4. DURAK: Dalmaçya kıyıları 1:
Lübliana (SLOVENYA); Trieste (İTALYA); Rijeka, Zara, Split (HIRVATİSTAN) 22-24 Temmuz
Tirol yaylalarında geçirdiğimiz birkaç günden sonra, Alplerin serin doruklarından inerek, güneye doğru sarkıp, Adriyatik kıyılarının ılıman iklimine, Dalmaçya’ya doğru yöneliyoruz. Bu güzergâhta, Dalmaçya coğrafyasında, üç günde üç ülke göreceğiz. Dalmaçya, aynen Akdeniz’e kıyı boyu bir duvar gibi yaslanmış bizim Toroslar benzeri, Adriyatik denizini kuzeyden güneye kesen bir sıradağlar silsilesi. Dalmaçya, aynı zamanda büyük bir bölümü Hirvatistan topraklarında yer alan, fakat Güney Slovenya, Kuzey İtalya, hatta Karadag gibi ülkelerin de bazı bölümlerini içine alan bir coğrafi bölge. Siyah beyaz benekli, o güzelim cins köpeklere de adını veren bu coğrafyanın daha birçok özelliği var; yeri geldiğinde, bu ülkelerden geçtikçe, bu ve bundan sonraki yazıda değineceğim.
Dalmaçya bölgesinin başlangıcı da diyebileceğimiz, Adriyatik denizinin en kuzey noktasındaki İtalya’nın Trieste* limanına uğrak verip sonra Hırvatistan’a gireceğiz. Böylece yavaş yavaş Osmanlı’nın ayak izlerinin daha belirgin seçildiği coğrafyalara da girmiş olacağız. Hırvatistan’ın Rijeka kentini ve ne yazık ki, Bizans ve Osmanlı tarihi açısından da önemli bir geçmişi olan liman kenti Zadar’ı da** (eski adı: Zara) teğet geçtikten sonra Split şehrinde konaklayacağız. Split, Hırvatistan’ın Zagreb’den sonra ikinci önemli şehri. Ancak daha tüm buralara varmadan, Avusturya’dan çıkıp, Alp dağları tünellerini de geride bıraktıktan sonra girdiğimiz Slovenya’da ilk durağımız Ljubljana (oku: Lübliana) olacak.

LJUBLJANA
Kuzey Slovenya’nın şirin kenti Ljubljana’da nezih bir Türk lokantası olacağı ve de Holiday Inn otelini bir Türk vatandaşının çalıştıracağı (tam bir sürpriz) kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Hani burası Berlin değil, Amsterdam değil ki “hemşerim” diye seslendiğinizde on kişiden üçü dönüp “buyur abi” diyerek size baksın! Bu merakla ve saatler boyu araba içinde oturmuş olmanın verdiği bunaltı sebebiyle eşyaları odaya koyar koymaz şehrin merkezine dalıyoruz. Slovenya’nın başkenti ve zengin bir tarihi arka plana ve yaşadığı tüm istilalara karşın büyük ölçüde korunmuş eserlere sahip en büyük kenti.
Ljubljana, daha İslavlaşmadan önce, Macaristan’ı istila ettikten sonra ta buralara gelen Atilla önderliğindeki Hunların 452 yılında yaptığı saldırı sonucu tamamen yıkılmış. Sonraları, şimdiki konumuna benzer bir planla yeniden inşa edilmiş ve altıyüz yıl Habsburg hanedanı yönetimindeki Avusturya-Macaristan imparatorluğu içinde, kısa bir zaman da Osmanlı egemenliğinde kalmış. O dönemleri müteakiben 1800’lü yıllarda Napolyon yönetimindeki Fransız İmparatorluğu toprakları içinde bir “koloni” olarak yaşamını sürdürmüş. Ta ki başkenti olduğu Slovenya eyaleti, federatif Yugoslavya’nın 1991’de dağılmasıyla, bağımsızlığını ilan edinceye kadar. Kısa zaman sonra da Avrupa Birliği’ne alınan Slovenya ekonomisini düzeltmiş, bugünkü refah seviyesine ulaşmıştır.
