Hüseyin SUSAM

GEZİ NOTLARI 3.7: Osmanlının İzinde Orta Avrupa ve Balkanlar

7.Durak: Podgorica (Karadag) yoluyla İşkodra (Arnavutluk)                          28-29 Temmuz

Dört yıl önce, 2022 yılının temmuz başında akademik yaşama veda sonrası çıktığımız gezi güzergâhının orta yerine geldik. Henüz Amsterdam’dan yola çıkmadan, yapacağımız Balkan ülkeleri seyahatini anlatırken, kimi dostların kesinlikle Arnavutluk sınırlarından geçme, kimisinin de sakın Arnavutluk’u görmeden geçme biçimindeki birbiriyle taban tabana zıt tavsiyeleriyle karşılaşmıştım. Oysa başkent Tiran bir tarafa, zengin Osmanlı mirası bakımından özellikle İşkodra (Shkodër), görmek istediğim Arnavutluk kentlerinden biriydi. Ve dediğimi de yaptım ve önce Karadağ (Montenegro) sınırlarından girip buranın başkenti Podgorica’da kısa bir moladan sonra, öğlen geçkini, Arnavutluk gümrüğünden geçip akşam olmadan İşkodra’ya girdik. Ama bu rotanın seyri de aynen bundan öncekilerden bazıları gibi böyle kolayca bir cümleye sıkıştırarak anlattığım gibi rahat olmadı tabi. Orta Avrupa’dan çıkıp Balkanlara giriyoruz nihayetinde.

Sabah erken saatte Dubrovnik’ten ayrıldıktan sonra, ilkin, aynen bizim Alanya-Anamur rotası benzeri inişli çıkışlı, kıvrım kıvrım Adriyatik sahil yolundan ilerledikten sonra, direksiyonu kuzeydoğuya kırıp, Karadağ istikametine yöneldik. Yine dağlık, dolambaçlı ve tek şeritli, artık uzun zamandır unuttuğum bol kasisli yollardan pür dikkat seyrederek kuşluk vakti geçkini, bir tepe üstündeki Karadağ gümrüğüne ulaştık. Besbelli; buralarda fazla turizm ve beraberindeki hareketlilik yok. O yüzden de “almancı rotasındaki” Macaristan, Bulgaristan, Kapıkule gümrükleri gibi turnikelere dizilmiş uzun araç kuyrukları da yok.

Ancak hem Hırvatistan çıkış hem de Karadag girişindeki bir iki pasaport polisi ve bir o kadar da gümrük muhafaza memurunun nöbet tuttuğu bu küçük gümrük kapılarında adeta mal bulmuş mağribi misali arabayı didik didik arıyorlar. Arama tarama bittikten sonra onlara da hak vermek gerektiğini anlıyorum; güleryüzlü genç bir Karadag polis memurunun özür diler tavırlarla yaptığı açıklamaya göre, geçmişte uyuşturucu trafiği için tam da bu tür gümrük kapıları tercih ediliyormuş. Orda, gümrük alanının parkında kısa bir moladan sonra bizim Boğazlıyan girişi benzeri bir “bulvardan” Podgorica’ya giriyoruz. Şehir Moraca ve Ribnica nehirlerinin birbirine kavuştuğu, güzel panoramalı bir noktada kurulmuş. Bu bakımdan aynen Almanya’da, daha önceki bir yazıda bahsettiğim, Ren ve Mosel nehirlerinin kavuştuğu noktada kurulu Koblenz kentininkine benzer bir coğrafi konuma da sahip.     

Karadağ’ın, bir orta Anadolu kasabası büyüklüğündeki 180.000 nüfuslu başkenti bu Podgorica’yı şu panoramik güzellik dışında, neden başkent yapmışlar anlayabilmiş değilim. Belki de merkezi konumu ve tarihi arka planı sebebiyledir yapılan bu tercih. Aklıma Atatürk’ün İstanbul, Bursa vb. gibi Osmanlı bakiyesi şehirler yerine, Anadolu’nun ortasındaki, o zaman henüz bir kasaba görümündeki Ankara’yı başkent yapması geliyor.

