2.2. Vikinglerin İzinde. NORVEÇ
Planladığımız hareket günü olan ılık bir ağustos sabahı, hesapta olmayan şakır şakır bir yağmurla uyandık. Amsterdam bu, her an bardaktan boşanırcasına iner yağmur.
Kuşluk vakti İskandinavya’ya gidecek olan gemiye binmek üzere, Almanya, Kiel’e doğru yola çıktık.
Çocukluk yıllarımın hayal dünyasında halen dipdiri duran görüntülerini, bu Karlar Kraliçesi ve Vikingler diyarını, bilfiil yerinde görmek istiyordum. Ta 800’lu yıllarda kadırgalarıyla, yukardan, Kiev’den, Dinyeper nehri yoluyla, Karadeniz’e inip, ordan da İstanbul’a (o zamanki Konstantinapol) varan Vikinglere, 1200 yıl sonra, nihayet bir iade-i ziyaret yapma zamanı gelmişti. Bu Vikingler küçük yelkenlileriyle yağma için sadece batıya, İngiltere’ye veya güneye İspanya’ya gitmemişler yani; bir yolunu bulup, zenginliğini ögrendikleri Bizans’a, bizim buralara da gelmişler.
Amsterdam’dan otomobille çıkıp yaklaşık 600 kilometrelik yolun sonunda Almanya’nın en Kuzey noktalarından biri olan Kiel limanına vardığımızda Norveç’in başkenti Oslo’ya gidecek geminin hareket saatine henüz iki saat vardı. Bu Color Line denizyollarına ait kruvazör, yine aynen benim çocukluğumda siyah beyaz TV’de dizisini izlediğim Aşk Gemisi misali bir şey. İçinde yaklaşık beş bin insan konaklayan ve altında yüzlerce aracın da park ettiği, kabin ve güvertelerde her türlü ihtiyacın karşılandığı ve konforun bulunduğu, tabir caizse “Alis harikalar diyarında” tarzı bir yaşam alanı bu gemi. Etkilenmemek mümkün değil. Hele de bizim gibi, insan daha yeni biniyorsa böyle bir azmana.

Araçlar da zaten iki saat öncesinden gemiye alınmaya başladığı için doğrudan sıraya girip arabayı geminin alt katlarındaki parklardan birine park ettik. Sonra 13 katlı kruvazör içindeki irili ufaklı yüzlerce kabinden, üstünde bizim numaramız yazanı fazla güçlük çekmeden bulduk ve yerleştik. Burası, geminin, “alışveriş merkezinin” bulunduğu ana caddesine bakan orta büyüklükteki “dış kabinlerden” biriydi. Geniş bir kingsize bed, duşakabin-tuvalet, gardırop, çalışma masası, tv, vb. gibi donanımın yanında bir de acil durumlarda saklanıp kurtarılmayı beklemek üzere yapılmış “survivor room” tarzı bir bölme bile sığdırmışlar bu yaklaşık 13 metrekarelik yere. Şapka çıkartan, minimalist-konformist bir tasarım yani, sözün özü.
Alışveriş caddeleri, çeşitli sinema salonları, tenis kortları, yüzme havuzları vb.nin yanında çeşitli mutfaklara ait restoranlar da mevcut bu “harikalar diyarında”. Ancak en az iki saat öncesinden hangisine gideceğinizi bildirip rezervasyon yapmanız gerekiyor. Biz, İskandinav usulü, balık ağırlıklı olanını seçtik. Aynen bizim Karadeniz’de hamsinin pilavının yanında tatlısını bile yaptıkları gibi burda da ringa balığından çeşit çeşit menüler çıkaran aşçılar karşılıyor sizi. Soğuk İskandinavya imajıyla bellediğimiz kuzey memleketi Norveç’in insanı meğer son derece misafirperver ve sıcak kanlı insanlarmış; ilgi ve hele de Türk kökenli olduğumuzu söyleyince şaşırarak gösterilen iltifat da bizi şaşırttı, işin gerçeği. Gemi mürettebatı, gidiş yolunda tamamen Norveçlilerden oluşuyor, dönüş yolunda ise Alman mürettebat devralıyormuş tüm organizasyonu.

Yemekten sonra iyice yorulmuş olan eşim kabine dönünce ben de çıkıp bir volta atayım diye güverteye çıktım. Danimarka kıyılarını teğet geçiyorduk. Hem de Danimarka’nın tam ortasından, denizin ortasına kurulmuş ve Odense’yi Kopenhag’a bağlayan otoyol köprüsünün altından geçtiğimizi farkettim. Burası, çocukluğumuzun hayallerini süsleyen, Karlar Kraliçesi’nin yaratıcısı, masal dede Andersen’in memleketi.
Odamıza dönüp günün yorgunluğuyla yattığımız uykudan kalkıp, kahvaltı aldıktan ve sağda solda turladıktan sonra, ki bu arada gemi 20 saattir yoldaydı, kaptanın “Oslo limanına demir atmak üzere yaklaşıyoruz; yolcuların, park alanlarına giderek araçlarını, gemiyi terk edecek şekilde hazır bulundurmalarını rica ediyoruz” anonsuyla eşyalarımızı alıp aracımızın bulunduğu otoparka indik.

