
FELSEFİ KURAMLAR VE MİTOLOJİK KISSALAR IŞIĞINDA AHLAK (ÇÖKÜŞÜ) KAVRAMINA DAİR KISA DENEMELER: 4. Nietzsche’nin Efendi-Köle etiği ve Pygmalion’un kendi kendini gerçekleştiren kehanetleri.
Algı nasıl Olgu olur? Pygmalion kıssasından son bir hisse: Beklenti Etkisi ve Fırsat eşitsizliğinin Sınıfiçi Sosyolojisi
4.3: Sputnik Etkisi: 1957 yılında Ruslar ilk kez Sputnik adlı insansız uzay modülünü uzaya fırlattıklarında Amerikan toplumunda adeta bir toplumsal psikoz meydana gelmiş ve “biz neyi eksik yaptıkta uzay teknolojisinde Ruslar’dan geri kaldık” sorusu Amerikan hükumetini aylar süren hummalı bir araştırmaya yöneltmiştir. Zira, Ruslar ilerleyen bir iki yıl içinde Küba’ya da dayanmış ve ABD’yi iyiden iyiye tehdit eder duruma gelmiştir. Zamanın başkanı Johnson’dan sonra yönetimi devralan J.F. Kennedy hızlı bir kararla topladığı bilim kuruluna dönerek: “bu soruya, kendi disiplinleriniz içinde araştırarak kesin ve net bir cevap istiyorum; teknoloji yarışında neden geri kaldık biz” der.

Eğitimbilim / psikoloji grubunu yöneten Robert Rosenthal ve Lenore Jacobson'ın çalışması kısa zaman içinde sonuçlar verir ve Kennedy’e gereksindiği bilgi ve bulguları sunarlar.
Buna göre: Amerikan toplumu kuruluşundan beri ırkçılığa dayanan dışlayıcı ve ötekileştirici karakterini hep korumuş, Meritokrasi’yi (yani liyakat esaslı devlet yönetimini) hep yadsımış, nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan zencileri, özellikle eğitim ve diğer toplumsal katılım aranjmanlarının dışında bırakmıştır. Ve bu yolla zenci azınlık içinde var olan potansiyel yetenekleri heba etmiş ve bundan yararlanma yoluna gidememiştir.
Rosenthal ve Jacobson'ın “elde ettiğimiz, şaşırtıcı olmasa da ürkütücü nitelikteki bu radikal sonuçlar aynı nitelikte radikal önlemler gerektirmektedir” formülasyonuyla kapattıkları rapor, Kennedy hükumetinin hemen uygulamaya koyduğu Yeniden Başlangıç (Head Start) adlı “toplumsal telafi ve onarım” hedefli, tüm ülkeyi kapsayan geniş ölçekli ve on yıllar sürecek uzun erimli programın bilimsel temellerini oluşturmuştur.
Rosenthal ve Jacobson'ın araştırma sonuçlarını daha sonra genişçe yazıp yayınladıkları “Pygmalion Sınıfta” (Pygmalion in the Classroom) adlı kitapta ortaya koydukları gerçek, Toplumda liyakat olmadığı için eğitimde fırsat eşitliğinin de olmadığı saptamasıdır. Özetle:
1. Zenci ve Hispanik etnik grupların ezici çoğunluğu gibi alt sosyo-ekonomik katmanlara mensup yoksul beyazlardan çocukların da önemli bir bölümü ya hiç okula gitmemekte ya da gitseler de temel eğitimin gerektirdiği yetişim ve donanımlardan yoksun kalmaktadırlar. Bu durum potansiyel yetenek hebasına yol açtığı gibi potansiyel suçluluğu da artırmaktadır;
2. genelde küçük burjuva kökenli öğretmenler sınıfta aynen Kıbrıslı Pygmalion gibi davranmakta, okullarında hiçbir zaman renk veya köken ayrımı yapmadıklarını ve tüm öğrencilerine eşit ilgi gösterdiklerini iddia etmekledirler;
3. Ne var ki, yapılan sınıfiçi gözlemeleri bunun tam tersini göstermektedir: öğretmenler kendi sosyo-ekonomik ve etnik gruplarına, yani beyaz orta kesime mensup çocuklarla daha derin diyaloglara giriyor, ötekilere de normal olan ilgiyi göstermekle yetiniyorlardı. Rosenthal ve Jacobson sınıfta elde ettikleri gözlem bulgularını müteakiben öğretmenlere şöyle bir açıklama yaparlar: “çocuklar arasında yaptığımız testlerde, zeka performansına göre üç grup tespit ettik:
A grubu çok zeki çocuklardan;
B grubu vasat çocuklardan
C grubu ise en düşük performans gösteren çocuklardan oluşmaktadır” diyerek ve hiçbir bilimsel veriye dayanmaksızın, yani test mest yapmadan, öğrencileri tamamen a-select, yani tesadüfi oluşturulan üç kümede toplayıp üç ay sonra dönüp bu kez bu üç grubu gerçekten teste tabi tutmuşlardır. Daha sonraki üç ayda yeni bir test ve yıl sonunda yapılan son bir testten sonra ortaya çıkan sonuçlar öğretmenlerin de adeta Pygmalion benzeri, kafalarındaki beklentileri yani bir kâhin gibi kendi kehanetlerini gerçekleştirdiklerini ortaya koymaktadır. A grubu diye tesadüfi oluşturdukları grup beklenen ortalamaların çok üstünde, B grubu ortalamalar ekseninde, C grubu ise kategorik olarak ortalamaların çok altında bir performans göstermiştir. Yani Öğretmeler de aynen Pygmalion gibi davranmakta ve reddetseler bile sınıfiçi yönetim usulleri ve uyguladıkları ders metotlarıyla farklı öğrenci gruplarında farklı öğrenim ve gelişim etkileri yaratmakta, yani beklentilerini gerçekleştirmekledirler.

