6. DURAK: Dalmaçya kıyıları 2: Mostar yoluyla Dubrovnik: Dalmaçya’nın İncisi 26-28 Temmuz
Bu emeklilik sonrası, yirmi günü aşkın yollarda olacağımız Orta Avrupa ve Balkan ülkeleri seyahatinin her zaman planlandığı gibi yürümeyeceği, bazan da sürprizlerle karşılaşarak zorluklar yaşayacağımızı önceden de tahmin ediyorduk, haliyle. Saraybosna-Dubrovnik güzergâhı da aynen daha önceki Split-Saraybosna güzergâhı gibi sürprizlerle doluydu. Havanın aşırı sıcak olması ve güzergâhtaki tek şeritli, tepelere tırmanan kıvrımlı yollar sebebiyle, rastladığımız düzlüklerdeki ağaçlık nehir kenarlarında sık sık mola vererek gidiyorduk. Sanki 50 yıl öncesinin Ankara-Elmadağ, ya da Boludağı çıkışı.
Bu şekilde Dinar Alpleri’nin dağlık bölgelerinde temkinli şekilde seyrederken yine bir “sürpriz” yakaladı bizi. Saraybosna-Mostar arasında, Yablanitsa kasabası civarında arabanın önce arıza sinyali vermesi, sonra da teklemesi üzerine kenara çekip stop ettikten sonra baktığımda, açık tuttuğumuz camların da tekrar kapanmadığını farkettim. “Bosna’nın Himalayaları” diye de bilinen, yaklaşık 2000 metredeki Prenj dağı doruğundaydık ve haliyle internet çekim alanının da tamamen dışındaydık. Yola devam edebilsek bile ilerde geçmemiz gereken, yani camların mutlaka kapalı olmasını gerektiren uzun tüneller vardı ve belki de Dubrovnik’e varamadan karanlık da basacaktı. Yani bir an önce arızayı gidermemiz gerekiyordu. Şükür, araba ilk denemede çalıştı ve bir müddet sonra yeniden internet erişiminin olduğu bir mevkiye geldiğimizde, bulduğum numarayla yaptığım görüşme sonucu Mostar’da bir BMW bayisine gelebileceğimiz bildirildi. Hani ben Avrupa’nın çeşitli ülke ve kentlerinde bozulan arabayı çekme veya tamir için gerekli sistemlerin sağladığı kolaylıklara ve ortalama ancak iki üç saat içinde bitirilen tamirata alışmış bir insan olarak böylesini hiç beklemiyordum! Mostar girişindeki bayide Türkçe hoş geldiniz diye karşılandıktan ve yanında bir dilim kek ile sunulan çaylarımızı da henüz bitirmeden arabanın teknik aksamındaki arızanın giderildiği, camların tekrar açılıp kapandığı ve hiçbir ücret almadan yola devam edebileceğimiz bildirildi.
Henüz öğlen üstüydü ve Dubrovnik yolundan saparak on kilometre ilerdeki Mostar’a doğru kırdık direksiyonu. İyi ki de kırmışız. Saraybosna’nın bir minyatürü bu Mostar. İç savaş esnasında şehrin etnik-demografik yapısı değişmiş. Şimdi nüfusun yarısını oluşturan müslüman Boşnaklar Mostar’ın doğusunda, diğer yarıya yakınını oluşturan Hırvatlar ise batısında yaşıyorlar. Şehirde hemen hemen hiç Sırp kalmamış. Evet, bu kez de Hırvat topçusunun yıktığı ve sonradan aslına uygun şekilde restore edilen meşhur köprüsünün dışında aynen Saraybosna’nın bir minyatürü bir kasaba. Mostar denince tabi ilk akla gelen ilk şey bu meşhur köprü. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında yapılan köprünün başında oturup, ordan aşağı Nervata’ya tehlikeli atlayışlar yapan genç insanları izliyoruz. Her atlayanın bir de para toplayanı var, temiz iş yani. Buranın belki de tek “atraksiyonu” da bu ne yazık ki: köprüden aşağı atlayan adamlar.

Oysa şu güzelim nehirde ne tekne turları düzenlenir; kimbilir nehir boyunca yukarılarda, aşağılarda görmeye değer ne güzellikler vardır? Bunları düşünürken aklıma, bizim Alara çayı kıyılarında “Yörük torunlarının” kurduğu rafting işletmeleri geliyor. Otellerden aldıkları, daha ziyade yerli turistlerden oluşan grupları üstü açık ciplerle buralara taşıyıp, üçer beşer kişi şişme botlara doldurup rafting yaptırıyor sonra da kıyı boyu su üstünde kurdukları restoranlarda ağırlayıp para kazanıyorlar. Aynısı burda, Mostar’da da mümkün. Ama henüz bunu düşünecek zamanları olmamış demek ki, ya da yerel yönetimlere çöreklenmiş bürokrasinin de çeşitli nedenlerle bu tarz akılcı turizm politikalarına engel olduğu da insanın aklına gelmiyor değil. Kimbilir kimler bu işlerden ne gibi küçük menfaatler sağlıyordur? Az gelişmişliğin en bariz göstergelerinden biri nepotizm, hemşericilik, kayırma ve rüşvetçilik ise hantal ve o yüzden de ağır işleyen bürokrasi de öteki göstergesidir. Benzer durumlar her yerde; az gelişmiş, ya da gelişirken batağa saplanmış her ülkede, bölgede, böyle ne yazık ki!