Her ne kadar Slovenya toprakları zaman zaman Osmanlı egemenliğinde kalmış olsa da 1400’lü yıllarda Ljubljana surlarına kadar dayanıp, şehrin çevresini yağmalamasına karşın Osmanlı akıncıları surları aşıp, şehre girmeyi başaramamıştır. Ljubljana kalesi gibi günümüzde halen ayakta kalan savunma yapılarının büyük bir kısmı, bu dönemde Osmanlı akınlarına karşı şehri korumak amacıyla inşa edilmiş ve güçlendirilmişti. Osmanlı'nın Avrupa'daki asıl hedefi Viyana ve Orta Avrupa içleri olduğu için askeri harekatlar daha çok Macaristan ovası üzerinden ilerlemiştir. Çok daha kuzeybatıda kalan Slovenya ise daha çok lojistik bir sınır ve yan hat olarak kalmıştır.
Bazen düşünüyorum da benim arabayla, konaklaya konaklaya, şimdilerde ancak bir haftada alabildiğim bu binlerce kilometrelik yolu, dağları, akarsuları aşarak, kimi at üstünde çoğu da yürüyerek, yayan nasıl gelmişler; şu aşağıdan ovadan bakınca insanın başının döndüğü bu ve benzeri kale duvarlarına nasıl tırmanmışlar? Akıl alır gibi değil! Şimdinin insanı belki çok daha zeki ve rafine falan, ancak bir o kadar da kırılgan ve cılız cesaret, metanet ve basiret sahibi. 1400’lü yıllarda da psikopatolojide anksiyete sendromu içinde sıra sıra dizili, çeşit çeşit korkular, endişe ve kaygılar vardı mutlaka insanlarda. Ancak öyle sanıyorum günümüz “refah” toplumunun ürettiğini tahmin ettiğim anoreksiya gibi beslenme bozuklukları, hiperaktivite, hipersensitivite gibi sendromlar veya takıntılı düşünceler (obsesyon) ve bu düşünceleri rahatlatmak için yapılan tekrarlayıcı davranışlar (kompulsiyon) benzeri “hastalıklar” yoktu veya yok denecek kadar azdı. Bu mevzuya; ruhsal hastalıklar ve travmalar bahsine, Balkanlar’a varınca, özellikle Saraybosna, Srebrenica veya Selanik gibi şehirlerde, oralarda yaşanan facialar ışığında tekrar döneceğim.

Evet bu Ljubljana’da tarih var doğa güzelliği var ancak, aynen Salzburg’dakine benzer bir duyguyla, “demek ki bu kenti görüp gezmek için bir gün yeterliymiş” deyip, ertesi sabah, kıyı boyunu takip ederek Split’te doğru yollanıyoruz. Zaten, İstanbul, Paris, Londra, Berlin, vb. gibi metropolitan bir özelliğe sahip olmayan bu tür küçük ölçekli ve dar hinterlantlı kentler tek bir özelliği sayesinde tanınır, bilinir olmuştur. Mesela aynen daha önce Uluslararası Savaş Suçluları Mahkemesi sebebiyle Almanya’da, bahsini mevzu ettiğimiz Nürnberg kenti gibi.
SPLÍT
Hırvatistan’ın ikinci büyük kenti olan Split için de Ljubljana için kullandığımız aynı tanımlamayı yapmak yanlış olmaz. Bu bakımdan evvela, “evet burası da Hırvatistan’ın güzel bir kıyı kenti, fakat duraklayıp, fazla oyalanmadan, daha fazla zaman ayıracağımız Saraybosna’ya doğru devam edelim” diye düşünmüştük. Ancak çok geçmeden Dalmaçya kıyılarının bu “unutulmuş” kentinin, özellikle tarihsel arkaplanı bakımından mola verip konaklamaya ve keşfetmeye değer bir yer olduğuna karar verip Solin bölgesinde Split Centar sapağından çıkıp şehre yöneldik. Zira, kentin tarihi, esas itibarıyla burda doğan ve daha sonra İmparatorluğa kadar yükselen ve İzmit’te (Nicomedia) imparatorluk tacı takılan Roma imparatoru Diocletianus ile iç içedir. Diocletianus, o zamanlar, yani m.s. 270’li yıllarda yavaş yavaş büyüyen Hristiyanlığa karşı uyguladığı zulüm ve baskı politikalarıyla, fakat devlet yönetimindeki başarılı projeleriyle tarihe geçmiştir***.
