Hüseyin SUSAM

NE OKUSAM 5. Perikles, Alkibiades ve Demokrasi

Kimi insanını hiç hazzetmesem de artık 46 yıldan sonra babavatanım dediğim bu Hollanda’nın, bana burayı sevdiren iki eminant düşünürü vardır: Spinoza ve Erasmus. Benim de onlardan aldığım felsefi “terbiyeyi” bir cümlede damıttığım ve zaman zaman da bu köşede yinelediğim bir tezim vardır: kötülerin içinde en iyi rejim demokrasidir.* İnsan ve hayvan haklarına saygının geçerli olduğu, hak-hukuk-adalet kavramlarının toplumsal yaşamın temelini oluşturduğu, çünkü devletin başında halkın seçimlerle işbaşına getirdiği, vicdan sahibi ve evrensel ahlak kurallarını kendi özel yaşamında olduğu gibi devlet yönetiminde de harfiyen uygulayan devlet adamlarının bulunduğu bir rejimdir bu demokrasi. Hemen hemen Hollanda’daki yönetim biçimine ve ortalama devlet adamı profiline uyan da bir tasvir bu. Ancak, genel anlamda, kâğıt üstünde böyle güzel görünen bu yönetim biçiminin, pratikte, Vox Populi yani halkın sesi ya da popülizm diye de tabir ettiğimiz bir zayıf karnı vardır. Ki, “kötülerin içinde en iyisi” ile de kastettiğim de bu yanıdır zaten. Evet, yöneticileri halk seçer ama, ondan önce halkın kimi seçeceğini çeşitli manipülatif teknik ve taktiklerle belirleyen bir “plüto” zümresi, ya da zenginler sınıfı (plütokrasi) ve/veya tanrıların yeryüzündeki temsilcisi aldatmacasıyla yönetime çöreklenen bir din-ruhban sınıfı (teokrasi), ve/veya kamu kaynaklarını kişisel servete çevirme planlı kurnaz bir “klepto” ya da “yolsuzlar” grubu (kleptokrasi) vardır genellikle işin içinde. Yani, uygulamadaki örneklerinden de bilindiği gibi, halkın liyakatliyi (merites) seçme ve dürüstlük ve liyakat esaslı bir yönetim (meritokrasi) kurma yerine, her ne hikmetse, algılarla olgulara yön veren, aldatan bir zümrenin etkisinde kalarak, adeta kendi bindiği dalı kesme riskinin yüksek olduğu bir yönetim biçimidir demokrasi. Toplumun bilinç seviyesine göre bu risk azalır ya da çoğalır, aynen bileşik kaplar gibi. Bizde de bunun gibi birçok örnekle dolu olan geçmişi, şurda bilemedin 80 yıldan fazla olmayan demokrasi, 2500 yıl önce ilk kez Attika’da düşünülmüş ve Perikles tarafından coşkuyla uygulamaya sokulmuştur. Ancak fazla geçmeden halkı aldatarak, Perikles’i indirip, yönetimi devralan kleptokratlara, yani Türkçesiyle hırsız-yolsuzlara yenik düşerek sonu hüsranla bitmiş, sonra da Sparta ve Pers istilalarıyla tamamen son bulmuştur. Ondan sonraki yüzyıllar boyu da çeşitli zaman ve dönemlerde çeşitli coğrafyalarda bu uygulama hemen hemen aynı şekilde habire tekerrür etmiştir, halen de etmektedir. Çünkü başka alternatifi yoktur, kötülerin içinde en iyisidir.   

