Osmanlının İzinde Orta Avrupa ve Balkanlar Temmuz-Ağustos 2022
Girizgâh; emeklilikte kara delikler!
Emeklilikte “kara deliklere düşme” diye bir tabir vardır Hollanda dilinde. Türkçe’de de bunun, şu an aklıma gelmeyen bir muadili vardır mutlaka. Yıllar, belki de on yıllar boyu, saata göre yaşanılan bir iş ritminden sonra zaman mefhumunun adete tepetaklak olduğu, yeni bir yaşam diliminin başlangıcıdır emeklilik. Bu “kara deliklere düşme” işi de bu sürece hazırlıksız yakalanan kimi emeklilerin haleti ruhiyesini betimlemek için uydurulmuş pseudo-psikolojik, yani tam bilimsel olmayan bir kavramdır. Ülkemizde daha seyrek görülse de benim yaşadığım Hollanda’da sık sık görünen vakalardır bu “kara deliklere düşme vakaları”.
Hollanda’da, enflasyona endeksli emekli maaşının verdiği tüm finansal güven ve rahatlığa, boş zamanlarda yapılabilecek onca imkân ve kolaylıklara, çeşit çeşit hobi merkezlerine karşın, iş yaşamı bitince hayal kırıklığı içinde depresyona giren emeklilerin sayısı azımsanamayacak kadar fazladır. Kimi Hollanda emeklisinin hali ahvaline dair çizdiğim bu karamsar tablo, üç aşağı beş yukarı, diğer Batı Avrupa “refah toplumları” için de geçerli bir durumdur.
‘Sudan çıkmış balığa dönmek” yani yıllar boyu alıştığı insicamı ve kurduğu düzeni kaybetmek, ya da “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan da olmak” deyimlerinin de vurguladığı, yani emekliliğin vadettiği sınırsız özgürlükleri hayallerken, alıştığı iş yaşamının güvenli ve düzenli rutinini de kaybeden insanın yaşadığı bir ruh halidir bu kara deliğe düşme durumu. Para da kurtaramıyor demek ki bazan insanın trajik “kaderini”.
Bizim ülkemizde insan boş zamanlarında uğraşacağı özel bir hobiyi bırak zaten çalıştığı “resmi” işinin yanında veya dışında ek gelir elde edebilmek için başka bir yan işle de uğraşıp geçimi sağlamak zorunda.
Hollanda’da emekliye ayrılanın yavaş yavaş depresyona girmesi işten bile değil yani. Artık her pazartesi sabahı gidilip akşam yorgun argın eve dönülecek bir iş ritmi yoktur çünkü. Çalışırken de futbol maçı, stadyum aboneliği, vb. dışında kendine, işinin yanında bir uğraşı kuramamış bir emekli profili sözkonusu burda. Argo Türkçede PTT’ci (Pijama, Televizyon, Terlik) diye de adlandırılan bir rutine mahkûm olmuş, ya da filozof Herbert Marcuse’ün Tek Boyutlu İnsan* (One Dimensional Man) diye tabir ettiği apatik bir ruh haline düşmüş bir insan yani. Bu yüzden de emekliliğe varan aylarda çalıştığı kurum, müstakbel emeklilere ücretsiz ve gönüllülük temelinde alıştırma kursları sunuyor. Emeklilik sürecine hazırlamak için bu işte profesyonelleşmiş kurumların düzenlediği birkaç gün süren, bu kurslara emekliliği yaklaşan her çalışan katılabiliyor.
Ben de üniversitemin sunduğu böyle bir kursa katıldım. Üç gün boyunca Kuzey Hollanda’nın ormanlık bölgelerinden bir yerde konuşlanmış bol yıldızlı bir konferans merkezinde bu kara deliklerden nasıl sakınılacağına dair teknik ve taktiklerin anlatılıp uygulandığı bir kurs. Üç gün boyu sürecek kurs programının tanıtıldığı açılış sekansından sonra bu işin tam da bana göre olmadığını anlayıp uygun b ir şekilde arazi oldum. Terapistlerin sunumlarını dinlemekten çok başka grupların düzenlediği orman gezilerine ve bisiklet turlarına katılıp, sabah kahvaltısı ve akşam yemeklerinden de faydalanıp kursu tamamladım. Çünkü benim, boş zaman değerlendirme, kara delik falan gibi potansiyel bir sorunum yoktu. Tam aksine, döneceğim memleketimin vadettiği geziler ve keşiflere ayıracağım zamanın yetersizliği gibi bir sorunum vardı. Ve zaman darlığı nedeniyle, yıllardır arzuladığım yağlı boya resim, kitap ve klasik Türk müziği ağırlıklı tüm uğraşılarıma eşit ölçüde zaman ayıramayacağım kuşkusu.
