5. DURAK: Saraybosna, Hüzünlü Şehir. 24-26 Temmuz
Split’tten çıktığımız gün boyu, haritada olmayan yollardan geçerek, zorlu bir yolculuk geçirdik. Bosna sınırlarına girdikten sonra, yollarda gördüğümüz beyaz mezar taşlı toplu mezarların yarattığı karamsar bir ruh haliyle de alacakaranlıkta Saraybosna’ya girip, otelimize vardık.
Hüzün, yas, kasvet ve kederin, gün be gün halen orda yaşayan güzel insanların yüzünden okunduğu ve fakat hissedilir de bir ahlak çürümesinin habercisi olan neo-liberal, bireyci, tüketici, maddiyatçı, hedonist kimlikli bir “dekadansın” da Arnavut kaldırımlı kadim sokaklarına çöreklendiği bir çelişkiler şehri Saraybosna. Ta ortaçağdan beri, hristiyan dünyasının ortasında kalakalmış, Osmanlı bakiyesi bir “müslüman anklav” kimliği sebebiyle yaşadığı baskı ve tahakkümü bir yana bırakalım, yakın tarihin en barbar vahşetini, 90’lı yılların Sırp zulmünü yaşamış ve yaşanan acıların bugün bile mental ve fiziki izlerini üzerinde taşıyan bir şehir. Öte yandan bu zulüm ve yıkım sonrası yeniden inşa ve insani yardım kapsamında ülkeye ve kente giren Körfez (Arap) sermayesinin yarattığı tüketime dayalı talancı piyasa ekonomisi, bu uzantıda ortaya çıkan ahlak çürütücü dekadans kültür ve “yeni gelenlerle” bozulan sosyolojik ve demografik yapı.
Bir yanda teraslı çay bahçeleri ve klasik esnaf dükkânlarının sıralandığı kadim Başcarşı, Sarajka ve Gazi Hüsrev Bey Bedesteni ile eski şehir merkezi ve halkın yaşadığı mütevazi mahalle araları, öte yanda, mantar gibi yerden bitercesine çoğalan bar-pavyon-kumarhane-gece kulübü mekânları, Sarayevo City Center ve benzeri lüks alışveriş merkezleri ve şehri çevreleyen tepeler üzerinde yükselen Suudi ve BAE kökenli şirketlerin kurduğu süper lüks villa kentler. Ki, bu tepelerin bir zamanlar “Saraybosna ve Srebrenitsa Kasabı” Sırp milisleri komutanı Ratko Mladic’in*, bu korunmasız şehri, yağdırdığı havan mermileriyle, keskin nişancılarla 4 yıl boyunca ölüm saçarak kuşatma altında tuttuğu tepeler** bunları düşündükçe insan hüzünleniyor ve hiddetleniyor. 4 yıl top mermilerine, Snayper ateşlerine dayanıp direnen bir şehrin, nihayetinde petro-dolarlara yenik düşmesinin hikayesi bu.

Osmanlı’nın 1460’larda kurup, Habsburg Hanedanı’nın 1800’lerde “devralıp” geliştirdiği, hanedan veliahtı Franz Ferdinand’ın karısıyla tiyatro çıkışı, yine bir “Sırplı” tetikçi tarafından öldürülmesiyle 1. Dünya Savaşı’nın başladığı, 90’lı yılların Sırp zulmüne karşın ayakta kalabilmiş, ancak şu günlerde neo-liberalizm ve Suudi Arap karışımı bir girdabın içinde debelenen; deyim yerindeyse, tüm bu bakımlardan da iki arada bir derede kalmış, coğrafi orta Avrupa’nın tam ortasında bir şehir: Sarayevo, ya da bizim bildiğimiz adıyla: Saraybosna.
Saraybosna, sadece mecazi anlamda değil, gerçek anlamda da iki arada bir derede kalmış. Dinar Alpleri’nin çevrelediği şehir aşağıda bir vadide ve Milijaka (MilYaka) adlı bir ırmağın iki yakasında konumlanmış. İki yakada da Osmanlının izleri; zamanın dişine dayanmış camiler (jamija) çeşmeler, hanlar ve hamamlar olduğu gibi ayakta duruyor. Sinagog ve kiliselerle de yan yana, geçmişin; arkaik zamanın ve yakın tarihin acımasızlıklarına karşın, relatif bir ahenk içinde hayatlarına devam ediyorlar.

