Memleketimden insan ve hayvan manzaraları. Kısım 1. Bölüm 3.
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Pamuk adını verdiğim sadık dostum ve yavruları pamukçuklarla karşılaşma hikayemi anlatmıştım. Onları, bahçede ayarladığım korunaklı bir yere yerleştirip yaklaşık bir buçuk ay boyunca bakıp besleyip, “insan zulmünden uzak” “hayvanca” bir yaşam sürdürebilmeleri için elimden geleni yapmıştım. Pamuk ailesine, bir baytar bulamasam da yeme içmelerine özen gösterip daha sonra da Pamukların (biraz da aksesuar kullanıcısı görünümlü) sahibi olduğu anlaşılan bir Alman aileye teslim edip “gönül rahatlığıyla” Avsallar’dan ayrılmıştım.
Pamuk ailesinin bana “iltica ettikleri” günlerde, garabet bu ya, Tan ailesi adını verdiğim üç kediyi de “evlatlık” edinmek “zorunda” kalmıştım: baba, ya da babalardan biri olduğunu tahmin ettiğim ya da öyle inanmak istediğim iri kıyım siyah beyaz tüylü MesTan; anne olduğunu tahmin ettiğim (ki bu olasılık çok daha güçlü) turuncu, beyaz tüylü FisTan ve FisTan’in küçültülmüş bire bir kopyası, yavru DesTan.

Hani nasıl tarif edeyim bu güzel varlıkların oturuş duruşlarını? Önce kuyruklar yukarda, sonra oturarak bana mahsun mahsun bakışlarını, sabah aşağıya ineceğim saati tam bilip şezlongların üzerindeki battaniyelerinden sıyrılıp kapının önünde mama sırasına girişlerini. Sanki yatılı okul havası birader! Sanki Johannes Vermeer’in Sütçü Kız tablosu ile vurgulamak istediği “sıradanlığın güzelliği” ya da İnci Küpeli Kız tablosu ile vurgulamak istediği “masumiyetin kutsallığı” kavramlarının cisimleşmiş, ete kemiğe bürünmüş halleri! * DesTan’ın duruş ve bakışıyla İnci Küpeli Kız’ın bakış ve duruşu arasında, anlatılması zor o kadar çok benzerlik var ki, Amsterdamlı hemşerim Vermeer İnci Küpeli Kızı resmederken sanki Destan’ın bu duruşunu düşünmüş! İkisi de birer sükûnet, dinginlik ve masumiyet sembolü. İkisi de “sessizliğin” müzikal bir öge olduğunu vurgulayan besteci filozof John Cage’in müziğiyle sese dönüştürdüğü sessizlik abidesi sanki. Yıllar boyu bir türlü anlayamadığım ancak DesTan yada Küpeli Kız gibi “fenomenlere” bakıp düşündükçe ancak yavaş yavaş kavramaya başladığım, Cage’in o nevi şahsına münhasır sıradışı müziğiyle anlatmak istediği Varoluş Hikayesi**. Sözün özü, hani Kendime Düşünceler’de “doğaya göre yaşayın” diyen Marcus Aurelius var ya, tam da onun vurguladığı konu da bu: hayvanlar (i.c. kediler) insan ile doğanın tüm güzellikleri arasında bir köprüdür. “Sözcüklerle anlatamadığımızı, hayatımızda neyin eksik olduğunu ve kendimizi nasıl daha dolu ve koşulsuz sevebileceğimizi bize gösterir”.

Neyse, dönelim biz Pamuk ailesi, mama-ilgi-şefkat refahı içinde güzel güzel yaşarken, bir davetsiz misafir misali birden peydah olan bu Tan ailesinin gelişi sonrası gelişen olaylar silsilesine. Birkaç gün zoraki bir barış ve onu izleyen bir tür “soğuk savaş” ortamından sonra Pamukların, özellikle de baba Pamuk’un giderek ciddileşen hırlamaları ve ben yokken yaptığı kimbilir ne tür yıldırmalar sonucu olsa gerek ki, Tan’lar, ailecek tekrar ortadan kaybolmuştu.
Artık alıştığımız üzere, sabah kalkıp, mamalarını vermek için “MesTan, FisTan, DesTan, gel pisi pisim”, diye çağırmalarıma karşın hiçbir cevap gelmeyince yüreğime bir sızı saplandı. O arada gayri ihtiyari gözümü çevirdiğim baba Pamuk, adeta bir pokerci yüzüyle sanki hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi masum masum bakarak adeta kendilerinin de de bu kaybolma işine bir mana veremediklerini ifade eder gibiydi. Çevre evlerin sundurmaları, bir zamanlar bu arsaların sahibi şimdilerde ise çobanlık yapan ahbabım Alirıza’nın hem kendi hem koyunları hem de torunları “chill” yapsın diye bu Limakçıların sahiplendiği ve şimdilik boş duran arsalarına diktiği “malikânesi” ilk aklıma gelen yerlerdi.