Eski Yugoslavya’nın bir eyaleti olarak, 1995’te iç savaş bitimime kadar adı Titograd olan Podgorica’da, ta 1300’lü yıllara dayanan Venedik kalıntıları yanında, 1400’lü yılların sonunda buraları istila eden Osmanlı’ya aitte bir çok iz görmek mümkün. Tipik Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan Stara Varoş (Eski Şehir) bölgesindeki geleneksel evler, Osman Ağa Camii (Osmanagića Džamija) ve 17. yüzyılda yine bu Hafız Paşa Osmanagiç tarafından yaptırılan Podgorica Saat Kulesi (Sahat Kula) bu izlerin en belirginleridir.

    

Podgorica’da yaptığımız kısa bir “şehir turu” ve bir börekçide, Anadolu’da yapılanlara benzer, ancak içine mozarella benzeri bir peynirle bezedikleri nefis bir bazlamayla karnımızı doyurduktan sonra İşkodra’ya devam etmek üzere yola çıkıyoruz.

Podgorica-İşkodra güzergâhının bir bölümü Avrupa’nın belki de en güzel göllerinden biri olan, Arnavutluk Alplerinin eteğindeki İşkodra Gölü’nün kıyılarından geçiyor. Yanılmıyorsam James Bond filmlerinden birinin çekimi de buralarda yapılmıştı. Karadag çıkış Arnavutluk giriş sınırı ve gümrükler de tam bu gölün kıyısında şirin bir panoramada konumlanmış. Burda da fazla bir araç kuyruğu olmadan ve sorgusuz sualsiz, polisin “devam edin” anlamındaki bir göz işaretiyle sürüp, Arnavutluk hududundan giriyoruz. Artık İşkodra’ya yaklaşık bir saatlik yolumuz var, akşam olmadan otele varabileceğiz. Arabayı göl manzaralı bir restoranın parkına çekip, nevalelerimizi açarak piknik masalarından birine çörekleniyoruz.

  

Arnavutluk, Amsterdam’dan yola çıkarken “sakın oralara gitme” diyen dostları adeta yalanlarcasına zümrüt yeşili golleri, heybetli dağları, derin vadileri ile insanın “keşke şurda bir kulübem olsa da burda yaşasam” dedirten nitelikte büyüleyici bir tabiat güzelliğine sahip bir ülke. Tabi geçmişin, yakın tarihin mirasını da halen sırtında taşıdığı her halinden belli olan da bir ülke. Bu mirasın ilk göze çarpan göstergesi de bakıma muhtaç, bol kasisli, tek gidiş gelişli karayolları ve yağmurda açığa çıkan alt yapı eksikliği. Sokaklarda ayan beyan görünen yoksulluk yanında Avrupa Birliği raporlarına göre rüşvetçi bürokrasi, eş-dost kayırmacılığı (nepotizm), kapalı kapılar arkası gayriresmi güç yapıları (klientalizm) ve bunların gölgesinde kabaran yüksek işsizlik rakamları, (ah bunları daha önce nerde görmüştük diyor insan) ülke kalkınması ve refahının önünde duran en büyük engeller olarak gösteriliyor.

