Hüseyin SUSAM

GEZİ NOTLARI 2: ÍSKANDÍNAVYA

2.3. Vikinglerin İzinde. İSVEÇ

Norveç’e çıkıpta İsveç’e inmeden olur mu, diyerek planladığımız rota uyarınca, Oslo’dan, istemeye istemeye de olsa, ayrılıp güneye İsveç’e doğru gitmek üzere Malmö-Göteburg otoyoluna çıkıyoruz.

O andan sonra da korktuğum, daha doğrusu, pişmanlıkla hatırladığım, yani beklediğim de başımıza geliyor. Güzergâhımızdaki yollarda sel nedeniyle kapanmalar varmış. Gittiğim ülkelerin ülkesel ve lokal radyolarını dinlemeyi severim. Hem varsa İngilizce veya Almanca haber yayını dinler, yol durumunu ögrenirsin, hem de oralara ait kulağa hoş gelen yerel melodilerle daha neşeli bir havada yola devam edersin. İsveç radyosu bu sefer şarkı türkü arasında, sık sık ülkenin kuzey ve kuzeybatısını basan sellerden bahsediyor, habire yoldakileri uyarıyordu. Aynen üç gün önce, daha Amsterdam’dan yola çıkmadan, Hollanda otomobil kurumundan aldığım mesajlarda yapılan uyarılar gibi!

Hani her insanda az veya çok yoğunlukta bulunan aşırı bir titizlik hali vardır ya; obsesif bir kaygı ve kuşkuculuk durumu yani. Kimi insanda, “yahu ya birşey olursa, bir terslik çıkarsa, B planımız, hatta C planımız var mı; şunu düşündük mü? Bunu da hesaba kattık mı?” biçimindeki paranoid bir duygu-düşünce yapısına dayanan bir tür kronik şüphecilik ruh hali vardır ya; bende de var böyle bir “ön-telaş sendromu” diye tarif edebileceğim aşırıya kaçan bir titizlik eğilimi ve önlem alma takıntısı. Buna rağmen; zaman zaman çevremin de tepkilerine maruz kaldığım, ta yatılı okul dönemlerimden kalan bu nevrotik-telaşlı-şüpheci-plancı mantaliteme rağmen; Hollanda Otomobil Kurumu’nun, gideceğimiz memleketlerdeki sıradışı yağışlara ilişkin uyarılarını da almış, okumuş olamama rağmen, tam dikkate, ciddiye almamışım demek ki; en önemli konuyu savsaklamışım yani! İnsan işte. Beşer şaşar derler ya, doğrudur. Evde, rahat rahat, diyalog içinde, seyahati planlarken, yapılan bu potansiyel sel baskını uyarılarını muhtemelen geçici bir durum olarak addetmiş, çoktan da unutmuştuk demek ki. Oysa şimdi, gece vakti, yolda, Kuzey İsveç’in bir yerlerinde dinlediğim radyo, muhtemelen son elli yılın en yoğun yağışlarından ve bunun yarattığı sellerden; çöken demiryolu ve raydan çıkan trenden, yola devrilen ağaçlardan, giderek daha fazla tehlike arz etmeye başlayan geçit ve köprülerden bahsediyordu!

Varış noktamıza en kısa güzergâh olarak tayin ettiğimiz otoyol ve daha sonra ara yollar vasıtasıyla gidebileceğimiz güzergâhın kimi yerleri zaten artık trafiğe kapanmıştı. Buralardan ayrılıp, kuzeydoğu istikametine doğru by pass yaparak, yani yolu yüzlerce kilometre uzatarak başka, daha güvenli olduğu belirtilen ve tavsiye edilen bir rotaya sapmaktan başka çaremiz yoktu. Ve öyle de yaptık tabi. Ancak varış noktamıza, kiralık dağ evimize vardığımızda, mesai saati çoktan bitmiş, karanlık basmış, ortada artık ne bizi bekleyen bir görevli ne de çevrede bir insan vardı. Bir iki cılız sokak lambasının aydınlattığı bir park, su üstünde parlayan yakamozdan fark ettiğimiz bir göl ve uzaklarda, yaz günü, karanlıkta bile seçilen dorukları halen karla kaplı mavi dağlar. Ve kafamızda, nevrotik bir ritimle dönen bir terane: “hangi akla hizmet edipte, bu saatte buralara geldik? Pazara giderken bile alışveriş listesini iki defa kontrol eden biz, nasıl böyle bir ihmalliğe düştük?” Uzun çabalardan sonra orman evinin anahtarının bulunduğu noktayı ögrenip evi açarak tabir caizse pestilimiz çıkmış bir halde bulduğumuz en uygun yere kıvrılıp uyuduk. Sabah bizi uyandıran, Çaykovski’nin Kuğu Gölü balesindeki melodileri andıran kuş sesleri, devasa ağaçların çevrelediği ve o Kuğu Gölü’ne benzer bir göl ve kenarı çitlerle çevrilmiş bir alan içinde bize acayip acayip bakan, “bakıma alınmış” yılkı atlarını da görünce, önceki akşamki distopik deneyimleri, yaşadığımız tüm olumsuzlukları anında unutup, tatil modumuzu tekrar yakaladık.