Yukardaki tasvirde profilini çizdiğim liyakatlı, vatanperver, dürüst, vizyon ve vicdan sahibi devlet adamının cisimleşmiş, ete kemiğe bürünmüş, az sayıda da olsa örnekleri vardır tarihte; başta, modern çağın Atatürk’ü olmak üzere, ansiyen donemin Marcus Antonius’u ve yakın donemin Gandhi’si, bunlardan ilk akla gelenlerdir. Ancak bu profilin ilk örneği şüphesiz 2500 yıl önce yaşamış olan Perikles’tir. İlk kez m.ö. beşinci yüzyılda Atina halkını (demos) kendi yaptırdığı Akropol tepesinde toplayarak adaylar arasından yöneticiyi (kratos) seçtiren düşünür, hatip ve komutan Perikles. Perikles, yaşamının büyük bir bölümünü, Mora (Peloponnesos) yarımadasının egemeni Sparta ile girdikleri 30 yıl süren Peloponnesos Savaşları’nda “Atina uygarlığını” yani demokrasiyi koruyup savunmakla geçirmiştir. Bir yandan bu “Sparta barbarlığına” yani militarizme karşı, öte yandan doğudan, Anadolu’daki, uç karakollar Melissa (Milas) ve Sardes’ten (Salihli) gelen Pers tehditlerine rağmen sıkıyönetim yoluyla toplumu militarize etmekten imtina edip demokrasiyi ve açık toplumu ayakta tutmaya çalışmıştır. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de demokrasinin sağladığı politik imkanlar sayesinde içeride palazlanan zenginler sınıfının yürüttüğü popülist muhalefete karşı mücadele etmiş, tabiatıyla kırılgan bir sistem olan demokrasiyi fazla savunamamış ve nihayetinde o yolda da hayatını kaybetmiş bir devlet adamıdır Perikles. Perikles, dürüst, basiretli ve hakkaniyetli bir devlet adamı olma özelliği yanında, Atatürk’ün de etkilendiği o meşhur Cenaze Töreni Nutuk’uyla** da bilinir. Daha az bilinen bir özelliği ise aynı zamanda sert fakat şefkatli bir baba, Alkibiades’in de babası olmasıdır.  Sonradan evlatlık edindiği ve vizyoner bir devlet adamı ve cesur bir asker olarak yetiştirdiği Alkibiades.

Işte Perikles’in bu son özelliğini ben de Alkibiades’in yaşamını konu edinen ve büyük zevk alarak okuduğum az sayıdaki kitap arasında sayabileceğim ve Alkibiades adını taşıyan iki kitaptan ögrendim. İki kitap, çünkü birisi Platon tarafından o zamanın, yani ansiyen dönemin dili ve biçemiyle yazılmış, bir biyografi; öteki de henüz yeni, bir iki yıl önce yayımlanmış ve ne güzel sürprizdir ki, ögrendiğim kadarıyla, yakın zamanda Türkçe’ye de çevrilmesi planlanan, Hollandalı tarihçi, klasikçi, romancı Ilja Leonard Pfijffer’ın (oku: Fayfır) muhteşem romanı. Ben bu yazımda özellikle bir ilkçağ polisiye romanı tadında okuduğum ve haliyle çok etkisinde kaldığım ikincisini, Pfijffer’ın romanını betimlemeye çalışacağım. İlkini, Platon’un Alkibiades biyografisini biraz teğet geçip Notlar bölümünde özetleyeceğim***

Adı, 2500 yıl sonra halen anılan, çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı Atina’nın liyakat ve adaletini, daha sonra sürgün yıllarında yaşadığı Sparta’nın dirayet ve cesaretini ve yaşamının son evresinde “konuk olduğu” Sardes’te gördüğü Persler’in nezaket ve asaletini bünyesinde kaynaştıran, büyük komutan ve devlet adamı Alkibiades.

