2.5. Vikinglerin İzinde. Dönüş yolu
Kurtuba’lı Seneca’nın, yalın olduğu kadar, derin anlamlı, veciz bir sözü vardır:” Omnia Venit ad Finem”. Ya da: “Herşeyin bir Sonu vardır”. Seneca’nın bu çok sevdiğim sözünün hazin bir hikayesi de var. Roma imparatoru Neron, bir iftira sonucu gözden düşen hocası Seneca’yı çağırıp hançeriyle intihar etmesini emreder. Bunu müteakiben Seneca’nın da “siz nasıl emreylerseniz imparatorum” diyerek hançeri çıkarıp kalbine sapladığı rivayet edilir. Seneca, Neron’un annesi Agrippina’nin ricasıyla, memleketi Endülüs’ten çıkıp Roma’ya gelmiş ve kendi evladı gibi koruyup sevdiği Neron’a, küçüklüğünden beri rehberlik edip imparatorluğa hazırlamıştır. Yetişkin yaşlarında ruhsal dengesizlikler içine giren Neron’un yaptığı türlü acımasızlıklar yetmezmiş gibi, bir de çok sevdiği hocası Seneca’yı bu şekilde, suçsuz yere öldürterek vukuatlarına tüy dikmiştir. Ne deyim: besle psikopat kargayı, oysun gözünü!
Her neyse, biz de yaklaşık bir haftayı aşkındır bulunduğumuz İskandinavya’da, gezimizin son aşamasına gelmiştik. Yine üç gün için, Kuzey Norveç’in, kışları kayak merkezi olarakta kullanılan dağlık bölgesinde kiraladığımız dağ evine gitmek üzere Stockholm’deki otelimizden ayrılıp çevreyoluna çıkıyoruz. Bu otoyol rehaveti fazla sürmüyor ne yazık ki; bir müddet sonra hızla seyrettiğimiz bu güzergâhtan çıkıp yine dağ ve orman içi yollardan yavaş yavaş ve temkinli bir sürüşle devam ediyoruz. Akşam olmadan da kazasız belasız varış noktamıza ulaşıyoruz. Anadolu feraseti ile hazırlanan akşam yemeği ile de bu coğrafyayı belki de ilk defa, bizim bazlama dediğimiz, gözleme diye de bilinen fenomenle tanıştırıyoruz. Hazır ateşi de yakmışken bir de çevrede bulduğumuz mısırları cız bız yapıp akşam sefasını tamamlıyoruz. Sanki Yozgat’ın çamlığı, ya da Sarıkamış’ın Bayraktepe’sindeyiz.

Yol bayağı yorucu oldu. Şakaya gelmez, bu orman içi yollarda temkinli sürüş zorunlu, çünkü bu yolların, darlığı ve virajlı oluşu bir yana, en rizikolu yanı da her an için yola bir ren geyiğinin atlaması olduğunu okumuştum. Zaten yollarda da düzenli aralıklarla, başka hiçbir memlekette rastlamadığım ren geyiğini sembolize eden trafik işaretleriyle karşılaşıyoruz. Yola atlayan bir geyikle karşılaşmasakta, duraklayıp mola verdiğimiz kimi yerlerde, uzaktan da olsa, koca koca, inek iriliğinde ren geyiklerini gördük. Ancak, burda Noel Baba’nın kızağını çeken türden ren geyiği arayan boşuna arar. Bu “garibanlar” aynen bizim Anadolu’da otlaklarda yayılan sığırlar gibi, yavaşlık kavramının ne olduğunu anlatırcasına yavaş yavaş ve çevreye de en ufak bir ilgi göstermeden habire ot yemekle meşguller.
SARIKAMIŞ BAYRAKTEP’NİN, HENÜZ BOZULMAMIŞ, YİRMİ YIL ÖNCEKİ HALİ.
Ertesi sabah kalkıp, “ekipmanlarımızla” donanarak yüksek eğimli, zorlu bir yürüyüşe; yer yer de şu yaşta basbayağı bir dağ tırmanışına başlıyoruz. Buraya gelmenin yegâne amacı da bu zaten. Kış olsa telesiyejler çalışır, kayak yapılır, ortalık insan kaynar. Şimdi burda in cin top oynuyor, tırmanışta ve dorukta kimseye de rastlamıyoruz. Oflaya puflayarak yüksek pistlerin olduğu yere vardığımızda mola veriyor ve çevreyi daha dikkatli gözlerle inceliyoruz. Etrafta halen in cin yok. Bize ta aşağıdan beri rehberlik eden Odin adını verdiğimiz köpekten başka tabi. Odin’in, ki bu bir Alman kurt köpeği cinsi, varlığı bize güven veriyor bu ıssız dağ başında. Bizimle çıktı, bizimle döndü güzel hayvan.

