Hüseyin SUSAM

GEZİ NOTLARI 3.2: Osmanlının İzinde Orta Avrupa ve Balkanlar

3. DURAK: Avusturya Alpleri, Tiroller: Kaprun, Zell am See      20-21 Temmuz 

Salzburg’da konakladığımız üçüncü günün sabahı otelden ayrılıp, rotamızı güneye, 3. durağımız olan Alp Dağları’na doğru kırıyoruz. Otoyollar, normal trafik ve TIR trafiğinin dışında özellikle ta kuzeyden, İskandinavya, İngiltere, Belçika, Fransa ve Hollanda’da gelip Kapıkule menziline doğru yol alan, oradan da Türkiye’nin yedi bölgesine, çeşit çeşit kent, kasaba ve köylere dağılmak üzere seyreden “gurbetçi” araçlarıyla dolu.

Bu yollardan ilk kez 46 yıl önce, ikinci elden bulduğum “seni götürür” dedikleri bir araçla aynı menzile doğru, o zamanın zor şartlarında ve bozuk satıhlı yollarda ben de seyahat etmiştim. O zamanlar, benim “gazap üzümleri yolu” adını taktığım bu yollarda giden “modal almancı” arabası, küçük Opel kadett veya büyük Ford minibüs, vb. gibi, ikinci el araçlardı. Şimdi “gurbetçiler” BMW, Mercedes, Audi, vb. gibi arabaların genellikle Jip modelleriyle gidiyorlar memlekete. Değişmeyen tek şey, aynen o zamanlarda olduğu gibi, şimdi de bu süper lüks araçların içinin, eş-dost-akrabaya götürülen hediye çantalarıyla tıka basa dolu olması.

Bir de bu bağlamla ilgili, Türkiye’de şimdi giderek yükselen bir “gurbetçi” antipatisi var ya, nedir bu anlamıyorum. Oysa bu insanlar her gelişlerinde binlerce euro döviz bırakıyorlar memlekete; hem “izinde” köylerinde, hem de “tatilde” sahillerde. Eskinin tangır tungur arabalarıyla gelen “almancıların” yeni kuşak BMW’li, Mercedes’li çocukları ve torunları, “gör beni, bak neymişim” tarzı bir “görgüsüzlükle” daha mı bir teşhirci-tahrikkâr ve “mili kültüre” uzak, tüketici-bireyci bir insan tipi oldu nedir? Yoksa, “ben kimim biliyor musun?” kartvizitiyle kendini tanıtan insanların giderek çoğaldığı bir memleketin bozulan sosyolojisi mi esas bu kutuplaşma, ötekileştirme ve antipatilerle beslenen zehirli toplumsal ilişkilere sebebiyet veren? Hepimiz bu memleketin insanıyız yahu!

Biraz eğri oturup doğru konuşarak bir çözümleme yapacak olursak: yurttaşlığın; yardımseverlik, üleşme, imece, maneviyat ve saygı eksenli adabın buz dolabına kaldırıldığı, “hep bana, hep bana” eksenli neo liberal “tüketim toplumunun “nirvanasını” yakalamış bir Türkiye’de, provokatif teşhircilik ve bencil maddiyatçılığın zaten artık kimsenin ayıplamadığı bir yaşam tarzına dönüştüğü ayan beyan ortada. Ayıplamayı bırak, bu durum çoktan bir “yeni normal” bir “modus operandi” haline gelmiş. Yani sözün özü: al birini vur ötekine. Dönelim biz yine güzergâhımıza.

“Gurbetçi” trafiğinin umumiyeti Salzburg, Linz’den sonra Slovenya-Maribor-Hirvatistan-Zagreb-Sırbistan-Belgrad, hattından devam ederken biz bu ana koldan ayrılıp, rotayı güneybatıya, Innsbruck yönündeki otoyola kırıyoruz. Bir müddet sonra da Batı Slovenya, Kuzey İtalya ’ya doğru uzayıp giden bu otoyoldan da ayrılıp tek gidiş gelişli anayoldan yükseklere doğru tırmanmaya başlıyoruz. Tırmandıkça da hava da hissedilir derecede serinliyor. Alplerin eteklerindeyiz!

Alp dağları deyince, orda bıraktığımız biraderim aklıma gelir, içim sızlar, boğazım düğümlenir. Beni de her seferinde buralara çeken de o belki. Hem nefret ettiğim hem de ayrı kalamadığım bir coğrafya.  