Saraybosna’nın Milyaka nehri benzeri burda da Neretva nehri kenarında konumlanmış bir eski Mostar ve yukarda, köprü başında da düzensiz turizm batağında boğuşan, irili ufaklı turistik eşya dükkânları var. Ve önünde oturup turist bekleyen esnaf. Sanki bizim Avsallar, ya da herhangi bir Akdeniz sahil kasabası: derme çatma derici, çantacı dükkânlarının önünde miskin miskin “cigara tellendirip”, alışverişe girmeyen turiste de laf çakarak gün boyu oturan bir “esnaf” türü. Bunlar böyle gün boyu otururken parayı nerden kazanıyor diye düşünürüm hep.
Kısa Mostar molamızdan sonra yola devam edip, Dalmaçya dağlarından yine kıvrım kıvrım bir inişle, Adriyatik kıyılarına ulaşıyoruz. Akşam karanlığı basmadan da Dubrovnik’e girip otelimizi buluyoruz.
Taş sokakları ve bu sokakları çevreleyen kalıptaş evleri ile İstanbul’un yok olmuş eski mahallelerini andıran ve modernite öncesi bir Avrupa havası hissettiren bir kale kenti bu Dubrovnik. Daha doğrusu turizm sebebiyle sınırlarını zorlaya zorlaya artık yavaş yavaş kentleşme tehdidiyle karşı karşıya kalmış bir Ortaçağ kalesi ve içindeki yerleşkesi. Ortaçağda aynen komşusu Venedik gibi zengin bir şehir devleti olan ve o zaman adı İtalyanca Ragusa olan bu kadim kent İslavca olan Dubrovnik adını da 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Yugoslavya’nın bir eyaleti olarak almış.
Otelimize yerleştikten sonra çıktığımız akşam gezintisinde eski Dubrovnik’in yani kale içinin hemen yakınında konakladığımızı keşfediyoruz. Hiç olmazsa bu sefer şansımız yaver gitmiş. Çünkü bu, metroyu bırak, tramvay benzeri hızlı ulaşım araçlarının bulunmadığı tarihi kentte görmemiz gereken birçok yer var ve şehir dışından bir yerden yürüyerek buralara gelmek mesele. Saraybosna ya da Mostar değil burası, ki iki güne tüm gezi noktalarını sıkıştırabilesin.
Ertesi sabah ilk durağımız hemen ilerdeki Fransiskan Manastırı. Umberto Eco’nun Gülün Adı romanını okuyanlar bilir, adı yanılmıyorsam William’ın olan roman kahramanının bir cinayeti çözmek üzere geldiği Manastır bu. Ve romanın ana dekorunu oluşturan o meşhur Kütüphanesini doğrusu çok merak ediyorum. Hani insan bir kitap okur da o kitaptan esinlenerek çekilen bir filmi gördüğünde hayal kırıklığına uğrar ya, aynen öyle. Psikoloji literatüründe bilişsel uyumsuzluk (cognitive dissonance) diye de bilinen bu ruhsal sendromu burda da yaşıyorum, yani bildiğim ancak her zaman da yanılarak düştüğüm tuzağa yine düşüyorum. Manastır ne benim romanda okuduğum manastıra, kütüphane de ne o labirentli, bir girenin içinden rehbersiz çıkamayacağı kütüphaneye benziyor. Ya Umberto Eco, romanı yazarken kafasından yeni bir Manastır uydurmuş, ya da burası önemli bir tahribattan sonra köklü bir restorasyona uğramış. Bu tip durumlarda her zaman dediğim gibi “keşke buraya hiç girmeyip, hayallerimdeki kütüphane ile kalsaydım” diyorum.
Bu, hayal kırıklığı kaynaklı çekingenlik öğleden sonra de sürüyor ve gezi planımızda olan kale altı limanları görme isteğimi de kırıyor. Zira, sekiz sezonunu da ilgiyle izlediğim Taht Oyunları (Game of Thrones) adlı televizyon dizisinin önemli bölümleri burda çekilmişti. Daha önceki Split durağında bahsettiğimiz Roma imparatoru Diocletianus’un sarayının yer altı mahzenleri, dizinin başrol oyuncusu prenses Daenerys'in ejderhalarının tutulduğu zindanın dekoru olarak kullanılmıştı.
Tam da aşılması zor olan bu güçlü kale duvarları sebebiyle Osmanlı’nın son tahlilde fethinden vazgeçip vergiye bağladığı Dubrovnik’in görülmeye değer en önemli mevkilerinden biri burası bu eski şehir ve limanlar. Nihayetinde karar verip iniyoruz limanlara ve Taht Oyunları dizisinde geçen olayların, kale kuşatmaları ve çarpışmaların çekiminin yapıldığı yerleri görüyoruz. Burası sadece bu Taht Oyunları’na dekor olmuş bir liman değil. Osmanlı donanmasının da zaman zaman devlet adına yıllık vergiyi tahsil etmek üzere demir attığı limanlardır.
Dubrovnik’in daha görülmeye değer kuşkusuz çok yerleri var. Şehir içinden hareket eden teleferikle çıktığımız dağda kuşbakışı bir görünümle bunu daha iyi gözlemleyebiliyoruz. Ama akşam basarken yorgun argın otelimize dönüyor ve ertesi günün hazırlıklarını tamamlıyoruz. Menzil Arnavutluk, İşkodra. Tabi oraya varmadan da yine Osmanlının izleriyle dolu olan Karadağ ve başkenti Podgorica.