Burda, mesela Bolu, Kartalkaya’da sık görebileceğiniz türden, ne üç aylık maaşını tatil histerisiyle üç günlük konaklamaya yatıran düşük egolu, burjuva özentili çeyrek münevverler, ne de cebi para dolu, sonradan görme “herşeyi, ben bilirim” tarzındaki kifayetsiz muhterisler var.
İskandinav efsaneleri ve Andersen masallarına dekor olmuş kadim Kuzey İskandinav Ormanlarında, kuş konmaz kervan geçmez bir yöre burası. Kışın, anladığım kadarıyla özellikle memur ve öğretmen kesiminden oluşan kayakçıların makul ücretler ödeyerek gelip konakladıkları bir yer. Yaz aylarında da şimdi olduğu gibi, Tarkovski’nin Offret (Kurban) filmindeki terkedilmiş bir kasabayı andıran görünümüyle mütevazi bir tatil beldesi. Ünlü Rus film yönetmeni ve film kuramcısı Tarkovski’nin bu Kurban adlı filmi yine İsveçli ünlü sinema ve tiyatro yönetmeni Ingmar Bergman’dan esinlenerek İsveç’te çekmiştir. Görülmeye değer bir başyapıt olduğu şüphesiz. Netflix’te var galiba.
Burda da gördüm ki, bu memleketlerde; Norveç ve özellikle de İsveç’te ne şaşalı bir şato ya da Saray, ne de şehir çıkışlarında teneke ve plastikten yapılma, varoşvari yerler var. Büyük gelir uçurumları yok, dolaysısıyla da sosyo-ekonomik sınıfsal farklılıklar hissedilmeyecek kadar az. Herkes herşeyden faydalanıyor; geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı çekmeden, insanca bir yaşam sürdürüyor. Sosyal adalet ve eşitlik burda keşfedilmiş besbelli. Aydınlık Çağı’nın ayrırdedici ilkesi, temel maksimi olan ve ortaçağ karanlığının beslediği kulluk, kölelik ve yobazlıktan çıkışın işaret fişeği olarakta bildiğimiz Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik (ya da Liberté, EgalitéFraternité) şiarını her ne kadar Fransız ihtilalcileri formüle etmiş olsa da bu hümanist idealin hayata geçirilmesi çok daha sonra, ancak bu İskandinavlılara nasip olmuş; bu durumu, her yerde, herşeyden anlıyor insan.
KORUYUCU, BEREKET TANRIÇASI FREYA
Her milletin, geçmişiyle bağ kurarak, sosyolojik dokusunu, tarih bilincini güçlendirdiğine inanılan, ancak zaman zaman da dozu kaçtığı için şovenizme dayanan, hatta ırkçılığa da zemin hazırlayan bir doğuş efsanesi; bir destanlar manzumesi vardır. İskandinavlılarınki de Freya. İskandinavlıların Asena’sı diyebileceğimiz, mitolojik dişi kahraman. Freya veya o dilde yazıldığı gibi Freyja, İskandinav mitolojisinde doğurganlık, evlilik, aşk ve bereket tanrıçasıdır.
Tabiatla içiçe, koruyucu bir tanrıça olarak Freya'nın en önemli özelliklerinden biri de de arabasını çeken yaban kedileridir. Evcilleştirdiği hayvanları olarak kabul edilen bu yaban kedileri, “iyi” ve “kötü” kavram ve eylemlerini sembolize eder: siyah olanı kötülüğü temsil eder, beyazı ise iyilik timsali olarak bilinir. Daha sonraları, tabiat dinlerinden Hristiyanlığa geçiş süreciyle Freya dışlandı ancak yaban kedilerinin bu özelliklerine inanılmaya devam edildi. Günümüzde bile, başka coğrafyalarda da siyah kediler halen kötü güçler olarak kabul edilir. Bizde, Türkiye’de de siyah kedinin büyülü, kötülük getiren bir varlık olduğu inancı halen yaygındır. Kimbilir, kökeni de buralara, Vikinglere dayamaktadır.