Pfijffer, Alkibiades romanında, Peloponnesos savaşları, Akropol Yokuşu ve Anadolu’daki Pers şehirlerinin fıskiyeli havuzları ve gül bahçeleri dekorunda, Atina demokrasisinin nasıl kavramsallaştırılıp, kurulup geliştiğinin, nihayetinde de nasıl yıkıldığının hikayesini anlatıyor. Yazar bu arada Alkibiades’in mentoru ve arkadaşı filozof Sokrates’in demokrasi konusundaki düşüncelerini, kuşkularını ve uyarılarını da katarak romana felsefi bir tat, bir esinti de katıyor. Tüm bu özellikleri bakımından Pfijffer roman kahramanı Alkibiades’i, kitapta bir dünya vatandaşı, birbirine taban tabana zıt kültürlere çabuk intibak edip, gittiği her yerde kendini sevdiren bir kozmopolit olarak portreliyor. Doğup büyüdüğü ve gösterdiği askeri başarılar sonucu Atina orduları başkomutanlığına yükseldikten sonra bir iftira sonucu idama mahkûm edildiği Atina’dan kaçıp, kimliğini gizleyerek uzun zaman Sparta’da, düşman ülkesinde yaşamını sürdürür. Gözüpek bir asker olmanın yanında, rafine davranışları ile de kısa zamanda Sparta kralı Agis’in karısı, kraliçe Timaya’nın dikkatini çeker ve arada başlayan aşkın ifşasını müteakiben canını zor kurtarıp Sparta’dan kaçar. Sestos’ta (Eceabat), Traklardan oluşan küçük bir eşkıya birliği kurup, çevredeki zengin yerleşim yerlerine talan saldırıları düzenleyerek “geçimini” sağlar.  Burda geçen dönem içinde de habire adını nasıl temize çıkarıp nasıl yeniden Atina’ya dönebileceğini düşünmekle geçirir. Bunun için stratejiler kurup, planlar yaparken Sparta ordusuna mensup özel bir muhafız birliğinin yerini tespit ederek peşine düştüğünü ögrenip burdan da ayrılmak zorunda kalır. HellesPont’u (Çanakkale boğazı) geçerek Ahameniş İmparatorluğu yani Perslerin egemenliğindeki topraklara kaçar ve Pers satrapı (valisi) Tisapernes’in himayesine girip, askeri danışmanı olarak yaşamının geri kalan büyük bölümünü başkent Sardes’de geçirir. Nihayetinde Spartalı özel kuvvetlerden kurtulamayıp bir gece uykusunda tuzağa düşürülerek öldürülür.   

Pfijffer’ın, tarihi kronoloji ve olaylar silsilesine de sadık kalarak muhteşem bir gerilim kurgusuyla kaleme aldığı bu 950 sayfalık romanı insan bir solukta okumak istiyor. Paradokslar Ustası diye niteleyebileceğim yazar Pfijffer, bu romanda evveliyatı Atina ordusunun başkomutanı olarak yaşamı savaştan savaşa koşarak gecen Alkibiades’i, satır aralarında aslında, yegâne amacı huzur ve sükûnet içinde ailesiyle yaşamak olan, savaştan ve istiladan nefret eden, barışçı bir pasifist olarak portreler.  

Bunları okurken hep aklıma Atatürk’ün, “milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir´ dediği o veciz sözü gelir. Ve şöyle düşünüp hayıflanmaktan da kendimi alamam: TV’de, sosyal medyada, habire savaş çığırtkanlığı yapan, belkide bir askeri kışlayı yakından, içinden bile görmemiş kimi “sahte cengaverlerin” bir cephede, gece boyu ateş altında kalarak niyetlerini test etme imkânı olsaydı, dünya belki daha barışçı, üstünde yaşayan insanlar da daha mutlu olurdu.  

 

NOTLAR:

* Tacitus gibi Romalı şairlerin 2000 yıl evvel gelip görerek anlattığına göre, şu Ren, Amstel, Maas ve Waal nehirlerinin çamurlu kıyılarında, tuttukları balıkla karnını doyuran ve ilkel şartlarda ayakta kalma mücadelesi veren kabileler varmış. Kış bastırınca buz tutan nehirlerin üstünde, ayaklarına taktıkları kemik ya da tahta parçalarıyla kayarak, bir görünüp bir kaybolarak Roma lejyonlarına ok fırlatan, “şeytan türü insanların” yaşadığı bir coğrafyaya imiş burası. Romalılar, deniz seviyesinin altında kalan nehir deltaları sebebiyle işgal ettikleri bu yeni bölgeye NederLand, yani AşagıÜlke adını vermişler.