Arnavutlar, tüm bunları bir çırpıda bertaraf edebilme hayaliyle, 2029 yılında gerçekleşmesi umulan Avrupa Birliği tam üyeliğini bekliyorlar. Darısı bizim başımıza diyelim! Bu AB, yıllar önce benzer şartlar içinde olan Bulgaristan ve Romanya gibi ülkeleri nasıl tam üyeliğe aldıysa, şimdide Arnavutluk’u bir iki ama-fakat uyarılarından sonra alacaktır tabi. Onlardan daha önce, Albaylar Cuntası’nın faşizmi altında, Perikles öncesi döneme savrulmuş beş kurusa muhtaç ve her türlü kabul kriteryasından yoksun, perişan vaziyetteki Yunanistan’ı pat diye tam üyeliğe nasıl kabul edip ihya ettiyse ve de aralarında henüz çözüm bekleyen bir sürü probleme karşın, iki yapılı bir Kıbrıs’ın bir yarısını itekleyip öbür yarısını kadife eldivenlerle nasıl buyur ettiyse, bu Arnavutluk’u da öyle kabul edecektir. İkiyüzlü soytarı sürüsü AB!

Şu da benim ve birçok Hollandalı arkadaşımın bildiği bir gerçek ki, AB’nin (daha somut ifadeyle, oturdukları kapalı kapılar ardındaki odalarda bastıkları düğmelerle ülkelerin kaderini tayin eden bu yeni sömürgeci mantaliteli bürokrasi güruhunun) bu çifte standartlı, cisimleşmiş hipokrasik (ikiyüzlü) tutumu, nihayetinde bir bumerang gibi her seferinde gelip gene kendilerini buluyor. On yıllar boyu cebelleştikten sonra yeniyetme kuzey Afrikalı göçmen isçi çocuklarının yarattığı “terörü” uyguladığı entegrasyon politikalarıyla nihayet yavaş yavaş kontrol edilebilir hale getiren Hollanda, bugünlerde yeni bir tehditle karşı karşıya: 20 yıl önce Bulgaristan’dan AB pasaportuyla Hollanda’ya gelen on binlerce Bulgar vatandaşının burda doğup, her türlü uyumsuzluk içinde büyüyen ikinci kuşak çocukları, aynen 20 yıl öncesinin Fas kökenli çeteleri gibi bazı mahalleleri ele geçirmiş durumda. Ve o oylumda çöreklenen Bulgar mafyası. Ne deyim, “alma ‘mazlumun’ ahını, çıkar aheste aheste.  

Konuyu dağıttık yine, dönelim biz tekrar Arnavutluk güzergâhımıza.

Tiran ve Dıraç’tan (Durrës) sonra 136.000 nüfusuyla buranın en önemli kentlerinden biri olan İşkodra, m.ö. 200’lü yıllarda bir Roma kolonisi olarak kurulmuş. Müteakiben uzun müddet Bizans egemenliğinde kaldıktan sonra, 7. yüzyıldan itibaren Sırplar tarafından ele geçirilirmiş. 1479 yılındaki fethinden sonra, 1912'ye kadar yaklaşık dört yüz yıl boyunca da önemli bir Osmanlı sancak merkezi olarak kalmış. Halen bu havayı teneffüs ettiği hemen girişte belli olan kente alaca karanlıkta giriyor otelimize yerleşiyoruz. 

Ne Amsterdam’ın sisli yağmurlu havası ne de Alanya’nın nemli boğucu sıcağı. İşkodra’da pırıl pırıl güneşli, fakat kuru, hafif serin bir Balkan sabahına uyanıyoruz. Ne var ki, iyimser duygular içinde Turkiye haberleri dinlemek üzere cep telefonumda “son dakika” anonsuyla gördüğüm haberle güzel İşkodra sabahına hüzünle başlıyorum: internet radyosunda ilk gençlik yıllarımın ‘idolü’ İlhan İrem’in ölüm haberini dinliyorum. Ve hatıralar beni on yıllar öncesine götürüyor: bir yanda yüzümden okunan 60’lı yılların Orta Anadolu Masumiyeti, öte yanda babamın “zorunlu tayini” sebebiyle göçmek zorunda kaldığımız Büyük Şehir Ankara’nın, asık suratlı, kalorifer dumanlı, kibirli, Gri renkli 70’li yılları. Kasaba ve şehir kültürü arasında bocaladığım, iki arada bir derede kaldığım, yeni bir kimliğe ve benliğe zorlandığım bir dönem yani. Bu ikili kimlik arasında cebelleştiğim, özgüvenden yoksun demarkasyon alanında, o ilk gençlik yıllarımı az birazcık renklendiren ve yeniyetmeliğin verdiği o protestocu-anarşist tabiatıma birazcıkta ‘lümpenlik’ iksiri katan güzel insan: ışıklar içinde uyu. Şarkıların bizi avutmaya devam edecek: ‘Yazık oldu yarınlara’.