Norveç'te veya Güneyde İsveç’te, bu tanrıçaya ait günümüzde ayakta kalan, belirli bir tarihi veya arkeolojik tapınak bilinmemektedir. Ancak Gamla Uppsala, yani eski Uppsala diye bilinen bir bölgede kimi kalıntı veya replikaların veya Viking mezar höyüklerinin bulunduğunu okumuştum. Merak bu ya, Norveç yönündeki son konaklama noktamıza gitmeden, direksiyonu daha kuzeye kırarak bu Gamla Uppsala’ya uğrak verdik. Gerçekten de birkaç ev veya mabet replikasının dışında, fazla görüp, çocukluk hayallerini depreştirecek bir ören alanı yada ele avuca değer bir kalıntıya da rastlayamadık. Freya’ya dayanan bir geçişten bugüne bakıp yaptığım gözlemler neticesinde geçici bir sonuç çıkarmam gerekirse Norveç ve İsveç’in daha dişil, feminin, yani kadın “egemeni” bir toplum olduğunu düşünüyorum. Bunu o azgın, insan azmanı, eril, maskülen, yani erkek egemen tarzda bir sosyolojinin ürünü olan Viking savaşçılarının süpremasyonuna, tahakkümüne karşın iddia edebilirim.

OMNIA VENIT ad FINEM
Evet, herşeyin bir sonu geldiği gibi bu çok öğretici ve deyim yerindeyse yorulurken dinlendiren gezinin de sonuna geldik. Aracımızı, Oslo limanında turnikelerden geçtikten sonra Kruvazörün alt katlarındaki park yerlerinden birine yerleştiriyor ve asansörle yukarı katlardan birindeki kabinimize çıkıyoruz.

Bu tatil de böyle bitti. Şiirlerinde aynen Freya gibi baharı, yaylaları, yani bizim Torosları, Vikingler benzeri göçer (Türkmen) hayatını, doğanın canlılığını destanlaştıran Karacaoğlan; veya hak ve adalet savunucusu Pir Sultan gibi ozanların coğrafyasından gelmeme ve de 43 senedir aydınlık çağının ilk müjdecisi Bento Spinoza’nın, Hümanizmanın kurucusu babası Desiderius Erasmus’un da memleketi olan Hollanda’da yaşıyor olmama karşın, insan- tabiat- ve hayvanseverlik, özgürlük, adalet ve eşitlik, hülasa aydınlanmaya dair bir sürü yeni bişeyler öğrendim burda. Yani sözün özü, Floransalı düşünür, şair, ahlak filozofu ve dolayısıyla da politik muhalif ve sürgün Dante’nin (Alighieri) de dediği gibi: “Doctrinae , aetatem non habent”, ya da: “Bilmenin, ögrenmenin yaşı yoktur”.
Ancak! bu kadar methiyeden sonra, biraz da “ipe un sererek”, bu geziye dair şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Teğet geçtiğimiz Danimarka ve gezdiğimiz Norveç ve İsveç belki de gördüğüm ter temiz meydanları, sokakları ve ilginç müzeleri ile ve tabi yine beklentilerimin tersine cana yakın insanları ile beklide gördüğüm en güzel ülkelerdi. Ancak, buralarda benim hayallerimdeki İskandinavya’yı bir türlü bulamadım. Psikoloji’de Hiperfantazi, ya da "Kitap Daha İyiydi Etkisi” diye Türkçeleştirebileceğimiz bir sendrom vardır. Okuduğu bir kitaptan sonra kitapta anlatılan yerlere giden veya kitabın uyarlaması bir film izledikten sonra, hayal kırıklığına uğrayan çoğu insanda olduğu gibi ben de bu gezide ne aradığım Karlar Kraliçesi’ni, yaşadığı yerleri, ne de Vikinglere ait çocukluğumun görüntülerini çağrıştıran bir iz, bir im bulabildim. Çok okumakta bazan pek işe yaramıyor mu, nedir?









