Hüseyin SUSAM

GEZİ NOTLARI 3.2: Osmanlının İzinde Orta Avrupa ve Balkanlar

2. DURAK: Salzburg, 18-19 Temmuz

1783 yılında, henüz 27 yaşındayken, artık ününün doruğunda bir besteci ve piyanist olan Wolfgang Amadeus Mozart, aynı zamanda doğum yeri de olan bu şehirde o ünlü Türk Marşı’nı yazdı. Evet, bu büyük bir köy havasındaki pitoresk şehir, Osmanlı’nın izini sürmek üzere başladığımız Orta Avrupa ve Balkanlar güzergâhının 2. durağı olan Salzburg. Dün distopik duygularla ayrıldığımız Nürnberg’in arkada bıraktığı karamsar havayı dağıtmak için galiba en uygun yer.  

  

Nürnberg’de dün gördüğümüz şiddet ve barbarlık sembolü olan savaş suçluları mahkemesi ve idam sehpalarının o ürpertici havasıyla bugün gezdiğimiz sanat ve uygarlık sembolü Mozart evi / müzesinin, taban tabana bir zıtlık gösterdiği aşikâr. Bağdaşması imkânsız bir kontrast yaratıyor gibi görünen bu iki unsur, aslında uygarlık ve barbarlığın içiçe yaşadığı Avrupa tarihinin en yalın bir özeti olarakta görülebilir. Özellikle “Çatırdayan İmparatorluk Amerika” temalı önceki yazılarımda da örneklediğim gibi, genelde Batı, özelde de bu Kuzey Avrupa toplumu, bir yandan 16. yüzyılla birlikte sömürgecilik ve yağmacılık üstüne kurulu bir altın çağ yaşamış, engizisyon yargılamaları, Afrika’dan köle ticareti, Amerika’da yerli katliamları ve benzeri her türlü insanlık dışı uygulamaların bilfiil suçlusu olmuştur. Ne var ki aynı batı toplumu, öte yandan, 18. yüzyılla birlikte insan onurunu eksen alan, özgürlük, eşitlik, kardeşlik şiarlı devrimlerle, önce aydınlık çağını onu müteakiben de sanayi devrimi ve endüstriyel kalkınmayı yakalamış, bu yolla da herkesin imrendiği bugünün hukuk devleti ve refah toplumunu yaratabilmiştir.  

Her neyse. Biz şimdi bugün Salzburg’da, bu iki yüzlü Janus karakterli Avrupa’nın, geriye dönük, ortaçağ heveslisi, ırkçı ayrımcılığa bakan nativist yüzüne değil de öne bakan, uygar, eşitlikçi ve çoğulcu yüzüne bakarak kenti ve çevresini keşfetmeye devam edeceğiz.    

Oldum olası ürettiği sanat ve yetiştirdiği sanatçılarla bilinen bu kent, 2. Dünya savaşından da payına düşeni almasına karşın, “gökdelen histerisine” direnmiş, şehrin ta ortaçağdaki mimari karakterini ve kadim siluetini koruyabilmiş. Yani besbelli ki eskinin nasıl muhafaza edileceğini bilen insanların yaşadığı, tertemiz bulvarları ve Salzach nehri kenarındaki kordon boyuyla, tabi yemek kültürü ve mutfak zevki kapsam dışı tutulmak kaydıyla, yaşanılası bir sanat ve müzik merkezi bu Salzburg.

Her ne kadar, 1683 yılında Osmanlı ordusunun kuşattığı Viyana’ya adeta bir taş atımı mesafede olsa da Salzburg bu kuşatmadan doğrudan etkilenmemiş, ondan önceleri de ortaçağda fazla savaş ve istila, dolaysıyla da yıkım ve tahribat da yaşamamış. Ne var ki, Salzburg sakinleri, 1683 yazı boyu, Viyana’yı çevreleyen Tuna boylarında gece gündüz çalan mehter davullarının kulak patlatan ve tüyler ürperten yankılarının etkisinden de uzun zaman kurtulamamıştır. Ta ki aradan tam yüz yıl geçtikten sonra genç müzisyen Mozart, halk arasında halen yaygın hissedilen mehter korkusunu “müzikten korkulmaz” diyerek, kendi tarzında yorumlayıncaya kadar. Mozart, mehter müziğinin verdiği korkuyu tersine çevirmiş, mehter marşlarındaki melodiyi ve davul, nakkare, zil, zurna, borazan ve flüt gibi enstrümanların çıkardığı seslerden ilham alarak Türk Marşı (Rondo alla Turca) ve Saraydan Kız Kaçırma (Die Entführung aus dem Serail) gibi muhteşem besteler ve operalar üretip, başarıyla halkın ve Habsburg aristokrasisinin ilgisine sunmuştur*.