2000’li yılların başında olsa gerek, rahmetlim, üyesi olduğu AKUT Doğa Arama Kurtarma grubuyla Ağrı Dağı’na tırmanmıştı. Doruklara ulaştıklarındaki yaşadığı duyguları benimle paylaşmak için orda çektiği fotoğrafları yollamış ve o karakteristik Anadolu ağzıyla “biLader, burda kendimi sanki dünyanın balkonuna çıkmış gibi hissediyorum” diye yazmıştı. Ben de ona cevaben, “dünyanın bir de gökdelenleri var, oraları da keşfedersin aslanım” diye yazmıştım, keşke demez olsaydım! Sonraki yıllarda Türkiye’de, Norveç’te, Fransa’da, “wingsuit” denilen “yarasa adam elbisesiyle” doruklarından atlamadığı dağ ya da Burj Kalifa, vb. gibi en üst katından aşağıya süzülmediği kule ve gökdelen kalmadı. Bazan otuz saata uzayan, ortalama günde iki üç ameliyat yaptıktan sonra, ayakta duramayacak kadar yorulur, dinlenirken de hafta sonu uçuş için gideceği ülkeleri, oraların dağlarını, yoksa “exit” yapacağı kulelerini, gökdelenlerini planlardı.  

Nihayetinde, 12 Eylül 2015 sabahı, genç yaşında son uçuşunu yaptığı Fransız Alplerinde, Mont-Blanc-Chamonix kayalıklarında bizlere ve hayata veda etti. Halen Şişli Memorial’da kalp-damar cerrahı olarak çalışıyordu. O arada, Boğaziçi’nde biyomedikal mühendisliği masterini de tamamlamış, “en büyük hayalim, ilk hastamı, benim de dahil olduğum yapay kalp projesiyle hayata döndürdüğüm zaman, helikopterden atlayıp, gökyüzü dalışıyla Boğaz Köprüsü üstünden paraşütsüz Boğaziçi’ne, denize inmektir” demişti. Bunu başarmasına da ramak kalmıştı, diğerleri sürdürdü bu yapay kalp çalışmasını tabi.

Yerküreyi bir metropole benzetirsek, Himalayalar, Kafkaslar, Tanrı Dağları ve And Dağları’yla birlikte, Alp Dağları da sanki bu metropolün gökdelenleri gibidir. Uzaktan sanki elini uzatsan tutacakmış gibi görünen, yaklaştıkça da o da senden uzaklaşan, dorukları bulutlar içinde kaybolmuş masalsı yüceltiler. Aynen, zaman zaman, hele de 12 Eylül’ün yaklaştığı bu günlerde sık sık rüyamda gördüğüm, ben yaklaştıkça o uzaklaşan, 2800 metre yükseklikteki Chamonix Alplerinin doruğunda, son çıkışını yaptığı uçurumun kenarında o “haylaz” bakışıyla bana bakarken bir türlü elini tutamadığım biraderim gibi.

Her neyse, yazıya Güneydoğu Alplerini yazayım diye başlamışken, konudan konuya atlayıp, yine daldım geçmişe. Dönelim biz yine Osmanlı’nın izini sürerek geldiğimiz bu 3. Durağımıza, Alp dağlarına.

Salzburg’dan ayrılıp, güneye doğru çizdiğimiz rotamızda, Kuzey İtalya’ya, Brennerpass’a doğru uzayıp giden otoyolda, kimisi 20 kilometreye varan, dağları delerek açılmış, klostrofobik tünelleri aşmak gerekiyor. Bazan da kıvrım kıvrım tepelere çıkan ve iyice daralan ara yollarda ancak iki aracın sığabileceği karakteristik Avusturya geçitlerinden (pass) geçiyoruz. Bu geçitler 2000 yıl önce Hannibal’in Roma’yı istila etmek üzere hem de fillerle geçtiği veya 500 yıl önce Osmanlı akıncılarının, fetih öncesi at üstünde yaptıkları kesiflerde geçtikleri Alp dağları geçitleri. Sanki gençliğimde babamın maaşıyla ay ay taksit ödeyerek aldığı Reno 12 ile her geçtiğimizde, daha geçite girmeden rahmetli annemin okuyup üflediği Zigana geçidi gibi bu geçitler.