Burası Vättern gölü kıyısında ahşap duvarları buralara özgü, falun kırmızısına boyalı karakteristik şirin bir orman evi (chalet). Kuş konmaz kervan geçmez denilebilecek bir yerde, bakir tabiatın orta yerinde, deyim yerindeyse yalan dünyanın cenneti gibi bir yer. Konaklama için ödenen para da bununla ters orantılı biçimde ehven. Oturup hesap ettim; üç gün kalacağımız bu şirin mekân, 2022’nin yaz aylarında TR’de döviz delirmesinden önce Abant kenarında kaldığımız benzeri bir konaklama yerinden çok daha ucuz; inanılır gibi değil!   

Bu İsveç’in uçsuz bucaksız yüzölçümünde ancak on milyon insan yaşıyor(muş)! Biliyordum herhalde ama idrak etmemişim demek ki. Kişi başına düşen milli geliri yaklaşık 58.000 dolar olan bu ülkenin insanı, söylenenin tersine refah içinde mutlu ve huzurlu bir hayat sürüyor. Sokaklarda, feribotta, mahalle aralarında bu gözlemi destekleyen onlarca örnek gördüm. Öğretmenler, sağlık çalışanları ve polis memurları toplumun el üstünde tuttuğu ve yüksek maaşlarla taltif ettiği meslek gruplarından. 

Memleketimde yaşayan benim hemtürüm dost-arkadaşlarımın, devletin tüm kademelerinde yuvalanmış kifayetsiz muhteris bir bürokrasinin uyguladığı neo-liberal sosyo-ekonomik politikalar sonucu tüm bu imkanlardan yoksun bırakıldığını düşündükçe hem içim acıyor hem de öfkeleniyorum. Ve şakaya vurarak, hicivle atlatmaktan başka çare bulamıyorum.

Sayılı gün çabuk geçer derler ya. Aynen öyle. Bu Kuzeybatı İsveç’in Vättern gölü bölgesi, bırak üç günü iki haftada gezilecek yer değil anlaşıldı. Ancak bizim bu kırsal alandaki konaklamamızdan sonra daha bu memleketin şehirlerini görme planımız var. Buradaki konaklamamızda, ilk gün çevreyi kolaçan edip, gölde balığa çıkarak, ikinci günü de park görevlisinden kiraladığımız bisikletlerle orman içi yollardan civardaki çiftlik ve köyleri gezerek geçiriyoruz. Üçüncü günün sabahı da İsveç’te ikinci konaklama yerimiz olan başkent Stockholm’e doğru yola çıkıyoruz. Bu arada hem radyo haberlerinden hem de park görevlilerinden sel baskınlarının son bulduğunu, artık kapalı bir yol bulunmadığını ve güvenle ve gönül rahatlığıyla Stockholm’e gidebileceğimizi ögreniyoruz.

İşin gerçeği biz biraz şehir insanı olmuşuz galiba. Kuş sesiyle değil de gürültüyle uyanmaya, doğa gezisi yapma yerine arabayla bir yerlere alışverişe gitmeye, yavaşlığa değil çabuk çabukluğa, vb. alışmışız demek ki. Bu güzelim tabiata, göl kenarının temiz havasına ve kuş seslerinden başka bir sesin duyulmadığı saltık sessizliğe ancak üç gün dayanabildik. Şehrin isi-pisini, kalabalıkları ve trafik gürültüsünü mü özledik ne? İnsanoğlu bu. Bülbül ile altın kafes meselesi yani. Üç gün konaklayacağımız Stockholm’de de vardığımızın ertesi günü tekrar buraları özleyeceğimizi de garantiye yakın bir varsayımla hissediyorum.

Orman evinde kahvaltı yapıp ortalığı topladıktan sonra, anahtarı teslim edip yola çıkıyoruz. Uçsuz bucaksız Kuzey İskandinav ormanlarının içinden geçerek (ki yalan dünyanın cenneti buraymış demeden edemiyor insan) “dümeni” güneybatı İsveç’e doğru kırıyoruz. Bir müddet sonra, orman içi yollardan çıkıp otoyolda giriyoruz. Menzil Stockholm!

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