Antalya-Mersin otoyol yapım müteahhidinin inşaat malzemesi çeken devasa kamyon şoförlerine tahsis ettiği dinlenme barakaları, vb. gibi daha çeşitli yerlerde yaptığım aramalar da ne yazık ki hiçbir sonuç vermedi. Sanki yer yarılmış yerin altına girmişlerdi. Bu mümkün olmadığına göre “kırmızı pazartesi sendromunun” aklıma getirdiği türden bir facia mı gerçekleşmişti yoksa? Pamuklardan kaçarken sakın bu canavarane kamyonların altına girmiş olmasınalardı? Avsallar’ın yukarı tepelerinde hummalı şekilde sürdürdükleri otoyol yapımına malzeme çeken yırtıcı dinozor görünümlü kamyonlar geçiyor burdan habire. Aşağı sahil yolundan ayrılıp yukarıya, Toroslara doğru, çoluk çocuk mu oynuyor, kedi-köpek mi var diye bakmadan yüksek süratle, tozu dumana katarak geçen onlarca tonluk, jumbo dorseli, sarı treylerlar bunlar. Asfaltımızı da mahvederek benim evin altındaki “mahalle arası” yoldan yüksek süratle geçerken, Pamuklardan korkup kaçarak dikkatsizce yola atlayan Tan ailesini ezip geçmiş olmasınalardı bu potansiyel katil makinalari?
Bu düşünceyle tetiklenen kaygı ve stres sonucu giderek düştüğünü hissettiğim tansiyonla daldığım barakada oturan ve her halinden tozlu kamyonlardan kurtulup bir çeşit şoförcübaşı mevkiine terfi ettiği anlaşılan adam, cigarasından önce iki nefes çekmeden benim soruma cevap verme lütfunda bulunmadı. Sanki Mehtap Memuru köftehor! Baktığı telefon ekranından kafasını kaldırma ihtiyacı da hissetmeden “ezildiyse ezilmiş, ne yapalım yani” biçimindeki cevabı karşısında uğradığım kısa bir “paraliz” etkisinden sonra deyim yerindeyse cehennem görmeden zebani görmenin verdiği “paradoksal rahatlamayla” tuttuğum nefesi bırakarak barakayı terk ettim. Hani sık sık alıntıladığım Dostoyevski, Sibirya sürgününde başına gelenleri anlatırken dediği “…gerçeği anlamaya çalışmak bir hastalıktır; en iyisi bundan vazgeçip yaşamanıza devam edin…” veciz sözüyle burda da haklı çıktı. İnsan sadece insanın kurdu / düşmanı değil (homo homini lupus) özellikle de hayvanın düşmanıdır. Bu durum da ne yazık ki, eğri otur doğru konuş, sadece bu barakada oturan mankurt müsveddesi âdemoğlu veya onun ruh ikizleri; çoluk çocuk demeden yakıp yıkan siyonist saldırgan haydut tandemi için geçerli değil. Thomas Hobbes’un burda kastettiği Lupus tabiatı (yani kurt / mecazen düşman), dozu kişiden kişiye, ortamdan ortama, kültürden kültüre değişse de aslında hepimiz, tüm “normal, yani ‘medeni’ insanlar” için de biraz biraz geçerlidir. Kafamızın en arkasında duran, ana karnında ilk altı aydan sonra şekillenen bu sürüngen beyni olduğu müddetçe ne ortadaki memeli hayvan beyni ne de en öndeki “modern insan beyni” diye bilinen neo-cortex fayda ediyor.*** Nihayetinde her türlü acıma, şefkat ve merhamet duygusundan arınarak ikiyüzbin yıl önceki atamızın (“hayvani” aslında “insani” karakterdeki) avcı-toplayıcı dispozisyonlarına dönebiliyoruz. Bu da sosyoloji ve etoloji arasında yapılması gereken uzun erimli (longitudinal) bilimlerarası (interdisipliner) bir çalışmayla ancak açıklanabilecek, çözüm bekleyen esrarengiz bir mevzu. Şaşırtıcı olan bu isin bugüne kadar yapılmamış olması. Belki ben bilmiyorumdur. Neyse.