Saraybosna’nın belki de en temel ayrırdedici özelliği, ta Osmanlı’dan ve Habsburglardan beri çok dilli, çok dinli ve dolaysıyla çok kültürlü bir kent olmasıdır. Müslüman, Hristiyan ve Musevi inançlarına sahip insanların, 1991, Yugoslav iç savaşına kadar, hatta ondan sonra da kısa zaman aralıklarında relatif huzur ve barış içinde bir arada yaşadığı bir şehir bu Saraybosna.
Bunun sihirli anahtarı galiba “tolerans” olsa gerek. Yani kelimenin tam anlamıyla, insanın hiç hazzetmediği bir şeye veya kişiye bile “hoş görerek” tahammül etmesi sanatı; bir başka deyişle, Saraybosna’da insanlar, müşterek menfaatlerin Birleşmiş Milletler’in ve Avrupa Birliği’nin de gözetimiyle mütemadiyen göz altında tutulduğu karşılıklı, “hoşgörü” zeminli bir istişare kültürü geliştirmişler. Zira, başka bir ülkede görmediğim ve insanların birbirini boğazladığı benzeri çok dinli toplumlara da örnek teşkil edecek şekilde, bu şehirde kilise çanları ile ezan sesleri birbirini bastırmadan, belirli bir sıra ve ahenk çerçevesinde şehre yayılıyor. Ancak, 1995’te iç savaşı bitiren Dayton Barış Anlaşması’na karşın açılan yaraların sarılması da besbelli ki o kadar kolay olmuyor.
Bu Dayton Anlaşması ile yaklaşık üç milyon nüfuslu Bosna-Hersek savaş sonunda tek bir egemen devlet olarak kaldı, ancak ülke kendi içinde iki ana antiteye ve bir özel bölgeye ayrıldı: bir yanda Bosna-Hersek Federasyonu (FBiH) ki, nüfusu Boşnak ve Hırvat ağırlıklı olan bu antite, ülke topraklarının yüzde 51'ini oluşturmaktadır. Öte yanda, Bosna Sırp Cumhuriyeti (RS). Sırp nüfus ağırlıklı bu antite ülke topraklarının yüzde 49'unu oluşturmaktadır. Bosna Hersek devleti, Saraybosnalıların "Deli Gömleği" diye tabir ettikleri, çift meclisli bir parlamentoya ve üç üyeli cumhurbaşkanlığı ile yönetilen karmaşık, “Kafkaesk” bir devlet yapısına sahiptir. Devleti, dönüşümlü olarak seçilen Boşnak, Hırvat ve Sırp temsilcileri yönetiyor. Dayton’da varılan uzlaşma sonucu ortaya çıkan devletin bu siyasal yapısı her ne kadar “barışı” getirmiş olsa da aşırı bürokratik, kırılgan ve nepotist-rüşvetçi bir yönetim sistemi de yaratmış. Ülkede halen süren siyasi krizlerin temel sebebi olarakta bu yapı gösteriliyor.
Saraybosna’ya hemen sınır olan Bosna Sırp Cumhuriyetinde Sırplar, liderleri Milorad Dodik yoluyla her fırsatta ayrılıkçı eylemler düzenleyip, Sırbistan devleti ile birleşme istemlerini dile getiriyorlar.
Geçtiğimiz günlerde, 4 Ekim 2026 tarihinde yapılan seçimlerde de ana tema zaten buydu ve seçim sonuçları mevcut parlamenter aritmetikte ve statükoda en ufak bir değişiklik yaratmadı. Saraybosna içindeki relatif barış ve huzur sürüyor fakat Sırplar adeta “çözümsüzlük çözümdür” şiarı ile ayrılıkçı stratejilerini sürdürmekte direniyorlar. Genç nüfus, geleceğini Kuzeybatı Avrupa ülkelerinde aramak üzere bu tabiat güzelliği ve yeraltı zenginlikleriyle bilinen ülkeyi terk ederken geride kalanlar sanki savaş hiç bitmemiş gibi, sosyo-ekonomik sorunlar yumağıyla boğuşarak ayakta kalmaya çalışıyor. Bu belirsizlik ve Avrupa Birliği’nin kayıtsız-tepkisiz-kararsız-ilgisiz-korkak tutumundan en çok yaralananın da etnik uyuşmazlık ve çatışmaları alabildiğine kurcalayan ve körükleyen bir Putin Rusyası olduğu gerçeği dile getiriliyor. Birleşmiş Milletler nezdindeki Amerikalı diplomat Almira Bayrasli’ya göre, Moskova, Avrupa Birliği’nin bu çekimser uyuşuk tutumundan da yaralanarak ülkenin içinde bulunduğu politik istikrarsızlığı sürekli deşeleyip, ayrılıkçı Sırp gruplarını adeta bir “kaldıraç gibi kullanarak”, Avrupa içinde istikrarsızlık yaratmaya devam ediyor.