Veda konferansımla ilgili geçenki yazımda, bu konferanstan iki gün sonra “ver elini memleket” diyerek arabayla yola çıktığımızı belirtmiştim. Ancak bu yolculuk 42 sene önce tam delikanlı dönemlerimin verdiği cahil cesaretiyle Amsterdam’dan çıkıştan sonra, “kontak kapatmadan”, 24 saattan biraz fazla bir zamanda ulaştığım “Kapıkule rallisi” gibi hızlı ve delice olmayacaktı tabi.
Osmanlının izinde
Yıllardır kafamda olan ve emekli olduğumuzda ancak yaparız diye planladığımız bu gezinin temel amacı “Osmanlının izini sürerek, yeniçerilerin yürüye yürüye, sipahilerin at üstünde geldikleri bu binlerce kilometrelik yollarda bıraktıkları iz ve imleri keşfetmek, yaklaşık üç yüzyıl hüküm sürdüğü coğrafyalarda, halen ayakta kalan eserleri ve arta kalan tarihi kendi gözlerimle görmekti. Viyana’nın, Budapeşte’nin, Belgrat’ın tam ortasından akan Tuna kıyılarında dolaşarak, konakladığımız otellerin balkonundan kimi yerde çağıl çağıl, kimi yerde nazlı nazlı akan Tuna’ya bakarak hayallere dalmaktı.
Bir akıncı beyi olarak Kanuni’nin gönderdiği Gazi Hüsrev Bey’in 1520’li yıllarda kurduğu Saraybosna’da ondan geriye neler kalmıştı? Veya Sokullu Mehmed’in 1570’li yıllarda Mimar Sinan’a yaptırdığı, Drina Köprüsü ne durumdaydı? Daha çocuk yaşlarda okuyup etkisinden uzun süre kurtulamadığım, Ivo Andric’in aynı adlı romanındaki bu köprü (aynen Mostar Köprüsü gibi) yıllardır listemde olan tarihi eserlerin başındaydı. Ya, Fatih’in 1450’li yılların sonuna doğru Vardar Nehri üzerine yaptırdığı (Romalılardan kalma) Üsküp Taşköprü’sü? Büyük İskender’in ve Atatürk’ün memleketi Makedonya’nın bu incisi beni oldum olası merak içinde bırakmıştır.
Tabi sadece köprüler değildi gezip görmek istediğim yerler. Beyaz Kulesiyle, Atatürk’ün doğduğu eviyle bir zamanlar başat nüfusu Türklerden oluşan İzmirvari bir Osmanlı kenti olan, Hüzünlü Şehir Selanik’te kordon boyu akşam gezintisi kimbilir hangi duyguları depreştirecekti?
Ayrıca Osmanlı sarayına kiminin büyük katkılar sağlayıp, zaferler kazandırdığı, kiminin de büyük belalar açtığı Balkan ve Orta Avrupa kökenli devşirme vezir ve paşaların gezi güzergâhı üstündeki şu doğum yerlerini ve oralarda onlara ait anıt veya müzeleri de görmek istiyordum: Sokolovići’li (Bosna-Hersek), Sokullu Mehmed Paşa, Sırp veya Boşnak kökenli, Berat’lı (Arnavutluk) Köprülü Mehmed Paşa Arnavut kökenli, Pargalı İbrahim Paşa Parga (Yunanistan), Rum veya İtalyan kökenli, Kuyucu Murad Paşa: Hırvatistan kökenli, Novigrad’lı (Bosna-Hersek) Damat İbrahim Paşa Boşnak kökenli, Koca Sinan Paşa, Topoyan, (Arnavutluk), Arnavut kökenli, Lütfi Paşa, Arnavut kökenli, Skradin’li (Saraybosna yakınları) Rüstem Paşa, Hırvat kökenli.