Neyse, bu girift meseleler ve de neoliberal talan-yalan-dolan sisteminin yarattığı yılgınlığa ve onların ürettiği merhametsiz şoförbaşlarını, bu kapitalsiz kapitalistleri, bir yana bırakıp, burda bir virgül koyarak dönelim biz yine Tan ailesinin akıbetine. Pamukları bir öğlen üstü Alman aileye teslim ettiğim günün akşamı henüz hava kararmamışken Tan ailesi de artık nerde saklanıyorlardıysa yeniden peydah oldular. Hem de bu kez yanlarında bir iki hemcinslerini de getirerek. Onları görme sevincim, ne var ki fazla uzun sürmedi.
Aynen Pamukların Mestan ve Fistan’a dünyayı dar edip kaçırttıkları gibi, şimdi de FisTan (dişiliğinden kaynaklanan bir güvenle mi artık her ne sebepleyse) kendi tabağındaki mama veya sütle yetinmeyip, patisini adeta bir beyzbol sopası gibi kullanarak önce diğer davetsiz misafirleri kovdu. Peşinden aynı patiyle MesTan’a yönelerek sert bir bakış fırlattı. Ertesi sabah kahvaltısında besbelli ki, akşamki “temperamenti” halen sürüyordu, “bozuk asapla” bu kez de küçük Destan’ı terörize etmeye başladı!?.
Kedi psikolojisi ya da etoloji ’ye göre bu baskı ve yıldırma yoluyla “mala çökme” ve basbayağı terör estirme, demek ki sadece, özellikle insanın da içinde olduğu türler arasında değil, tür içinde, hatta aile içinde de bu boyutlara varabiliyormuş, pes doğrusu!
İştahı kursağında kalan zavallı Destan önce küçük patisiyle savunma yapmaya çalışsa da nihayetinde çareyi kaçmakta buldu. Yani kapışacak, hırlaşacak ne var, hepinizin de maması var, süt var, yeterince yiyip içeceğiniz kadar. Kanaatsizlik mi bu? Yoksa bir çeşit bastırılmış refah duygusu mu, ya da tipik bir insani sapma olan itibar açlığı mı? Kedilerde itibardan, refahtan bahsederken ben de şimdi geçen yazıda eleştirdiğim bu antropomorfist (evcil hayvanları, putları veya tanrıları insanlaştırma) eğilimine düştüğümün de farkındayım. Keşke hırlaşırken ne dediklerini birazcık anlayabilseydim diye hayıflanırken aklıma […aslanlar (oku: kediler) bizim dilimizi konuşabilselerdi bile biz dediklerinden hiç bişey anlamazdık] diyen Wittgenstein’ın insanı “kültürel bir varlık” olarak tanımladığı Semiyotik Dil Kuramı geldi. Bu kurama göre dil, “büyük düşünür” ve dilbilimci Noam Chomsky’nin de öteden beri iddia ettiğinin tersine, doğuştan getirilen biyolojik bir meleke olmayıp, esas itibariyle insan kültürünün yarattığı tarihsel ve kültürel anlamları taşıyıcı, bir işlev yürüten sosyolojik bir enstrüman olarak ortaya çıkmıştır. Chomsky-Wittgenstein ihtilafı üstünde artık fazla kafa yormuyorum ben. Neyse ne! Ancak bugünlerde kafa yorduğum bir konu var ki, o da Chomsky gibi eminant bir filozofun, Epstein gibi aşağılık bir adamla ne işi olduğu; diğer “zebaniler” bir yana da böylesine “rafine bir şahsiyetin” bu şeytani pedofil çemberinde ne aradığıdır. Ateş olmayan yerden tütmeyen duman beni tüm hırçınlıklarına karşın yine de Pamuklara ve de Tan ailesine döndürdü. İyi ki onlar var!
NOTLAR
* Johannes Vermeer. “Kuzey'in Mona Lisa'sı” olarak anılan bu İnci Küpeli Kız tablosu ve aynı dönemde, 1665 yılı civarında tuval üzerine yağlı boya tekniğiyle yaptığı Sütçü Kız tablosuyla Hollandalı ressam Johannes Vermeer yukarda sözünü ettiğim tarzda kavramları plastik sanatlarla birlikte anılır duruma getirmiştir. Ne var ki Vermeer bu ve diğer tablolarında, bir yandan çalışma ve kazanma ahlakı (Etos) gibi özgürlük-gelişme-refah-aydınlanma temalarını vurgularken öte yandan mesela çağdaşı Spinoza gibi Hollanda’nın altın çağı (Golden Age) diye bilinen içerde relatif özgürlükçü dışarıya dönükse (Amerika, Endonezya, Karayipler, vb. gibi sıcak denizlerde uyguladığı) -yayılmacı-köleci-sömürgeci toplumsal ahlakına dönük en ufak bir eleştiri getirmemiştir.