İlk gün gezdiğimiz Başcarşı ve Gazi Hüsrev Camisi ve Bedesteninden sonra ikinci gün MilYaka nehrinin iki yakasını birbirine bağlayan köprülerden geçip, her iki yakada da konumlanmış eski mahallelerde dolaşıyoruz. Sanki Kızılırmak’ın ikiye böldüğü Avanos’ta, ya da Yeşilırmak’ın ikiye böldüğü Amasya’da nehir kenarındaki kordonda yürüyoruz. Tepelerde yeni zenginler için yapılan villa mahallelerini görmekten vazgeçip tekrar Başçarşi’ya dönüp, yan sokaklarda sıra sıra dizili börekçilerden önümüze ilk çıkana girip uzun zamandır özlemini çektiğimiz, ince bardaklı Türk çayı eşliğinde ikişer porsiyon Rumeli işi börek (bürek) siparişi veriyoruz. Burası sanki İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nin yan sokaklarında kaybolmuş, ev yemeği tadında servis yapan esnaf lokantaları veya vitrinlerinde çeşit çeşit baklava-börek-çörek sergileyen pastaneler diyarı. Buranın İstiklal Caddesi’ni andıran bir başka özelliği de Başçarşi’ya kadar uzanan bulvar boyu işleyen, aynen İstiklal’dekine benzer, eski usul tramvay. Gün boyu, uzak mahallelerden kent merkezine insanları taşıyan bu tramvay hattı aynı zamanda Avrupa’da ilk kez kullanıma açılan hat olarakta ün yapmış. Avrupa’nın bu ilk tramvayına binip otele dönüyoruz.

Saraybosna gibi küçük ölçekli, görülüp gezilmeye değer müze ve mekânların yürüyüş mesafesinde olduğu bu şehirde bile iki gün her yeri görmeye yetmeyecek besbelli. Yarın sabah burdan ayrılıp, otel rezervasyonumuz olan Dubrovnik’e gitmek üzere yola çıkacağız. Konaklamamızın bu ikinci gününün ögelinde bir tercih yapmamız gerekiyor yani. Şehir dışındaki, 1984 kış olimpiyatlarının yapıldığı ve şu an atıl durumda olan Olimpiyat Köyü’ne mi gitmeli, yoksa mutlaka görmek üzere planladığımız ve kentin tarihinde belkide en önemli kilometre taşlarını sembolize eden müzeleri mi ziyaret etmeli? İki arada bir derede kalmış bu Saraybosna misali biz de iki arada bir derede ikilemini hem yukarıya olimpiyat köyüne hem de MilYaka’daki müzelere gitme kararıyla diplomatik bir çözüme bağlıyoruz.