Diocletianus’un doğduğu Solin (Latince Salona) kasabası şimdi artık Split’in bir mahallesi haline gelmiş tarihi bir mekân. Bu mahallede, “emekli olduğumda memleketime gelir burda otururum” diye imparator Diocletianus’un yaptırdığı ve Unesco tarafından da korumaya alınmış bir saray var. 1700 yıl önce yapılmış ve Ortaçağ başları mimarisinin tüm karakteristiklerini gösteren bu sarayın bir başka özelliği de Taht Oyunları (The Game of Thrones) adıyla bilinen o meşhur TV dizisinin çekimlerinin yapıldığı bir mekân olmasıdır. Bu diziyi izlemiş olanlar hatırlayacaktır, Diocletianus sarayının mahzenleri aynı zamanda filmin başrol karakteri Prenses Daenerys Targenyan’ın ejderhalarını tuttuğu yerdir. 
Tam da güneş batmakla, Adriyatik suları kararmakla meşgulken otoyolda, Solin mahallesi çıkışından çıkıp, kent merkezine de fazla uzak olmayan şirin bir sahil otelinin park yerine girdik. Ancak bu tür ani program değişikliklerinin bazı komplikasyonları da beraberinde getireceği gerçeği, aynen tahmin ettiğimiz gibi gerçekleşti ve korktuğumuz da başımıza geldi. Zengin tarihine karşın, turizm bakımından fazla bir şöhrete de sahip olmayan bu bölgede her ne hikmetse, oteller tamamen dolu gözüküyordu. Ve umarsızlık da bu ya, rezervasyon falan da yapmamıştık. Böylelikle, girdiğimiz iki otelde de kesin bir “no more room sir!” tepkisini alınca, “turist” psikolojisinin verdiği sınırsız umut ve amansız vurdumduymazlıkla bir üçüncüsüne girmekten de imtina etmeyip daldık içeriye.
Mütevazi resepsiyon bankosunun arkasında kaybolmuş, at kuyruklu, keçi sakallı, yuvarlak camlı gözlüklü, sanki 19. yy’dan gelmiş, “flamboyant” görünümlü genç resepsiyoncu, kitaptan kafasını bile kaldırmadan “we dont have room anymore”, “boş odamız yok” diye mırıldanarak adata bize kapıyı gösterdi. Yorgunluktan adım atacak durumda değildik ve bu kapıdan da çıkınca arabanın içinde yatmaktan başka bir çözüm de kalmıyordu. Yani neye mal olursa olsun burdan çıkmaya niyetim yoktu. Saniyeler süren çaresizlik yüklü bir sessizlikten sonra nihayet çözüme giden stratejiyi bulduğumu hissettim; okuduğu kitabın kapağında çok tanıdık yüzler vardı. O bilincin verdiği güvenle resepsiyoncuya dönerek, “kardeş, brother, o okuduğun kitabın benzeri bende de var, konuya bende vakıfım” diyerek, bu apatik görünümlü adamın dikkatini çekmeyi başardım.
Resepsiyoncunun, daldığı kitaptan kafasını kaldırarak, “nasıl yani” demesinden sonra, kitabın kapağını süsleyen, Roma imparatoru Marcus Aurelius ve Jalaladdin Rumi’nin (Mevlâna) benim de özel ilgi alanım olduğunu belirtip yandaki sandalyeyi çekerek yanına oturdum. “Bu Hirvatistan kıyı kentinde Mevlana’nın ne işi var birader; senin Mevlana’ya ilgin nerden doğdu” diye sorarak sohbeti başlattım. Ayrıca, benim bu kente özel olarak Diocletianus’un doğduğu yeri görmek üzere geldiğimi de belirttikten sonra tüm buzlar erimiş, bu arada getirilen sütlü kahveler eşliğinde Mevlevi tarzı tasavvuf ve Marcus Aurelius tarzı Stoizm ilişkileri konulu derin bir sohbet başlamıştı. Tahmin ettiğim gibi, üniversitede felsefe öğrencisi olan ve o aralar Ortaçağ İslam Tasavvufu ve Antik çağ İnsaniçinci düşüncesi Stoizm ilişkileri üzerine tez yazmakla uğraşan bu genç, akşamaları otelde resepsiyonculuk yapıyordu. Yani onun da arayıpta bulamadığı, tez konusuyla ilgili nokta atışlı tavsiyelerde bulunacak adam, tam da ayağına gelmişti.