“Sınıfiçi Sosyolojisi” kavramını da doğuran bu bulgular uzantısında uygulamaya konulan, fırsat eşitliği hedefli okul içi ve okul dışı (alile ve mahalle zeminli) programlarla, eğitimde sübvansiyon fenomeni de doğmuş, yoksul tüm Amerikan hanelerine ücretsiz televizyon aletleri dağıtılmış, yapımcılara SessameStreet (Susam Sokağı) diye bir program hazırlatılarak, çocukların evlerinde, okul öncesi ve ev içi eğitim ve yetişimlerine katkılarda ivme sağlanmış ve o günlere değin heba edilen yetenekler kullanılmaya başlayagelmiştir.

Bu 350 milyonluk emperyalist canavar nasıl palazlandı; o günkü ileri Rus uzay teknolojisini nasılda hızlıca solladı sanıyorsunuz?
Şimdi bizim burda kapitalizme methiye yakma gibi bir niyetimizin olmadığı açık. Ancak vurgulamak istediğimiz mesele kapitalist bir toplumun bile demek ki kendine göre bir ahlak anlayışının var olduğudur. Bunun esası da meritokrasi, yani liyakat temelli yönetim biçimidir.
Bir memlekette meritokrasi yoksa, hakeden yerine tarikat-cemaat-mürit, yandaş-bildik-tanıdık güruha ön verilirse, o memlekette, şimdi bizde aşikar olduğu gibi, sadece teknoloji ve onun doğrudan uzantısında ekonomi yani GSMH de erimekle kalmaz, ahlakta (oku: adalette, ki bu toplumun ve devletin temelidir) saman alevi gibi içten içe yanmaya, çürümeye başlar. Tam da bu sebeple ülkede bilfiil beka sorunu doğmuş demektir.
Nerden mi biliyorum?
45 sene önce Amsterdam şehrinde sokakta gurbet türküleri mırıldanarak dolaşırken tesadüfen Türkiye’den gelmiş birine rastlasam, heyecanlanır, hasret giderir hemen eve davet ederdim. Şimdi sokağa çıktığımda yüz kişiden yirmisi Türkiye kökenli, yüksek donanımlı genç insanlarla karşılaşıyor ve necisiniz, niye buradasınız diye soruyorum. Umumiyeti doktor, biraz Alfa (sözel), az bir Gama, sonra Beta’nın (sayısal) tüm varyantları; yapay zekâ, elektrik-elektronik, ya da başka mühendislik alanları. Ve de sanatçılar, müzisyenler, ressamlar, var da var bu eskiden vasıfsız Anadolu Köylüsü’nün geldiği “el kapılarında”.
Yazıklar olsun bize!
AHLAK CÖKÜSÜ TEMALI YAZI DÍZISÍ SON