Saraybosna’da görülmesi gereken en önemli iki müzeden biri İnsanlığa Karşı Suçlar ve Soykırım Müzesi ise, diğeri de Saraybosna Suikast Müzesi’dir. İlkinde iç savaş esnasında uğranılan Sırp zulmünün belgeleri ve eşyalar sergilenmektedir. Burayı gördükten sonra aklıma ilk gelen buranın ebediyete kadar bir hüzün içinde kalacağı, “hüzünlü şehir” olarak anılacağı düşüncesi idi. İkinci müze ise, daha eski, başka bir hüzün hikayesini anılarda tutmak üzere düzenlenmiş. Tam da şu an bu müze binasının bulunduğu yerde, köşe başında, 1914 yılı haziranında, Avusturya-Macaristan tahtının varisi, prens Franz Ferdinand'a bir suikast düzenlenmişti. Veliaht Franz Ferdinand’ın karısıyla tiyatro çıkışı, yine bir “Sırplı” tetikçi tarafından öldürülmesi bir vesile sayılmış; Rusya, Sırpları destekleyerek seferberlik ilan etmiş, Almanya, Rusya’ya ve sonrasında da zaten uzun zamandır diş bilediği Fransa’ya savaş ilan etmiş, sonuç itibarıyla da bilfiil 1. Dünya Savaşı başlamıştı. Kısaca, Saraybosna’da bu MilYaka ırmağı üzerindeki köşe başında dört yıl sürecek ve yirmi milyon insanın ölümüne sebep olacak, içine Osmanlıyı da katıp sonunda yıkacak, Çanakkale’ye, sonra da bizim ulusal kurtuluşumuza kadar süren kanlı bir siper savaşı başladı.

Şehir dışındaki, 1984 kış olimpiyatlarının yapıldığı Trebević Dağı ve Igman Dağı gibi mevkilerde konumlanmış eski Olimpiyat Köyleri de gezi planımızdaydı. Ancak iyice daralan zaman sebebiyle ne yazık ki buraları etraflıca gezebilme imkânımız olmadı. Trebević Dağı'na ulaşım kolay, çünkü Saraybosna şehir merkezini buraya bağlayan, aynen Bursa’daki gibi bir teleferik hattı bulunmaktadır. İç savaş sırasında tamamen tahrip edilen bu teleferik hattı yerine 2018 yılında, şu an halen çalışır durumda olan yeni bir hat inşa edilmiş. Bir zamanlar burda pırıl pırıl aydınlatılan kayak pistleri üzerinde yarışan sporcularla tüm dünyanın bir ay boyunca izlediği Saraybosna Kış Olimpiyatlarının yapıldığını düşündükçe, insan savaşın o yıkıcı ve yok edici yüzünü daha iyi anlıyor.

Gezip görmek istediğimiz yerlerle mevcut zaman arasındaki uyuşmazlık sadece Olimpiyat köylerine ayıramadığımız süreyle de sınırlı kalmadı. Saraybosna’da konaklamamızda, oraya pek de uzak olmadığını tahmin ettiğimiz Srebrenitsa*** ziyaretini de eklemiştik. Ve Saraybosna’dan ayrılacağımız üçüncü günün sabahı da şehrin 100 km kuzeydoğusundaki Visegrad şehrine uğrayıp Mimar Sinan’ın Balkanlardaki şaheserlerinden olan Drina Köprüsü’nü de görmeyi planlamıştık. Ancak o üçüncü günün akşamı tam ters istikamette, güneybatıda olan Dubrovnik’e doğru yola çıkmamız, otel resepsiyonu kapanmadan oraya varmamız gerekiyordu. Bundan önceki konaklamamızda, Split’te düştüğümüz hatayı burda tekrarlamak istemeyip tabir caizse orda sütten yanan ağzımızı Dubrovnik’te yoğurdu üfleyerek yeme kararı verip Visegrad’a gitmekten ve Drina Köprüsünü görmekten de vazgeçmek zorunda kaldık. Evdeki hesapla çarşı arasındaki uyuşmazlık meselesi yani. Neyse!
Yarından sonra sarkacağımız güneydoğu Adriyatik yolu ve varış noktası Dubrovnik (Hırvat isminden kaynaklanan kravat sözüne adını veren ve de Barbaros’un uzun süre donanma üssü olarak konuşlandığı bu kale duvarlarıyla çevrili kadim şehir) bakalım bizi hangi sürprizlerle karşılayacak.
NOTLAR
* Ratko Mladiç, namı diğer “Saraybosna ve Srebrenitsa Kasabı”, Yugoslavya iç savaşı sırasında, Saraybosna Kuşatması ve Srebrenitsa Katliamı başta olmak üzere, Bosna Sırp Cumhuriyeti lideri Radovan Karadžić ile işbirliği içinde binlerce müslüman Boşnak vatandaşını, suçsuz sivili katleden Sırp milisleri komutanıdır. İşlediği bu insanlık suçu eylemler sebebiyle Lahey Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce (ICTY) soykırım suçlamasıyla ömür boyu hapse mahkûm edilmiştir. 15 yıldır yattığı Hollanda’nın, Scheveningen hapishanesinde, 27 Ağustos 2026 günü 84 yaşında ölmüştür.