15 dakika sonra daldığımız derin mülahazadan sonra odamızın hazır olduğu bildirimi gelince hemen mayoları giyinip, akşamın alacakaranlığında otelden ta aşağı, kıyıya doğru inen, 50 sene öncesinin Antalya Muratpaşa mahallesinde falezlerden aşağı inilen tarzda, eski usül merdivenlerle sahile inip Adriyatik’in serin sularına daldık.

Kişinin, Tanrı ile veya maneviyatında esas aldığı, yaslandığı bir “uhrevi” güç ile ilişki içinde kendini dinleme, şefkat, vicdan ve merhamet kazanarak, aklını ve kalbini kötü huy ve alışkanlıklardan arındırma arayışı, tarihin farklı zamanlarında, farklı coğrafyalarda benimsemiş bir düşünce ve yaşam tarzıdır. Bu tarzın hem “Batıda” hem de “Doğuda” kavramsal kökleri ve örnekleri vardır.
Ansiyen dönemde, Zeno ve Epiktetus gibi tabiat bilimcilerde ilk nüveleri görülen ve daha sonraları Roma’da Seneca ve Marcus Aurelius gibi düşünürlerle kavramsal zeminini bulan Stoacı düşünme ve yaşama biçimini bu tarzın Batı’daki örneği olarak görebiliriz. Klasik Yunan’da Aristoteles’in Katarsis, yani “manevi arınma” kavramı da bunun bir örneğidir aslında.
Bu düşünce ve yaşam tarzı, Doğu’da, Budizm, Taoizm, vb. gibi birçok manevi inanç ve öğretinin yanında, bizim coğrafyamızda, hiç şüphesiz Anadolu İslamı’nda ve İslam tasavvufunda vücut bulmuştur. Bir kişinin manevi yolculuğa çıkarak nefsini eğitmesi, kötü huylardan sıyrılıp ilahi ahlaka ve olgunluğa ulaşması süreci olarakta ifade edebileceğimiz Seyr-u Sülûk kavramı, genelde İslam tasavvufunda özelde is Mevlana’nın Mesnevisinde anlatımını bulmuştur. Katarsis kavramı ve içeriği ile büyük benzerlikler gösteren Seyr-u Sülûk kavramının hedeflediği de nihayetinde İnsan-ı Kâmil yani tüm kötü huylarından arınmış, ahlaki ve manevi olgunluğun en üst mertebesine ulaşmış, yani manevi arınmayı gerçekleştirmiş, "örnek insan" demektir.
Split’te otelde felsefe öğrencisi resepsiyoncunun okuduğu kitaptan hareketle açtığımız bu felsefi parantezi, şimdilik, belki de güzergâhımızın ileri duraklarında tekrar dönmek üzere burda kapatıyoruz.