Benim de ömrümün üçte ikilik bölümünün geçtiği bu ülkede; günlük dilde Hollanda olarak andığımız bu nehir deltasının çamurlu kıyılarında şimdi modern şehirler, pitoresk köyler ve çiftlikler yükseliyor. O şehirler ve çiftlikler içinde de ki, beni ilgilendiren esas mesele bu, yüzyıllar boyu özellikle de kilise baskısına karşı verdikleri mücadeleyi kazanarak özgürlük ve refaha kavuşan “şeytan türü” bir halk yaşıyor. İspanyol işgal ve engizisyonuna baş kaldırıp, “kiliseyi yenerek” Aydınlık Çağını yakalayan, Trias Politika’yı, güçler ayrılığını ta o zamandan beri yaşama geçirip, sanayi toplumunu ve o uzantıda hukuk devletini kuran, sözün özü, parlamenter demokrasinin yarattığı refah ve özgürlük içinde, hayatından memnun insanlar yaşıyor bu coğrafyada.

Benim memleketim, anavatanım Türkiye de benzer süreçlerle, emperyalist işgali kırmış, din devleti ve kulluk esaslarına dayalı feodaliteyi yıkıp, cumhuriyetini kurmuş, kısa zamanda tarıma dayalı sanayi toplumunun gereklerini yerine getirecek alt yapı çalışmalarını başarıyla sürdürmüş; iğne ipliğin bile bulunmadığı bir ülkeden, kendi şekerini, bezini, ilacını, çimentosunu, demir-çeliğini üreten fabrikalar kurup, verimsiz topraklarını ıslah ederek, kendi kendine yeter hale gelen bir topluma geçme başarısı göstermiştir.  

Ancak tüm bu hamlelere karşın, daha refah ve bağımsız bir toplum için tüm bu atılımların gerekli ancak yeterli olmadığını, Perikles’i ve benzer tarihi kıssaları da okuyup “açık toplumların” kırılganlığını, manipülasyonlara açık olduğunu çok iyi bilen, ihtiyatlı bir önder, bir Atatürk vardı. Bu bakımdan Atatürk önce yeni cumhuriyetin daha dayanıklı; plütokrat-teokrat-kleptokrat güruhunun aldatmalarına kanmayacak şekilde güçlenmesini hedefliyordu. Kalkınmanın kontrollü adımlarla sürmesi ve bunun paralelinde oluşan sosyolojik şartlar içinde bilinçlenen bir halk / seçmen kitlesi ile kademeli olarak çok partili bir politik sisteme, demokrasiye geçme planları kurmaktaydı.

Ancak, ne yazık ki, aynen Alkibiades gibi tüm hayatı, Balkanlardan, Afrika’ya, ordan Çanakkale’ye, sonra Sakarya’ya, Afyon’a; cepheden cepheye koşarak geçen ve aldığı yaralar ve koruyamadığı sağlığı sonucu, kurtuluştan sonraki ömründe de hastalıkla cebelleşen bu komutan ve devlet adamının ömrü bu projeyi tamamlamaya, kurduğu cumhuriyeti gerçek demokrasiyle taçlandırmaya yetmemiştir. Gerisi, aynen 2500 öncesi Perikles ve Alkibiades’in demokrasi girişimleri sonrası yaşananlar gibi, bilinen makus tarih. Sanki o Kurtuluş mücadelesi verilmemiş, Kuruluş başarıyla gerçekleştirilmemiş, ortaçağ kulluğundan modern dünyanın birey eksenli özgürlük ve refah eksenli toplumuna geçişte, “az zamanda büyük merhaleler” katedilmemiş gibi, fırsat bekleyen istilacı-işbirlikçi ortaklığıyla tam bağımsızlık şiarı ve fiiliyatı yavaş yavaş toplum bilincinden silinmiş; “küçük Amerika olacağız” şiarı, Marshall planları, Truman doktrinleri, NATO’ya giriş, Amerikan üsleri, vb. ile yeniden Amerikan mandasına girilmiştir.

