Hüseyin SUSAM

GEZİ NOTLARI 2: ÍSKANDÍNAVYA

2.4. Vikinglerin İzinde. STOCKHOLM

Aynen içinden büyük nehirler geçen, sular üstünde kurulu, Prag, Maastricht veya Köln gibi, Stockholm de, iki farklı şehir planlamasını bünyesinde eritmiş bir şehir: bir yandan su kanalları üstündeki monumental köprüleri, görkemli kuleleri, muntazam desenlenmiş şehir içi yolları ve iskeleleriyle hem geniş ölçekli bir metropolitan büyükşehir burası; öte yandan da “aslına bağlı kalmış” eskiyi muhafaza etmiş, küçük ölçekli huzur verici havasıyla pastoral görünümlü bir kasaba görünümünde. Yani, devasa katedrali, kraliyet sarayı, geniş bulvarları ve su üstü taşımacılığı ve yoğun şehir içi feribot trafiğiyle bir yandan ortalama bir Avrupa metropolü görünümü egemen buraya. Ki bu kent 57 köprü ile birbirine bağlanmış 14 ada üzerine kurulmuş. Bir yerden bir yere gitmek için otobüse biner gibi feribota biniyorsunuz. Stockholm, banliyöleri de içine alan geniş hinterlantı ile, yaklaşık 30.000 ada ve adacıktan oluşan devasa bir ağ üzerinde, Stockholm Archipel diye bilinen takımadalar üzerinde kurulmuş.  

Öte yandan, kente egemen olan bu “gürültülü” metropolitan havasının tam tersine, iki dakika yürüdükten sonra vardığınız başka bir mekânda kendinizi bambaşka bir atmosferde, sessizlik ve serenite içinde, bir kuzey İskandinavya kasabasındaymış gibi hissediyorsunuz. Old Town’ın, eski şehrin daracık sokakları, umulmadık yerde karşınıza çıkan, kenarında çocuklarıyla oynayan ya da yüzen anne-babaların bulunduğu fıskiyeli havuzlar, park ve bahçeleri ile buraya tipik bir İskandinavya kasabası havası veriyor. Bu plüralist mimari ve şehir plancılığındaki çeşitlilik ve çoğulculuk, demografiye, insan manzaralarına ve bireysel insan davranışlarına da doğrudan yansımış besbelli. Stockholm’ün insanı aynen Oslo’daki veya İsveç kırsalındaki gibi veya ne bileyim ortalama bir İtalyan gibi sevecen, güleryüzlü ve yardımsever. Hatta burda on yılardır yaşayan, içinde Türklerin de bulunduğu göçmenlerde de bu tavır ve davranışları sezmek mümkün. Öte yandan, burda sanki henüz laubalilik, “yapışkanlık”, nüktedanlık, vb. tarzı, bizim coğrafyada sık sık rastlanan, daha ‘gevşek” davranışlar henüz keşfedilmemiş gibi. İnsanlar birebir ilişki ve diyalogda, mesela ortalama bir İtalyan’ın veya Türk’ün tam tersine, duygularını dışa vurmaktan imtina eden tarzda ölçülü ve mesafeli. 

Burda üç gün kalıp konaklayacağımız Star Sollentuna oteli de aynen böyle, kentin kasaba havasındaki mahallerinden birinde sessiz ve orman içi bir bölgede konuşlanmış. Otelde, merakımı yenemeyerek sormam üzerine aldığım cevaba göre, bu İsveç’in gurur kaynağı ve önemli bir ihracat kalemi, Ikea’nin genel müdürlüğü, IKEA Center’a da çok uzak değil.  Otel çalışanları da betimlediğim tipik bir Stockholm insanı: güleryüzlü, her an yardıma hazır gibi bir intiba bırakan ancak öte yandan da hissedilir bir mesafeyi de elden bırakmayan bir insan tipi.  

Otel kaydını müteakiben dayanamayıp sorduğum resepsiyoncu, İsveç’in, Türkiye’nin engelleme tehditlerine ve koyduğu rezervlere karşın son dakikada NATO’ya girdiğini bildiğini ve bu sürecin de zaten böyle seyredeceğini, böyle “olması gerektiğini” İsveç’te herkesin zaten ta baştan beri bildiğini belirtti. Bu kendine güven dolu “Avrupa merkezci”, “arogant” duruş ve tepeden bakışa önce şaşırmış, sonra da sinirlenmiştim. Adamsa hiç orali bile olmamıştı.  

