağlamda, benzer bir üslupla ve belkide ayni atıfla (ki bunu bilmiyorum), yaşadığı çilekeş hayatı tematize ederek, insan psikolojisinin karanlık dehlizlerinde çıkış arayan Dostoyevski’nin “yeraltından notlar” adlı eserine de göz atmakta yarar olduğunu sanıyorum. Dostoyevski burda, Yalnızlık ve Yabancılaşma, Uygarlık Eleştirisi, vb. gibi alt temalar ışığında kendi kendini sorgulayıp acı çektirenlere kahrederken, (ki Rus çarının tam ip çekileceği anda gelen affıyla! idamdan kurtulmuştur), dünyeviliğin aldatıcı, sahte gerçeğini, uhrevi bir hayat anlayışının yegâne çıkış yolu olabileceği gerçeğini sarsıcı bir iç monolog stiliyle anlatır.
Yani ne psikoloji veya psikopatoloji olmadan sosyolojiyi anlamak ne de sosyolojisiz bir birey haleti ruhiyesini çözümlemek imkânı vardır. Insan tüm iyilik ve güzellikleri gibi, tüm kötülükleri ve yıkıcı dürtülerini de başkaları ile ilişki içinde gösterir.