Ertesi sabah otelden ayrılmadan henüz mesaisini devretmemiş resepsiyoncu ile kısa muhabbetten ve ondan çok önemli yol bilgileri de aldıktan sonra Bosna Hersek sınırına doğru, varış noktası Saraybosna’ya gitmek üzere yola çıktık. Çıktık ama ne çıkış! Bu kitap kurdu, resepsiyoncu olmasa halimiz nice olurdu bilmem. Çünkü bizim gittiğimiz 2022 ağustosunda henüz Hırvatistan’ın bu bölgesinden, Split, Dubrovnik, vb. gibi kentlerden, Bosna-Hersek’e, Saraybosna’ya doğrudan bağlantı yolu yokmuş meğer! Yugoslavya iç savaşı sonrasının halen süren etkileri olsa gerek. Resepsiyoncunun tarifi uyarınca Split ‘ten çıkıp kuzeye doğru tırmanarak, bağlı bahçeli yerlerden geçtikten bir yirmi kilometre sonra cami minarelerinin uzaktan görülebileceği köyleri bulmamız gerekiyordu. Avrupa’nın tam da orta yerinde, 2022 yılında bir ülkeden diğerine geçmek için elimizde olan tek “navigasyon” bilgisi bu kadardı. Ancak iki arabanın sığabileceği ve bir müddet sonra asfaltın da bittiği, dar ve kıvrımlı, uçurumlu yollardan Dalmaçya’yı Dalmaçya yapan tepelere tırmanmaya başladık. Aynen tarifteki şekilde tırmanıp, bağ ve bahçeleri geçtikten sonra ilk cami minaresini gördüğümüzde Bosna-Hersek’e girdiğimizi anladık. Girdiğimiz köyde kısa bir mola verip, yol kenarında oturan bir “teyzeden” Türkçe, Saraybosna yoluna nasıl çıkacağımızı da ögrendik. Köy çeşmesinde yüzümüzü yıkayıp, bir yerden de iki salkım üzüm alarak, huzur içinde Saraybosna’ya doğru direksiyon kırdık. Ne var ki bu huzurlu ruh hali fazla uzun sürmedi. Köy çıkışında hemen önümüze çıkan ve Saraybosna’ya kadar duzenli aralıklarla tepelerde sıralanmış, beyaz taşlarla bezenmiş toplu mezarların yarattığı şok ve hüzün içinde seyredip, akşam karanlığı basmadan Saraybosna’ya girdik. Neyse ki bu kez iyice dikkat edip, fiyat kalite dengesi son derece uygun olan bulvar ustu, nezih bir otelden rezervasyon yaptırmıştım. Bunun verdiği huzur ve güvenle girdiğimiz otelin büyük salonu harem selam oturmuş orta sınıf görünümlü Suudilerle doluydu. Bir yanda, alacakaranlıkta sessizce oturan kadınlar ve koşuşturan çocuklar, öbür tarafta, kapalı yerlerde sigara yasağı tüm medeni ülkelerde çoktan yürürlüğe girmiş olmasına karşın umarsızca çektikleri nargilelerin dumanları ta odalara sirayet eden bir erkek güruhu. Buyur burdan yak!
NOTLAR:
* Trieste, İtalya'nın kuzeydoğusunda, Slovenya sınırına yakın, Adriyatik Denizi kıyısında yer alan sakin, kökeni itibariyle her türlü “milletin” yaşadığı, yani kozmopolit ve o bakımdan zengin bir tarihi geçmişe sahip bir liman şehridir. Uzun süre Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun yönetiminde kaldığı için klasik İtalyan şehirlerinden farklı olarak Orta Avrupa ve Slav kültürlerinin izlerini taşır. Trieste, önceleri Cezayirli korsanların sonra da katıldıkları Osmanlı donanmasının Akdeniz’de kazandığı güç sayesinde tüccarlarının ve denizcilerinin uğrak noktası haline gelmiş bir liman kenti idi. Osmanlı’nın buradaki en belirgin izi Türk Şehitliği’dir. Burası, özellikle Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde esir düşen, daha ziyade Boşnak kökenli askerlerin yattığı bir mezarlıktır. 