Bir yandan Osmanlı’nın izini sürüp, geriye kalan tarihi keşfederken, bir yandan da bu coğrafyalarda oldum olası yaşanmış olay ve mekânları yerinde görerek anmakta tabi plan dahilindeydi. Mesela güçlü kale duvarları sebebiyle fethinden vazgeçilip vergiye bağlanan Dubrovnik’i ve kale duvarlarının, çevrelediği eski şehri görmek istiyordum. Sekiz sezonunu da ilgiyle izlediğim Taht Oyunları (Game of Thrones) adlı televizyon dizisi burda çekilmişti. Ayrıca, yanılmıyorsam, Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı romanının geçtiği mekân da buradaki Fransiskan Manastırıydı. Yani Osmanlı eserlerinden başka da güzergâhımızda gezip görecek o kadar çok alan ve mekân vardı ki, bakalım bunların tümünü dört ila beş hafta diye planladığımız dar zamana sıkıştırabilecek miydik? Tabi bu planın çok da gerçekçi olmadığı daha ilk günlerde ortaya çıktı. Amsterdam’dan çıkıp İpsala gümrüğüne varıncaya değin katettiğimiz güzergâh yaklaşık altı hafta sürdü. Kuzey ve Orta Avrupa’yı zikzaklar çizerek boydan boya kesip, hemen hemen tüm Balkan ülkelerinden geçerek, kimi kent ve tarihi mekânları teğet geçip, kimilerinde de birkaç gün kalarak kimbilir kaç kale merdiveni çıkıp, kaç müze gezdik, kimi yerde acayip adetlere “bıyık altından” gülerken, kimi yerde de duygularımıza hakim olamayıp gözyaşı doktuk.
“Osmanlı’nın izini takip ederek ve döne döne, yaklaşık beş bin kilometre katederek, bir buçuk ay süren bu gezide geçtiğimiz ülkeleri**, konakladığımız mekânları bir yazı dizisi biçiminde yazacağım. Birer birer bir yazıya sığacak boyutlarda Avusturya Alpleri, Arnavutluk dağları, Hırvatistan koyları, Vardar Ovası, Tuna boyları, Selanik kaldırımları, vb. gibi kısa zaman öncesine kadar pek uğranmayan coğrafyalarda gizlenmiş izleri ve imleri arayıp, şaşırarak yaptığımız keşifleri ve gördüğümüz güzellikleri anlatacağım. Tabi, Srebrenitsa’nin ölüm tarlalarını, Saraybosna’nın Pazaryeri’ni, Omarska ve Keraterm gibi toplama kamplarını, her yerde karşımıza çıkan toplu mezarları ve daha başka distopik coğrafyaları da.
NOTLAR
* Tek Boyutlu İnsan (One-Dimensional Man), Alman asıllı Amerikalı filozof Herbert Marcuse'ün 1964 yılında yazdığı sosyoloji ve siyasal bilimleri derinden etkilemiş bir eserdir. İnsanların eleştirel düşünme yetilerini kaybettiği ve tüketim toplumunun kodlarına göre yaşamaya alıştırıldığı, modern sanayi toplumunu eleştirir. İnsanlar statükoyu kabul eder ve artık alternatif bir toplumu hayal edemezler; düşünceleri ve davranışları adeta tek bir boyuta indirgenmiştir. İnsan tüketen, apatik bir varlık haline dönüşmüştür. Kitap, Tek boyutlu insanın yaşadığı siyasal-kültürel-sosyal ortamı betimleyen şu anahtar kavramlar üzerine oturmuştur: Teknolojik kontrol: Bilim ve teknoloji artık insan refahına hizmet etmez, sosyal kontrol ve iktidar araçları olarak işlev görür. Tüketim kültürü: Özgürlük, mal satın alma özgürlüğüne indirgenir; burada refah, algılanamaz bir baskı ve sessizlik biçimi olarak işlev görür. Muhalefetin ortadan kalkması: Geleneksel direniş (örneğin işçi sınıfı) sistem tarafından emilir ve gerçek eleştiri ve dolaysıyla toplumsal gelişim sekteye uğrar.
** Gezi güzergâhı: Hollanda, Almanya (Nürnberg), Avusturya (Salzburg, Kaprun, Zell am Zee), Slovenya (Ljubljana), Italya (Trieste) Hirvatistan (Split, Dubrovnik), Bosna Hersek (Saraybosna, Mostar), Karadag (Podgorica), Arnavutluk (iskodra), Kosova (Prizren, Priştine), Makedonya (Üsküp), Yunanistan (Selanik), Turkiye (Tekirdag)