** John Cage. Müzikte “sessizliğin” kâşifi, sessizliğin de müzikal bir ses olduğunu. Amerikalı bir besteci-filozoftur. Bu tarzı, en karakteristik biçimiyle 4'33" (Dört Dakika Otuz Üç Saniye) adlı eserinde “melodiye” dökmüştür. 1952'de bestelediği bu eserde hiçbir enstrüman sesi duyulmaz. Amaç, salonun içindeki veya dışındaki çevresel seslerin (yağmur, sandalye gıcırtısı, öksürük vb.) dinlenmesini sağlamak, insanı kendi kendiyle baş başa bırakmaktır. Küçük oğlan Taylan, uzun zaman bu tarz müzik üstünde çalışmış, çeşitli besteler yapmıştır. bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Taylan_Susam
*** Herbert Spencer. “İnsan nasıl insan oldu; homo sapiens’e everilme süreci nasıl gelişti?” vb. gibi derin sorular üzerine birçoğunu da okuduğumuz, kütüphaneler dolusu kitaplar var tabi. Ancak, henüz bunları karıştırma fırsatı bulamamış okuyuculara tavsiye edilebilecek nitelikte kısa ve özlü bir metin var mıdır sorusuna verilecek en doyurucu referans sanıyorum Herbert Spencer’in (The Principles of Biology kitabi içinde yer alan) konuyla alakalı uzun bir makalesidir. Özetle: yaklaşık 200.000 yıllık filojeni dönemi (insanlığın tarihi, ya da evrimi) süresince insan çeşitli evrelerden geçti. Onu diğer memeli hayvanlardan ayıran en karakteristik özelliği olan beyin içindeki neo-cortex bölümü bu süreç esnasında ortaya çıkmıştır. Spencer’in makalesinde başvurduğu çoğu antropoloji / etoloji / nöroloji araştırmacılarına göre bu süreci başlatan çoğu etmen arasında en önemlisi belki de insanın steplerde dört ayağı üzerinde koşarken güneşten yanan sırtını korumak için (kaç bin yıl süresince?) yavaş yavaş “ayağa” kalkıp iki ayak üzerinde durmasıyla başlamıştır. Boşta kalan eller ile ağaçlardan daha rahat meyve koparmayı keşfetmiş, gereç yapmayı ögrenmeye başlamıştır. Burda en kardinal mesele, ağaçtan koparacağı bir meyve veya yerden aldığı taşı fırlatacağı bir saldırgan karşısında el-göz-obje (meyve veya saldırgan) arasındaki eşgüdümü (yani optik triangulasyonu) saglamak zorunda oluşudur. Yani Türkçesiyle gez-göz-arpacık kombinasyonuyla atış yapmak. İşte iki ayak üstünde yürümeyi ögrenmenin tetiklediği bu ve (toprağı işlemesi, daha sonraları yazıyı kullanması vb. gibi) buna benzer diğer süreçler kafatasının en önünde bulunan modern insan beyni ya da neo-cortex’in oluşumunu başlatmıştır. Yine Spencer’a göre, iki yüz bin yıllık filojeni esnasındaki (yani insanoğlunun gelişimindeki) tüm bu evrimsel süreçler ortalama seksen yıllık ontojeni’de (yani tek bir insanin oluşumunda) bireyin gelişim tarihinde tekerrür etmektedir. Recapitualtion diye bilinen bu tekerrür teorisine göre homo sapiens’in iki yüz bin yılda oluşan beyin faaliyetleri, tek bir insanın oluşum ve gelişiminde; ana rahminde (pre-natal), doğum esnasında (peri-natal) ve doğum sonrası ilk dönemlerde (post-natal) tekrar etmektedir. İnsanoğlunun ateşi keşfetmesi ve buna sınama-yanılma yoluyla alışmasının ilk iki yaş döneminde bebekte tekrar etmesi vb. gibi örnekler bu tekerrür (rekapitulasyon) teorisini destekleyen kanıtlar olarak sunulmaktadır. Her ne kadar kanıtlanması zor bir tez, bir postulat olsa da kulağa bayağı inandırıcı geliyor bu Spencer’in düşünceleri.