** Zadar, İtalyanların Zara diye adlandırdıkları, Latince’de eski adı Diadora diye de bilinen, tarihi bir limandır. Zadar, Hırvat kimliğinin yanı sıra Roma, Bizans, Macar, Venedik, Fransız, Avusturya ve İtalyan egemenliği altında da kalmıştır. Bu kadim liman kenti, Dördüncü Haçlı Seferi sırasında yaşanan olaylar sebebiyle de önemli bir geçmişe sahiptir. Özetle: 1202 baharında, daha önce Selahaddin Eyyubi tarafından alınan Kudüs’ü tekrar ele geçirmek üzere yola çıkan Haçlı ordusuna Papa 3. Innocentius, 33.000 kişilik bir ordu toplamak ve askeri harcamaları karşılamak üzere kefil olmuştu. Ancak Ceneviz, Marsilya vb. gibi limanlardan, daha sonra Mısır’a hareket etmek üzere Venedik’e gelen “haçlı” sayısı beklenenin yarısının bile çok altındaydı. Venedik’ten istenen yardim da karşılıksız kalmıştı. Venedik Doçu (devlet başkanı) Enrico Dandolo sadece bir şartla yardım etmeyi kabul etti: haçlı donanması Adriyatik’te, Venedik’e yakın bir liman olan Zara'yı Hırvatların elinden alıp Venedik Cumhuriyeti'nin kontrolüne vermeleri gerekiyordu. İstenilen yapıldı ve Doç Dandolo haçlı donanmasının yola devam edebilmesi için gerekli maddi yardımı gerçekleştirdi. Ancak bununla da yetinmeyen haçlı birlikleri menzil olan Mısır’ın İskenderiye limanı yerine o zamanlar zenginliği dillere destan olan Konstantinopolis’e (İstanbul) gitmeye ve orda “mola verip” konaklamaya karar verdiler. 1204 yılında kalyonlarıyla Konstantinopolis’e giren haçlılar, çeşitli bahanelerle Kudüs’e doğru devam etmekten vazgeçip, şehirde kaldılar ve günler geçtikçe başta Ayasofya olmak üzere, yavaş yavaş kutsal mekanlardaki değerli eşyaları, altın ve gümüşü yağmalamaya başladılar. Bu duruma tepki gösteren halkı ve direnişi kırma bahanesiyle ve tarihin gördüğü en vahşi katliamlardan biriyle “din kardeşleri” olan şehir halkını kılıçtan geçirip Bizans imparatoru Alexios Angelos’u da tahttan indirip öldürdüler.
Aradan 250 yıl geçmiş, bu kez Fatih Sultan Mehmet Konstantinopolis surlarına dayanmış şehri ele geçirmek üzereydi. Bizans İmparatorluğu, Batı'dan ancak Doğu Ortodoks Kilisesi'nin Katolik Kilisesi'ne ve Papa'ya boyun eğmesi (Floransa Anlaşması) durumunda askeri yardım alabilirdi. Ancak Bizans yönetimi Vatikan’dan gelebilecek olan bu yardım talebinden vazgeçti. Surlar yıkılıp, şehir düşmek üzereyken, şehrin evvelden yaşadığı makus tarihini bilen Fatih, “ganimet dışında insanlara eziyet edilmeyecek, yakma yıkma olmayacak” mealindeki fermanını yayınlattığında, şehrin Megas Doux’u, yani “Veziri Azamı” ve Bizans Orduları Başkomutanı, kararını verdi ve haçlıların iki yüz elli sene önce yaptıkları katliamlara gönderme yaparak, bugün bile Katoliklerin duymaktan rahatsız olduğu su veciz sözleri söyledi: “It would be better to see the turban of the Turks reigning in the center of the City than the Latin miter” yani benim serbest çevirimle: "Şehirde Papa'nın tacındansa, Türk'ün sarığını görmek yeğdir".

*** Diocletianus, Split’te doğmuş, daha sonra Roma ordusunda gösterdiği başarılar sonucu generalliğe ve nihayetinde de şimdiki İzmit’in bulunduğu Bitinya eyaletinin başkenti Nicomedia’da Roma imparatoru olmuştur. Nicomedia yani şimdiki İzmit, daha önceleri, m.ö. 80 yılında Julius Sezar’ın da gelip kaldığı, hatta Kartaca komutanı Hannibal’in de m.ö. 190 yılında Magnesia’da (şimdiki Manisa) aldığı yenilgilerden sonra sığındığı nihayetinde de burda intihar ettiği bir Roma metropolüydü. Bu yüzden imparator Diocletianus, 286 yılında burayı, Bitinya’nın en önemli metropolü Nicomedia’yı Roma İmparatorluğu'nun doğu başkenti ilan etti. Batı Karadeniz bölgesini kapsayan Roma eyaleti Bitinya’nın İzmit (Nicomedia) şehri yanında Gebze (Libyssa) şehri de zamanın önemli bir ticaret merkeziydi.