Mozart, bestelerinde mehteran davul vuruşlarını ve yeniçeri yürüyüşlerini tam yansıtabilmek için, zamanın müzik otoritelerini hayrete düşüren bir girişimle, piyanoya daha o zamana kadar bilinmeyen fazladan bir pedal da taktırmıştır. Yeniçeri Pedalı diye adlandırılan bu pedal, piyanodaki mekanik vurmalı çalgıları harekete geçiriyor, müziğe ve operaya beklenmeyen efektler; gerilim ve heyecan katıyordu. Bu tarz ve benzeri girişimler sonucu “Yeniçeri korkusu” Salzburg’da, Viyana’da zamanla bir çeşit “Türk hayranlığı /merakına” (Turcomanie) dönüşür**. Kimi günümüz siyasal bilimci ve kültürel antropologlara göre bu ‘batılı gözüyle doğuya bakış açısı” diye de nitelendirebileceğimiz yüzeysel ilgi, daha sonra Filistin kökenli Amerikalı edebiyat eleştirmeni Edward Said’in, Oryantalizm (Şarkiyatçılık?) diye adlandırdığı düşünce tarzının da başlangıcı olarak kabul edilebilir***. 

Mozart’la açtığımız uzun parantez sonucu ikinci durağımız Salzburg konaklamamızdan epey uzaklaştık. 

İki gün boyunca konaklayacağımız Allerberger oteli ahşap, karakteristik Avusturya dağ evlerini andıran, Landgasthof dedikleri türden, orta ölçekli şirin bir konaklama mekânı. Otelin belki de aklımda en çok kalan yanı, hemen pencerenin altından akan derenin çıkardığı ve bana ta küçüklüğümden hoş çağrışımlar yaptıran şırıl şırıl su sesi ve onun yarattığı seren duygularla uykuya dalmaktı.

Bu pastoral güzelliğin yanında otelin, beni tam tatil moduna girmekten alıkoyan bir özelliği de gözüme çarptı: duvar ve tavanlardaki lambirilerden zeminlere, merdivenlerden, oda aksesuarları ve yataklara, yemek masalarından, kapı pencerelere varıncaya kadar herşeyin ahşaptan yapılmış olduğunu, yani binada ağaçtan başka hemen hemen hiçbir şey kullanılmadığını gördüğümde “burda bir kıvılcımdan büyük yangın çıkar” diye düşünerek hayıflanmaktan da kendimi alamadım.

         

Vardığımız günün öğleni otel çevresini kolaçan edip, yanındaki dere boyundan yürüyerek ulaştığımız yüksekçe bir yerden şehrin siluetini ve zaman zaman da yanımızdan geçen, umumiyeti yerel, folklorik Bavyera kılıklarıyla dolaşan çiftleri izlemekten fazla birşey yapamadık.

İki kişiyle yapılan bu tür uzun yolculuklarda zamanla fikir ayrılığı doğması eşyanın tabiatı gereğidir. Yollarda verilecek molalara, varılan yerde yapılacaklara, gezip görülecek yerlerin öncelik sırasına veya genel planlamalara ilişkin mutlaka görüş ve öncelik farklılıkları olur, aynen bu gezide bizde de olduğu gibi. Biri, yorulduk, dinlenelim derken öteki zamanı en verimli kullanma gerekçesiyle bir an önce şehrin uğultusuna dalma taraftarıdır. Böylelikle biz de öğlen boyunca yaptığımız dereboyu gezintisinde sağladığımız mutabakat uyarınca ancak akşamın alacakaranlığında, biraz tabanvayla, biraz da tramvayla, Salzach nehrinin ikiye böldüğü şehir merkezine doğru yola düştük.     