Ülkemizde de ilk açılan çift tüplü Bolu dağı tünelinden sonra, son yıllarda yapılan bu tür tünelleler sayesinde yollar kısalıp, daha güvenli hale geldi. Eskiden ürpertiye geçilen Zigana geçidi yerinde şimdi Maçka ile Torul ilçelerini, yani bir bakıma iki farklı iklim bölgesini birbirine bağlayan, 15 km uzunluğunda, çift tüplü, modern teknolojiyle yapılmış, güvenli bir otoyol tüneli bulunuyor.

Tiroller istikametinde son tünelden çıktıktan sonra muazzam bir manzara karşılıyor bizi: “başı duman pare pare” sıradağlar, Alp dağları. Alpler, insana, aynen Elbruz ya da Everest’i uçaktan ya da uzaktan da olsa görenlerin de bildiği gibi, tabiat karşısında ne kadar aciz ve güçsüz olduğunu hatırlatan, insanın evrendeki devasa büyüklükler karşısında aslında ne kadar önemsiz, küçük ve anlamsız bir nokta olduğunu hissettiren, hülasa kendinden büyük bir varlık olduğu bilincini pekiştiren bir coğrafya. Yaz günü olmasına, “aşağıda”, Salzburg’da, Linz’de sıcaklık 30 derecelerde seyretmesine karşın, yükseklere çıktıkça hava iyice serinliyor ve montları giymek zorunda kalıyoruz.

Kimi dorukların buzullarla ve kimi yüksek yerlerdeki ormanların ince bir kırağı tabakasıyla kaplı olması, burda kışın hiç bitmediğini gösteriyor. Öte yandan, ta 12.000 yıl önce sona eren buzul çağından beri binlerce yıldır hep orda durup durmuş olan doruk buzullarında da yavaş yavaş çatlamalar ve yer yer erimeler ve kopmalar var. Bunu çıplak gözle bile görebiliyorsunuz. İklim değişikliğinin sebebiyet verdiği artık ayan beyan ortada olan sel baskınları, çöl sıcakları ve son olarakta Nepal’de yaşanan facia, bundan sonra daha azgın boyutlarda yaşanacakların habercisi gibi kendini iyice gösterir oldu. İnsanoğlu sanki bile bile, göre göre kendi sonunu hazırlıyor gibi. Gördüklerine dayanamayıp sokağa çıkınca sesi çabucak kısılan vicdan sahibi bir iki “marjinal” çevrecinin dışında kimseden de çıt çıkmıyor!

Otoyoldan ayrıldıktan sonra girdiğimiz anayol güzergâhında sıra sıra dizili pitoresk köylerin yanından geçiyoruz. Gerlos, Mayrhoven, Fügen gibi adlarıyla gözümüze aşina, kış seyahatlerinden bildiğimiz, kimisinde konakladığımız, ancak yazın, hiç görmediğimiz dağ köyleri bunlar. Her birinde, daha yükseklere çıkılan çeşit çeşit teleferik ve telesiyej sistemleri kurulmuş. Eskiden hayvancılıktan geçimini sağlamaya çalışan yüzlerce köy, mega yatırımlarla, dağı taşı kayak pisti ve yürüyüş patikalarıyla donatılarak turizm merkezlerine dönüştürülmüş. Kışın kayakçıları ağırlayıp yazın da dağlarda “trekking” denilen ekipmanlı dağ yürüyüşü imkanları sunan dağ ve orman köyleri bunlar. Gelen tezek kokusundan hemen anlıyorsunuz; o orta ölçekli, iki üç katlı, “gasthof” denilen lüks dağ oteline dönüştürülmüş ahşap yapılar arkasında, eski ahırlar olduğu gibi duruyor. Hemen hemen hepsi bir aile işletmesi. İşletmeyi çalıştıran ailenin kimi fertleri, “önde” turizmde çalışıyor, kimisi de “arkada”, hayvancılıkla, süt ürünleriyle uğraşıyor. Burda işsiz yok gibi. Avusturya devleti veya eyalet yönetimleri de kış ılık veya yaz serin geçerse, çığ düşer, sel basarsa, ki zaman zaman görülüyor bu tabiat olayları veya Korona pandemideki gibi uzun süreli kapatmalar söz konusu olduğunda devlet “tourismusförderung” dedikleri, işletmeciyi koruyan önlemlerle uğranan zararları telafi ediyor.  