Avrupa Birliğinin müeyyidelerine karşın, şimdiki Bosna Sırp Cumhuriyeti lideri Milorad Dodik, bu Mladic’in Belgrat’ta yapılan ve bir savaş suçlusunu kahraman gibi gösteren cenaze törenine katılmıştır. Geçmişte ve günümüzde bu tür meselelere karşı gösterdiği kayıtsız-ilgisiz- tepkisiz tutumu sebebiyle artık yavaş yavaş “dişsiz kaplan” diye anılan Avrupa Birliği’nin koyduğu bu müeyyideden de hiçbir sonuç çıkamayacağını, yapanın yanına kalacağını tahmin etmek güç olmasa gerek.

** Saraybosna Kuşatması, şehrin Sırp güçleri tarafından kuşatılması sonucu 5 Nisan 1992'den 29 Şubat 1996'ya kadar toplam 1425 gün süren ablukadır. Tarih boyunca birçok saldırılara karşı ayakta kalmayı başaran bu şehir, 1991’de Sırp milislerinin başındaki Mladic’in giriş çıkışları kontrol altına almasıyla başlayan ve giderek şiddetlenen Sırp saldırıları sonucu aldığı yaralarla o kadim masumiyetini kaybetmiş ve o gün bugündür hüzünlü bir kimliğe bürünmüştür. Kuşatmanın en acılı anlarından biri kuşkusuz Saraybosna'daki Markale Pazarı doğrudan hedef alınarak yapılan havan topu saldırılarılardır. 5 Şubat 1994 tarihinde yapılan ilk saldırıda pazarda alışverişe çıkmış, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 68 kişi, 28 Ağustos 1995’te yapılan ikinci saldırıda ise 48 kişi hayatını kaybetmiştir. Mladic’in ömür boyu hapse mahkûm edildiği duruşmalarda, Srebrenitsa Katliamı yanında “insanlık dışı” olarak nitelendirilen bu pazar yeri saldırıları da önemli rol oynamıştır.
*** Srebrenitsa, tarihte en hızlı ve efektif metotlarla acımasızca geçekleştirilen bir soykırımın adıdır. Ratko Mladiç komutasındaki Bosna Sırp Cumhuriyeti Ordusu ve "Akrepler" (Scorpions) adı verilen Sırp özel güvenlik güçlerinin tasarlayarak gerçekleştirdikleri bir katliamdır. 11 Temmuz 1995'te kasabanın düşmesiyle başlayan saldırıda BM tahminlerine göre, en az 8.372 Boşnak (Müslüman) erkek ve çocuk sistemli şekilde katledilmiş, 25.000 ila 30.000 kadar Boşnak kadın ve çocuk zorla göçe, tehcire maruz kalmıştır.
Bölgeyi korumakla görevli Birleşmiş Milletler nezdindeki 400 silahlı askerden oluşan Hollanda Silahlı Kuvvetler Taburu (Dutchbat), Sırp güçleri karşısında yetersiz kalmış, ellerinde en az Sırp milisleri kadar silah ve mühimmat ve modern teçhizat bulunmasına karşın Mladic’in ajitasyonlarına dayanamayıp, korunmasız insanları Mladic’e teslim etmişlerdir! Hollanda’da Dutchbat adlı bu tabura mensup askerler aradan gecen 30 yıla karşın halen her fırsatta bir asker onuruna yakışmayan bu korkak hareketlerinin acısını çektiklerini belirtmektedirler. Bu askerlerin kimisi intihar etmiş, çoğu halen psikolojik yardıma muhtaç yaşamaktadır. Kimisi de çareyi Bosna’ya yerleşip hayatını orda geçirmeye karar veren bu Dutchbat askerlerinin her yıl Srebrenitsa’da mezar başında yapılan anma toplantılarına katılma istemleri öldürülenlerin eşleri Boşnak kadınlar tarafından, kısa zaman önce kabul görmüştür.
Amsterdam 15 Ekim 2026