Yukarda Salzburg’u anlatıp överken, üstü kapalı yemek kültürünü eleştirip, belki de bize uymadığı için hazzetmediğim mutfak zevk(sizliğ)ine de de atıf yaptım. Şehir merkezinde bir Türk, olmazsa Endonezya, Tayland veya o da olmadı bir İtalyan restoranı bulma hayal, heves ve umudumuz kursağımızda kaldı. Mutlaka bir yerlerde var olan bu restoranları, biraz da artık iyice basan yorgunluk sebebiyle aramaktan vaz geçip, ki Google Map arama motoru o yıllarda henüz bugünkü rafine sistemine erişmemişti, gördüğümüz ilk hamburgerciye kapağı attık. Zira, burası varsa yoksa şnitzel dedikleri, her türlü zevkten yoksun, una bulanmış yağlar içinde tavada kızartılan et yada tavuk servisi yapan mekanlarla dolu. Bunları görünce memleketimi hatırlayıp, ah şurda bir esnaf lokantası olacaktı ki, pilav üstü kuru, veya taskebabı; ya da şimdi Ankara’nın Sakarya Caddesi’nde olacaktık ki, nefis bir ekmekiçi döner alıp yanında yayık ayranıyla meydandaki banklara oturup içimiz ata ata yiyebilseydik. Evet burda da var köşe başlarında döner kebap diye sattıkları bir şey ama, bunu yapan adamlar, umumiyetle işsiz kaldığı için bu işe başladığı besbelli bir Türk vatandaşları. Ve yaptıkları da dönerden çok adına şavarma başka yerde de Türk pizzası denilen, üstüne de üstüne üstlük ketçap ve mayonez sıktıkları karma katma bir nesne. Döneri buranın insanının damak tadına uyarlamışlar güya.     

Neyse açta kalmadık ama yabancı memleketlere seyahatlerde en zorlandığım mesele de bu: doğru dürüst yemek yiyecek bir restoran bulma zorluğu. Bir başka deyişle, bu kültür denilen olgu salt büyük laflarla ya da büyük harfle yazılan, Sanat, Edebiyat veya Müzik’le değil, esas itibariyle mideyle, damak tadıyla, alıştığın yemek ve mutfakla ilgili bir mesele galiba. Hani şu an adını hatırlayamadığım birinin de (mealen) dediği gibi “evet coğrafya, orda yasayan için kaderdir ancak damak zevki o coğrafyada yaşamayanların en tatlı ve bazan da en acı hikayesidir!”. Aynen öyle.   

Konuyu biraz dağıtacak olsak bile bu ‘gurbette yemek sıkıntısı çekme” bağlamında şunu da nakletmeden geçemeyeceğim. 79’un sonunda Hollanda’ya ilk geldiğimde yaşadığım kültür şoku ile de alakası var tabi tüm bu “bastırılmış gurbet acısı ve fantom sızısının”.  

Henüz Avrupa’da da bu dev süpermarketler zincirinin olmadığı ve egzotik meyve sebzenin ancak çok küçük miktarlarda özel şarküterilerde “delikates” olarak satıldığı yıllar. Pazaryeri var ama, domates biber tane ile satılıyor. Kabak, patlıcan vb. gibi Akdeniz mutfağının olmazsa olmazları ise henüz hiç bilinmiyor; en azından yaygın satılmıyor. Karpuz-kavun gibi fenomenlerinse henüz bu coğrafyalara ayak basmadığı bir dönemden bahsediyorum yani, şaka değil!.

“Memleketin dilini üç ay gibi bir zamanda aynen bizim gibi konuşur seviyeye geldin, ama öteki alanlarda, hele de yemek konusunda hiç de entegre olmaya niyetin yok gibi. Ne “stampot” (lahana-havuç-patates bulamacına batırılmış sosis parçaları), ne de “haring” (çiğ ringa balığı) yiyorsun” diye şaşkınlıklarını gizleyemeyen arkadaş grubunu, ben de aynı nezaketle “canım çekmiyor, pek de aç değilim” diyerek uzun zaman atlattım. Bu çiğ ringa balığının da aslında bir çeşit lakerda, yani torik veya palamut balığının dilimlenip tuzlanarak olgunlaştırılmasıyla yapılan nefis bir tuzlu balık mezesi olduğunu da ancak yıllar sonra keşfedecektim. Ne yaparsın? Çocukluk ve gençliğimin geçtiği Anadolu’da o zamanlar “lakerda” diye birşey de yoktu. Balık namına zaman zaman bizim kasaba pazarlarına Karadeniz’den kamyonlarla yarı bayatlamış hamsi gelirdi o kadar. 

Hey gidi 80’li yıllar hey. Gurbet acılı, fantom sızılı yıllar. “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer" deyiminin hiç de yerinde olmadığı yıllar.

Konuyu dağıtıp güzergâh üzerine tasvirlerden uzaklaştık, ama Salzburg’a gelişimizin ertesi günü de şurda burda uğrak verdiğimiz bir iki müze ve tarihi mekân dışında, bu kentle ilgili bundan fazla da anlatacak birşey yok galiba. Mozart’ın memleketi, sokakları temiz ve uzaktan selam vermekten imtina etmeyen uygar, fakat mesafeli insanların yaşadığı küçük ölçekli güzel bir şehir, o kadar! Evet Alplerin eteklerinde kurulu ancak burda dağ havası falan da yok. O bakımdan iki gece konakladıktan sonra direksiyonu, güneye dogru, dorukları bulutların içinde kalan, eteklerine yayılmış yüzlerce köy ve kasabanın yaz kış turizmi sayesinde “paşalar gibi yaşadığı” Tirol Alpleri ’ne doğru kırdık.    