** Peloponnesos Savaşları ve Perikles’in Cenaze Töreni Nutuk’u.
Herodot, nasıl ki “Tarihin Babası" olarak tanınıyorsa, Peloponnes Savaşları’nı yazan Thukydides de “Tarih Biliminin Babası"; yani historiograf olarak kabul edilir. Thukydides’in, Atinalılar ile Spartalılar arasındaki Peloponnesos Savaşları’nı çok ayrıntılı bir biçimde, olay ve olgulara dayanarak aktarış stili ile tarih yazımında yeni bir çığır açılmıştır. Böylelikle o zamana kadar egemen olan kahramanlık methiyeleri yerine, kronolojiye önemin verildiği, olayların neden-sonuç ilişkileriyle ortaya konulduğu “objektif” ya da bilimsel tarih yazımı diye niteleyebileceğimiz yeni bir dönem başlamıştır.

Peloponnesos savaşlarını, güçlü bir donanmaya sahip olmasına karşın, Sparta’nin ezici kara gücüne dayanamayan Atina, nihayetinde kaybetmiş, uğradığı istila sonucu Perikles’in kurduğu ve Alkibiades’in korumaya çalıştığı demokrasi de yıkılmış yerine askeri bir diktatörlük egemen olmuştur. İstiladan önce, MÖ 431 yılında Peloponnesos Savaşı'nın ilk yılında ölen Atinalı askerleri anmak ve yeni bir yönetim biçimini anlatmak üzere Perikles tarafından cenazelerin defni esnasında ünlü bir konuşma yapılmıştır. Thukydides'in anlatımlarına göre, demokrasiye övgü, askerlerin yönetimden çekilmesi, sivil katılım ve yönetecek adayların liyakat sahibi olması, tarihe Perikles’in Cenaze Töreni Nutuk’u olarak geçen bu konuşmanın ağırlık merkezlerini oluşturmaktaydı. Antik Yunan siyaset felsefesinin ve demokratik ideallerin temel referanslarından biri kabul edilen bu eşsiz metin, hukuk tarihinde de önemli bir yer tutar.

*** Platon’un Alkibiades biyografisi
Nasıl ki, özellikle “ahlak” temalı yazılarımda sık sık başvurduğum Aristoteles zamanının çok ilerisinde ilk bilimsel düşünce tarzını geliştirmiş bir düşünür ise, hocası Platon da tartışmasız düşünce tarihinin en önemli filozoflarından biridir. Felsefenin kurumsallaşmasına ve felsefede yazılı geleneğin oluşmasına katkıda bulunmuş, iki dünyalı metafiziğiyle bütün bir Ortaçağ düşüncesini belirleyecek olan idealist felsefe geleneğinin başlatıcısı olmuştur.

Platon, Alkibiades I ve Alkibiades II adıyla basılmış iki kitapta hocası Sokrates ve Sokrates’in arkadaşı ve öğrencisi Alkibiades ile yürüttüğü diyaloglara yer verir. Her iki diyalog da bütün Sokratik diyaloglar gibi ahlaki konularla ve moral erdemlerle ilgilidir. Birincisinde kişinin kendisini tanımasıyla ilgili hikmet ve söz konusu bilgelikle bağlantılı olarak basiret ve ölçülülük üzerinde durulur. Buna karşılık, ikincisinde neyin ahlaken iyi olduğunu bilmenin önemine vurgu yapılıp, moral bilgiden yoksun olunduğu takdirde, doğru davranışa, gerçek iyiliğe ve hakiki mutluluğa erişilemeyeceği ortaya konur.

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