Kraliyet müzesi ve liman.
İsveç Hollanda benzeri bir rejimle, anayasal monarşi denilen ve kral’ın sadece sembolik bir işlev yürüttüğü, parlamenter demokrasiyle yönetiliyor. Ülkenin stabilitesinin de güveni olarak görülen ve sevilen şimdiki kral Carl Gustav, ta 1973 yılından beri devlet başkanı olarak görevinin başında bulunuyor. Halk nezdinde kazandığı sempati ve sevginin ana nedenlerinden biri de ailesiyle birlikte sade ve mütevazi bir yaşam sürmesi. Mesela, 2019 yılında kendi inisiyatifiyle monarşinin maliyetlerini azaltmak için kendisi ve karısı dışındaki alile üyelerine ayrılan ödenekleri kısıtlamış ve saray harcamalarını sınırlandırmıştır. Bizde merakımızı yenemeyip, halen şu anki kraliyet ikametgâhı olarakta kullanılan eski kraliyet sarayını ve bitişiğindeki müzesini gezdik. Gördüklerimden ve 46 senedir yaşadığım Hollanda’nın da benzer tarihine refere ederek vardığım sonuç özetle şöyle: demokrasi ve adalet kolay kazanılmıyor. Toplumsal bir “mücadele” vermek, bir bedel ödemek gerekiyor ve ancak ve ancak bu mücadele esnasında ve sonunda sosyal adaletin, özgürlüğün, refahın, hülasa insanca yaşamanın önemi ve toplum olarak verilen mücadelenin değeri kavranabiliyor. İsveç halkı da geçmişte bu hakları elde etmek için epey bir mücadele vermiş. Onlar o çileli ve büyük bedeller ödedikleri mücadeleyi o zaman verip, “sosyal kontrat”ı, toplumsal uzlaşma ve sözleşmeyi gerçekleştirip bugünkü hukuk devletini ve refah toplumunu yaratmışlar. Bu da anladığım kadarıyla, bu ülkedeki herkesin, ta tepedekinden sıradan vatandaşa kadar, anayasanın bağlayıcı gücüne inanması ve saygı göstermesiyle mümkün olmuş. Güçler ayrılığı, basın özgürlüğü, çocuk ve kadın hakları, vb. gibi hukuk devletini ayakta tutan ve yaşamsal kılan kurumlar ve ilkeler kimsenin sarsmaya cesaret edemeyeceği, hatta bunu aklına bile getirmeyeceği biçimde kökleşmiş, ülke insaninin demokrasi kültürünün ayrılmaz bir parçası haline gelmiş. Gelişmişlik, uygarlık denen şey de bu olsa gerek.         

Nobel Müzesi
Stockholm denince akla ilk gelen üç şeyden biri şüphesiz Nobel Müzesi’dir. Bu son derece mütevazi bir binaya yerleştirilmiş müze içinde, ta baştan, 1901 yılından beri çeşitli dallarda nobel ödülü kazananların biyografileri ve kişisel eşyaları, kendilerine ayrılan bölmelerde sergileniyor. İnteraktif sergilerle ziyaretçilere sunulan bu bölmelerde, bende gayri ihtiyari, “bize ait” iki nobel ödülü sahibinin yerini arıyor ve buluyorum: 2006 yılında, herkes Yaşar Kemal’i beklerken, bir “sürprizle” Nobel Edebiyat ödülü alan Orhan Pamuk ve 2015 yılında, kanser araştırmalarına büyük katkı sağlayan ve “hücrelerin hasar gören DNA'ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini nasıl koruduğunu haritalandıran” çalışmalarıyla Nobel Kimya Ödülü'nü kazanan Prof. Dr. Aziz Sancar. Yine vatandaşımız olan Ekonomist Prof. Dr. Daron Acemoğlu da bizim ziyaretimizden bir yıl sonra, 2024 yılında, "kurumların nasıl oluştuğu ve refah üzerindeki etkileri" konusundaki, ABD’de yürüttüğü öncü araştırmaları nedeniyle Nobel Ekonomi Ödülü'ne layık görülmüştü.

Abba’ya bir ziyaret
Stockholm denince akla gelen bir başka önemli nokta da kuşkusuz Abba müzesi. Abba, 70’li yıllarda müziğine bu kentte başlamış ve ilk Eurovizyon şarkı yarışması birinciliğini de burda kazanmış.  Türkçe imla koduna ayarladığım bilgisayarım, yazdığım her Abba sözcüğünü ısrarla Abbas sözcüğüne çevirse de ben Abba’yı Türkçe Word programının sözcük dağarcığına ekleyerek bundan kurtuldum. Değer mi Abba’yla bu kadar uğraşmak diye de haklı bir tepki verilebilir. Ancak Abba bizim ilk gençlik dönemlerimizde yurtsever ideolojilere duyduğumuz eksiksiz sempati ile kombine ettiğimiz bir tür “protest” müziği yapardı. Bir yandan Neşet Ertaş, Ruhi Su, öte yandan da Abba dinleyerek dünyayı saran gençlik kültürüyle bağ kurmaya çalışırdık. Yas kemale erince bunun bir çocukluk hevesi olduğunu anlamama karşın, o günlerde bu tur tutkuların bizi, nihilist, “lümpen” bir yasamdan korumuş olduğuna da inanırım.

Müzenin bulunduğu Abba adasından çıkıp otelimize gelmemiz epey bir zaman aldı: önce feribot, sonra metro, daha sonra da uzun bir orman içi patika yürüyüşü. Derken vakit de gece yarısını epey geçmişti. Üç gün önce Oslo’dan çıkıp İsveç’in Vättern göller bölgesine giderken karşılaştığımız sel baskınları sonucu gece boyu uzun bir yolculuk yapıp konaklama bölgesine tabir caizse pestilimiz çıkmış halde ulaşabilmiştik. Ancak ertesi sabah bizi Çaykovski’nin Kuğu Gölü balesi misali uyandıran kus sesleri tüm yorgunluğumuzu unutturmuştu.

Yarın sabah Kuzeydoğu İsveç bölgesinde yine Norveç kıyısındaki son konaklama yerimize doğru yola çıkacağız. Bakalım bu dağlık, kış sporları merkezinde bizi nasıl bir sürpriz bekliyor?

 

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