NOTLAR

* Wolfgang Amadeus Mozart'ın "Türk Marşı", tek başına bir opera değil, 11 Numaralı La Majör Piyano Sonatının üçüncü bölümüdür. Özgün adı Rondo alla Turca olan Türk Marşı’nı Mozart, 1783 yılında piyano için bestelemiştir. O andan itibaren de hızlı bir popülarite kazanan eser, mehter müziği etkisinin Avrupa’da en bilinen enstrümantal örneğidir. Türk Marşı'nın icrasını dinlemek için bu linki tıklayın:     https://www.youtube.com/watch?v=fzQbI58BzBo

Ancak Mozart'ın Osmanlı / Türk ezgilerinden ilham alarak yazdığı ve mehter müziği unsurlarıyla doğrudan ilişkili olan en ünlü sahne eseri “Saraydan Kız Kaçırma” (Die Entführung aus dem Serail) operasıdır. 1782 yılında Viyana'da sahnelenen, bu eserin bir başka özelliği de, İtalyan operasının egemen olduğu ve “İtalyancadan başka bir dilde opera yapılamaz” kuralının yaygın olduğu o yıllarda ilk kez Almanca sözlü bir şarkılı tiyatro (Singspiel) yani opera olarak ortaya çıkmasıdır. Hem bu bakımdan hem de anlattığı hikâye bakımından ilk başta son derece ihtilaflı bir girişim olarak görülen bu opera aynen bir yıl sonraki Türk Marşı gibi kısa zamanda popüler olmuştur. Hikâye, Osmanlı dönemi İstanbul'unda geçer ve İspanyol soylusu Belmonte'nin sevgilisi Konstanze'yi haremden kurtarma çabasını anlatır. Eserde vurmalı çalgıların (davul, zil, triangel) yoğun kullanımıyla dönemin mehteran müziği yansıtılmış ve Türklerin savaşçılık, istilacılıktan çok merhamet/bağışlayıcılık vb. gibi erdemleri işlenmiştir. Saraydan Kız Kaçırma operasını izlemek için bu linki tıklayın: https://www.youtube.com/watch?v=EJtqpZB4_no

** Türk hayranlığı /merakı ya da orijinal söyleyişiyle Turcomanie, 18. yüzyıl Avusturya'sında, 2. Viyana Kuşatmasından yüz yıl sonra Osmanlı kültürüne, kıyafetlerine ve müziğine karşı doğan büyük bir ilgi, hayranlık ve moda akımına verilen addır. “Düşman” imajının tersine dönerek, korkunun yerini bir çeşit merak ve sempatinin aldığı bu akımın dogmasında ya da gelişmesinde Mozart’ın besteleyip halkın ilgisine sunduğu senfonik eserlerin ve operaların büyük bir etkisi olmuştur. Her ne kadar kesin tarihi belgelerine ulaşamamış olsam da Mozart’ın meraklı tabiatı, dış kültürlere açık, “delice” yaşamı, mehter müziğine olan hayranlığı, bu Türk hayranlığının doğması ve gelişmesini önemli ölçüde etkilemiştir. Zamanın ruhu vb. gibi etmenler de göz önüne alındığında, bana öyle geliyor ki, Mozart, bu Türk hayranlığını sanata dönüştürmek amacıyla Osmanlı sarayında geçen bu konuyu, operası için bilerek seçmiştir.

