Zamanın ruhu vardır. Bu kavram insanlık tarihi kadar eskiye dayanır. Bu kavrama kişinin yüklediği anlam değişse de, bu kavram geçmişte vardı, bugün var, yarın da olacaktır. Bugün bu kavrama en yakın duran kavram konjonktür kavramıdır. Yerelden, ulusala, hatta evrensele konjonktürel olaylar, politikalar, stratejiler insanların, toplumların ve tüm dünyanın kaderini olumlu, olumsuz etkiler, belirler. Yedi milyara ulaşan dünya nüfusunun inanç, milliyet, dil, sınıf ve coğrafi farklılıklar temeli üzerinden ayrıştığı dünyamızda, kıt kaynaklarla sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılama faaliyetleri kendi içerisinde çatışmaları da barındırmıştır. Küresel ve bölgesel çapta geçmişten günümüze bu çatışmalar süreklilik arz ederek bugüne taşınmıştır. Süreklilik arz etmesinin nedenlerinin en başında, insan hafızasında yer eden geçmişteki acı olayların etkisi yatmaktadır. Buna düşmanlıkda demek yanlış olmaz.
Bakıldığında yer küre üzerinde en çok çatışmalara sahne olan bölge ne yazık ki, bizim de içinde bulunduğumuz Ortadoğu bölgesi olduğunu görmekteyiz. Çatışma bu bölgede bir kültür haline gelmiş, bu kültürel yaşam tarzının başta ekonomik çöküntü, sosyal huzursuzluk, sürekli göç, kan, göz yaşı ve sefalet girdabına dönüşmüştür. Bölge halklarının çatışmadan geriye zaman bulup eğitime, kendilerini geliştirmeye zanlarının kalmamasından kaynaklı olarak cehalet zirve yapmıştır. Cehaletin hakim olduğu bir sosyal ortamda çatışma kaçınılmazdır. Bu kısır döngü içerisinde yaşamak insan fıtratına uygun bir durum değildir. Bu kısır döngüyü kırmak için oluşması gereken farkındalığı ancak modern çağa uygun eğitim politikalarıyla mümkün olur. Türkiye Cumhuriyeti bu hususta geçmişte Milli Eğitimde başarılı politikalar uygulamıştır.
Bugüne geldiğimizde ise bunu söylemek neredeyse imkansız hale gelmiştir. Temel eğitimden, yüksek öğretime kadar eğitimin niteliğinde hızlı bir düşüş olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bunun acı sonucu olarak iyi yetişmiş genç beyinlerin gelişmiş ülkelere göç ettiklerine tanık oluyoruz. Göç etme imkanına sahip olmayanların ise gelecek ümidi olmadığı gerçeğiyle yüzleşmiş durumdayız. Toplumları refah ve huzura kavuşturacak en önemli unsurun insan faktörü olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. İyi eğitim almış genç nüfusu üretim ekonomisine kazandırmak gerekiyor. Faiz, döviz politikalarıyla günü kurtarma çabalarıyla bir yere varılamayacağı acı gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz günleri yaşıyoruz. Geçmiş yönetim tecrübemiz; benzer durumlar karşısında halka gider, güven tazelerdi. Halk sandıkta kendi çözümünü söylerdi. Bunu geciktirmenin kimseye faydası yoktur. Yapılacak bir erken, hemen seçimle oluşacak halk iradesinin ardından, üretime dayalı ekonomik politikaları uygulamak elzemdir. Parlamento içinde ve dışındaki tüm partilerin bu anlayış içerisinde olmaları topluma karşı görevleridir.
Konjonktür bizi bu noktaya getirmiştir, bunun kaçarı kalmamıştır.