Bizde de son yıllarda hissedilir çabalarla Türkiye’nin dağlık, kış sporlarına uygun bölgelerinde giderek yükselen sayıda, Avusturya tarzı kış sporları merkezleri açıldı. Eskiden, ne bileyim 40 yıl önce İstanbul sosyetesinin gittiği bir tek Uludağ vardı. Sonraları haliyle Sarıkamış, Palandöken, Erciyes ve Kartalkaya gibi yerler açılmıştı. Son yıllarda, belki sayısı elliyi geçen kayak merkezi açıldı ülkemizde. Bu yolla da kayak sporu ülkemizde de giderek bilinir hale geldi, özellikle de gençlerin ilgisini çekmeye başladı. Bu durum, ne yazık ki turizm denince hemen akla Bodrum, Marmaris, vb. gibi dar alanlı ve düşük katma değerli Ege ve Akdeniz kasabalarının geldiği ülkemizde, özellikle de ekonomi açısından son derece olumlu bir gelişme. Ancak yapılan devasa yatırımlara, bu işte çalışan, mesela, değerli “dostum” Sarıkamışlı Olimpiyat şampiyonu Kıyas Hoca benzeri kayak hocaları gibi, gerçekten iyi donanımlı elemanlara karşın bizdeki kayak merkezlerinin Avusturya, İsviçre gibi ülkelerden önemli bir farkı var. Oralarda, dediğim gibi kayak merkezlerini dağ köylerinin içine yerleştirmiş, alt yapıyı da mevcut sosyolojiyi ve demografiyi bozmadan orda yaşayan köylülerin gereksinimlerine göre kurmuşlar. Dediğim gibi köylünün otele çevirdiği evinin yüz metre ilerisinde, ta doruklara çıkan telesiyej sitemi kurmuşlar. Kayakçı sabah kalkıp, kahvaltıdan sonra arkada ahırların yanındaki kayak odasından ekipmanlarını alıyor, yürüyerek telesiyeje ya da gondola binip yukarı çıkıyor, sonra da kayarak yine aşağıya, otelinin önüne geliyor. Her keseye de uygun paketler var. Misafirlerin umumiyeti öğretmen, polis, ya da tesisatçı, pazarcı gibi çeşitli meslek gruplarına mensup insanlar.    

Bizdeki kayak merkezleri, yerleşim bölgelerine en az yarım saat uzakta, “resort” dedikleri bol yıldızlı otellerin konumlandığı, bu sebeple de üst gelir grubuna hitap eden, ta dağın doruğunda, çevreden izole, süper lüks tatil merkezleri biçiminde gelişiyor. Bu da son derece yanlış bir politika. Aşağıya, dağın eteğindeki köylere kursana alt yapıyı, telesiyeji, gondolu, ne bileyim neyi, be âdem; istihdam artsın, köylü canlansın! Zengin-Züğürt temalı hikayelerin bol olduğu, Züğürdün “yahu ben niye bu zenginin yaptığını yapamıyorum diye kendini sorgulamak yerine algılarla Zenginin şa’şaalı hayatına imrenerek bakmaktan başka bir is yapmadığı ülkemizin “makus talihi”, hali ahvali. Tüm bu garabetleri gördükçe; ülke kalkınmasının ilk planda gelir dağılımıyla ilgili olduğunu, eloğlunun bunu başardığını, halkını refah içinde yaşattığını, bizim de bütün potansiyel güç ve zenginliğimize rağmen, halen havanda su dövdüğümüzü gördükçe üzülüyor, kahroluyor, kahrediyorum. Ne deyim: toprak reformunu engelleyen, Köy Enstitüleri’ni kapatan, köylüyü canlandırma yoluyla topyekûn kalkınmayı hedefleyen ve Cumhuriyet’in ilk on yılında bu yolla umulmadık atılımlar gerçekleştiren Cumhuriyet projesini kim yok ettiyse rahat uyumasın!