Hüzünlü fakat güzel bir İşkodra sabahında, kahvaltı sonrası otelden çıkar çıkmaz kendimizi neşeli neşeli salınan grupların bulunduğu büyük bir meydanda buluyoruz. Ortalaması kabarık cüzdanlı, somurtkan suratlı bireylerin hızlı hızlı yürüdüğü Kuzey Avrupa sokaklarıyla tezat teşkil eder bir havada, tüm ekonomik sıkıntılarına rağmen, her ne hikmetse yüzleri gülen bu insanlara hayranlıkla bakıyorum. “Hakikat” nerde acaba?

Hemen karşımızda, meydanı çevreleyen parkın ortasında, Osmanlı döneminden kalma Fushë Çela Camisi yükseliyor. Burayı 1995 yılında adını Ebu Bekr Camii olarak değiştiren Suudi Araplar restore etmiş ve o gün bugündür de aynen (Saray)Bosna’daki gibi çeşitli yatırım ve turizm mekanizmalarıyla bu kadim Osmanlı şehrine yerleşmişler.

Burda bir müddet dinlenip daha sonra da şehir dışındaki çok daha eski olan Kurşunlu Cami’de (Xhamia e Plumbit) mola verip, tarih teneffüs ettikten sonra Rozafa Kalesi’ne yöneliyoruz. Burası hani Alamut kalesi vari, fethedilmez surlarıyla heybetli kayalıklar üstünde yükselen bir kaleden çok, bir tepe üstünde konumlanmış ve galiba sığınma ve korunma amacıyla yapılmış askeri garnizon görünümünde bir yerleşke. Buranın esas özelliği kalenin içinde Osmanlı döneminde camiye çevrilen ve Fatih Sultan Mehmed'e atfedilen eski kilise-cami yapısının kalıntıları ve minare izleridir.   

İşkodra’da Osmanlı dönemine ait izlerin en belirginlerini İşkodra Tarih Müzesi’ndeki yakın tarihe ait fotoğraflarda görmek gerekiyor. Istanbul dışında, Osmanlı’nın son dönemlerindeki yaşam tarzları, toplumsal koşulları ve insan manzaralarına ilişkin bir izlenim edinmek icin birebir bir yer burası. Özellikle geniş fotoğraf koleksiyonu görmeye deger: kentin, bisiklet üstünde görev yapan asayiş birligi, demirci-bakırcı-kalaycı çarşıları, bahçede tarlada çalışan insanlar. Ve benim ezele, eski arkaik zamanlara dair ilgimi kabartan bir fotograf: dağları mekan belledigi besbelli, yavuklusu önünde, ağızdan dolmalı çakmakli tüfegi elinde, bıçkın bir Arnavut külhanbeyinin durduğu fotograf.    

İşkodra konaklamasından sonra planda Arnavutluk’un başkenti Tiran ve daha güneydeki Osmanlı dönemi eserlerinin halen ayakta olduğu Berat şehrine gitmek de vardı. O durumda, ertesi gün Berat’tan, Arnavutluk’tan çıkıp tekrar kuzeye, dolambaçlı uzun yollardan Kosova’ya gitmemiz gerekiyordu. O yüzden ordan vazgeçtik. Ertesi sabah direksiyonu doğrudan Kosova’ya, 8. durağımız olan Prizren ve Priştine’ye kırdık.    Amsterdam 5 Kasım 2026

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