*** Oryantalizm (Şarkiyatçılık), batılı gözüyle karikatürize edilmiş bir doğu imgelemini vurgulayan bir kavramdır. Kavramın kuramcısı ve aynı adlı kitabın yazarı, Filistin kökenli Amerikalı edebiyat eleştirmeni Edward Said, Batı dünyasının Doğu'yu (özellikle Orta Doğu ve İslam dünyasını) nasıl ötekileştirdiğini, yanlış ve önyargılı bir şekilde tanımladığını ortaya koyar.
Özetle: Bu bakış açısında “Doğu” (Orient), bir yandan barbar ve ilkel olarak tasvir edilip, savaş ve istilacılıkla özdeşleştirilerek, oryantal dansözler, develi çöl sahneleri, fesli adamlar peşinden yürüyen peçeli kadınlar vb. gibi klişelerle, geri kalmış toplumsal bir hayat tarzına indirgenmek suretiyle, gerçeklikten çok batı fantezilerinin tecellisi biçiminde açığa çıkar. Bu bakış açısı, sanata, özellikle resim sanatına, kimi edebi eserlere ve sinemaya yansımıştır. Bunu en güzel örneği bence Lawrence of Arabia adli filmdir.  Öte yandan “Doğu”, develer üstünde heyecanlı çöl gezilerinin yapıldığı, haremlerde “vur patlasın çal oynasın eğlencelerinin” düzenlendiği, egzotik, gizemli, sansüel tiplemelerle anlatılarak, “ötekinin” aslında çok da vahşi olmayan, ama az gelişmiş, eğlenmekten çok düşünmeye zaman bulamayan bir insan türü olduğunu vurgular, yani Türkçesiyle aşağılar.

Said’in 1978 yılında yayımlanan bu kitabı (The Orientalism), Postkoloniyal (sömürgecilik sonrası) kuramların başlangıcı ve temeli olarak kabul edilir. Yukarda da vurguladığım gibi Oryantalizm, kökeni itibariyle 2. Viyana kuşatması sonrası Habsburg’ların yönetimindeki Viyana ve çevresinde, özellikle Mozart’ın operaları ile ivme kazanan Türk hayranlığı sonucu doğmuş, Said’in de kitapta uzun örneklerle açıkladığı gibi, zamanla daha farklı, negatif, Doğu’yu aşağılayıcı yüzler kazanmış bir bakış açısıdır. Said, Oryantalist düşünce ve bakış açısıyla Batı'nın Doğu'yu objektif olarak incelemediğini, aksine onu 'öteki' olarak tasvir ettiğini vurgularken bu üstü kapalı aşağılamanın da politik nedenleri, bir geri planı olduğunu öne sürer. Buradaki amaç zira, kendi Batı üstünlüğünü meşrulaştırıp, köleci ve sömürgeci geçmişini perdelemektir.

Bu kapsamda kısaca değinmeden geçemeyeceğim bir konu vardır ki, özetle Said’in ‘70’li yılların sonunda yayınlanan ve o yılların kültürel-politik ikliminde kabul görüp popülerleşen bu muazzam eserine, Şarkiyatçılığa, ya da Oryantalizme daha sonra batılı düşünürlerden gelen cevaptır: Garbiyatçılık, ya da Oksidentalizm.

   

Oksidentalizm (Garbiyatçılık), en “objektif” ifadeyle, doğu toplumlarının; daha ziyade doğulu entelektüellerin, batı dünyasını (Avrupa ve Amerika'yı) tanıma, inceleme ve eleştirme çabası olarak tanımlanabilir. Doğu’nun Batı’yı; kültürünü, siyasetini ve yaşam tarzını anlamak veya anlamlandırmak için ürettiği düşünce biçimi gibi görülebilir. Ancak, Oksidentalist düşünce ve bakış açısı da aynen Oryantalist düşünce gibi “ötekini”, yani batılının yaşam tarzını karikatürize edip aşağılama niyeti üstüne kuruludur. Zira, kavramın doğuş sebebi ve temel özelliği de Oryantalizmin karşıtı olması ve bir bakıma Said’in “batı gözlüğüyle doğuya bakış” eleştirilerine cevap biçiminde kuramsallaştırılmış olmasıdır. Bu bakımdan aynı adlı kitabın Hollandalı yazarı Ian Buruma’ya göre Oksidentalizm, özünde Batı uygarlığına karşı sistematik bir nefret ve düşmanca, klişeleşmiş bir bakış açısıdır. Bu anlayışta Batı, genellikle soğuk, materyalist, dinsiz ve ahlaksız olarak tasvir edilir.

Buruma kitabında (bkz. Occidentalism, The West in the Eyes of its Enemies) aynen Said’in Oryantalizm kitabında kullandığı metodolojiyle uzun uzun örnekler vererek Doğulu insan gözünde bir batılının nasıl aşağılanıp, yasam tarzi ahlak anlayışı, vb. gibi konularda küçümsendiğini kanıtlamaya uğraşır. Buruma, bu, nefret ve düşmanlık duygularının özellikle 11 Eylül 2001’deki El Kaide saldırılarıyla doruğa ulaşıp, ayan beyan açığa çıktığını, doğu ve bati arsandaki zaten var olan kutuplaşmanın özellikle de politikacılar sayesinde bu kez dinsel ayrılıklar (Müslüman-Hristiyan zıtlığı) sınırından nasıl keskinleştiğini anlatır.    

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