Türkiye’de gittiğim çoğu kayak merkezinde edindiğim bilgilere dayanarak meseleyi şöyle özetleyebilirim: kimi orta ölçekli, yerel girişimcilerin otel ve tesislerini kapsam dışı tutacak olursak, Türkiye’de kış turizmi (yaz turizminden çok daha fazla) kaynağı dışarda olan Hedge Fonların finansmanıyla yerli işbirlikçiler vasıtasıyla kurulan lüks oteller zincirinin elinde gibi. Avusturya köylüleri kış yaz sabah saat beşte kalkıp gün boyu harıl harıl çalışıyor, sezon sonunda da semeresini alarak paşalar gibi yaşıyor. Bizim “gariban” dağ köylümüz yakınlarındaki kayak pistlerinin yanına bile yaklaşamıyor. Sarıkamış’ta, Kartalkaya’da Uludağ’da, nispeten daha az ölçüde de olsa Palandöken’de, Davraz’da ve Erciyes’te de gördüğüm tablo hep bu. Yazık! Yazık benim memleketime, “başı duman par pare” dağlarıma, güzel insanıma, işsiz güçsüz, evde oturan gencime.

Neyse dağıttık yine konuyu. Varış noktamız ve iki gün kalacağımız Kaprun da Avusturya’nın ortasında, Alplerin eteğinde, aynen böyle anlattığım gibi bir köy; konaklayacağımız Gästehaus Steger de böyle bir dağ köyü oteli. Tiroller bölgesinde bulunan Kaprun, Osmanlı akıncılarının da Alp dağlarıyla tanıştığı ikinci yer olan Karintiya bölgesine de çok yakın. Burası Osmanlı süvarilerinin Avrupa’da ulaştığı en uç coğrafi noktalardan biri olarak tarihe geçmiştir. Önceleri, 15. yüzyılın sonlarında Bosna sancak beyi Malkoçoğlu Bali Bey komutasındaki akınlarla başlayan ve 16. yüzyıl sonlarına kadar süren akınlar, kalıcı fetihten çok keşif amaçlıydı; akıncılar, önceleri Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun, sonraları da Avusturya Macaristan İmparatorluğu hâkimi Habsburgların sınırlarında konuşlanmış uç karakol birlikleriydi. Avusturya kaynaklarından elde ettiğimiz bilgilere göre Osmanlı akıncıları sınırları aşarak, Alp dağlarında da düzenli keşifler yapmış, Osmanlı ordusunun geçiş yollarının güvenliğini sağlamıştır.

Öğlen üstü vardığımız Kaprun’da, Gasthof’a yerleştikten sonra, hemen ilerdeki teleferik istasyonundan Güneydoğu Alpleri’nin, 3200 metre yükseklikteki ulaşılabilen noktalarından biri olan Gipfelwelt doruğuna çıktık. Hazırlıklı olmamıza ve yaz günü olmasına karşın burda hava sıcaklığının sıfıra yakın olması sebebiyle fazla kalamayıp tekrar teleferikle bir orta istasyona indik. Ordan da başka bir teleferiğe binmeden, yaklaşık üç saatlik bir yürüyüşle tekrar köye, otelimize döndük. Bu esnada, Almhütte dedikleri dağ kulübelerinden bozma restoran-kafelerde de mola vererek bizim sütlaca benzer bir süt-hamur tatlısı olan germknüdel’den de tadarak yola devam ettik.

 

İlk günün yoğun dağ yürüyüşünden sonra ikinci gün için planda daha sıcak bir havada dinlenmek ve yakındaki gölde yüzmek vardı. Bu sebeple ikinci günün sabahı Kaprun’dan çıkıp, kiraladığımız bisikletlerle 10 km ilerdeki Zeller See denilen dağ gölü kıyısındaki Zell am Zee köyüne gittik. Bisiklet yolları burda, hani Hollanda’da alıştığımız rahatlık ve güvenlik sağlayan ayrı şeritli bir yapıya sahip değil.  Yine de bisikletçiler için konulmuş işaret ve bariyerler sayesinde köyler arası ulaşım için son derece kullanışlı ve güvenli hale getirilmiş. Zaten yanımızdan geçen araçlar da süratlerini bisiklet süratine indirip selam vererek geçiyorlar. Ayrıca, Kaprun ve Zell am See köyleri arası parkur adeta yalan dünyanın cenneti gibi. Çift taraflı selviler arasında yukardan Kaprun’dan aşağıdaki zümrüt yeşili göle doğru kıvrım kıvrım inen, dorukları buzullarla kaplı Alp dağları manzaralı bir yol.   

Turizm bölgesi olması ve çevrede yüzlerce otel restoran vb. gibi işletmeler olmasına karşın, yol kenarlarında en ufak bir reklam panosunun olmaması, bilinçli bir turizm anlayışının olduğu kadar çevreye, tabiata saygının da göstergesi olsa gerek. Bu da gelişmişliğin bir göstergesi tabi.

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