OSLO
Almanya Kiel’den Oslo’ya 20 saat sürmesine karşın sanki göz açıp kapayıncaya kadar geçtiği hissi uyandıran böylesi bir yolculuk gerek ekonomik gerekse zaman bakımından en akla yakını. Gemiye binmeden Almanya’dan, karayolundan arabayla gitmekte mümkün İskandinavya’ya. Ancak bu şekilde en az üç katı zaman kaybedileceği gibi yolda yapılacak, yakıt, konaklama, yeme içme vb. gibi masraflar da gemiye ödeneni çok aşar, yaklaşık ikiye katlar. Yani gemiyle gitmek daha ehven geldi bu bayağı uzak kuzey diyarına. Durup durup, yahu bu Vikingler ta o zaman küçük mavnalarla, kadırga ve yelkenlilerle nasıl aşmışlar bu Baltık denizini ve Kuzey denizini diye de düşünmeden edemiyor insan.

Avrupa ortalamasının üstünde yaşam standardına ve ekonomik gelişmişliğe sahip bu Kuzey İskandinavya ülkesi Norveç’te, ki sordum öğrendim, kişi başına GSMH: 82.000 dolar! Buna rağmen, o günlerde Türkiye’de yaygın hale gelen bir söylentiye istinaden “bunlar, bu durumda niye bizi kıskanınlar ki” diye düşünüp sorgulamaktan da kendimi alamadım. Aklıma, psikopatolojide Kalimero Sendromu diye bilinen ruh durumu geldi; en azından onun bir varyantı. Bir cümlede özetle: Başkasının, kim bilir ne mücadelelerle sahip olduğu imkanlardan yoksun olan insanın, bu yoksunluk ve “kıskançlığın” tetiklediği bir dürtüyle, kendisini de küçük düşürdüğünden habersiz, karşı tarafı negatif nitelemelerle “küçültme” ve küçümseme çabalarıdır.
Burda, yani hem Kalimero Kompleksi’ne hem de psikoloji literatüründeki “Narsistik Savunma” türlerine bezeyen bu davranışta esas olan, kişinin kendi yetersizlik duygularıyla yüzleşmekten kaçınmak için başvurduğu bilinçsiz bir egoyu koruma refleksidir. Ne yazık ki her toplumda var olduğunu bildiğim bu hastalık; bu ezik ruh hali, bizde de özellikle toplum “nefes darlığı çekmeye” başladığı; bir düşmana ihtiyaç hissedildiği” dönemlerde zaman zaman nüksetmektedir.
Her neyse dönelim biz Oslo gezimize.
Oslo, tüm Avrupa metropollerinden farklılık gösteren bir mimari yapıya ve şehir planlamasına sahip. Ne devasa bulvarlarıyla bir Barselona veya Berlin’e benziyor, ne de kanalları ve yan yana dizili, sanki düşecekmiş gibi yan duran evleriyle Amsterdam veya Gent’e. Bu Viking diyarının başkenti Oslo, adeta Edvard Munch’un fırçasından çıkmış pitoresk bir ortaçağ kasabası görünümünde. Ve gemiden çıkar çıkmaz göze ilk çarpan ilk şey, limanın hemen karşısına kondurulmuş monumental bir bina; Munch Müzesi binası ve onu çevreleyen geniş alanlar ve kuzeye özgü ağaçlarla bezenmiş gezi kordonları.
Burda insanlar geçmişine, sanata, tabiata ve bunları koruyup “muhafaza” etmeye çok önem veriyor besbelli. Esas muhafazakârlar burda yaşıyor herhalde. Çünkü adım başı bir müze, tertemiz sokakları süsleyen sanat eserleri, yeşilin tonlarıyla bezeli, park bahçelerle dolu şehir merkezi. Boğucu bir bina, insanı canından bezdiren trafik keşmekeşinden veya gökyüzünü kapatan gökdelen yığınından eser yok burda. Demek ki büyük bir metropol böyle de yapılabiliyormuş. Oslo’da olduğu gibi. Tüm bu şehir planlamacılığının temelinde kamu menfaatleri ve insan görelik ilkelerinin yattığı gün gibi aşikâr!
Munch müzesi
Munch, 1800’lu yılların sonlarında doğmuş, Oslo’nun Rembrandt’ı diyebileceğim, bu diyarların gururu bir ressam; tam da bu coğrafyalara uygun meseleleri tematize eden, melankoli, yalnızlık, kaygı, endişe (bkz “Çığlık” adlı tablosu) ve depresyonun ressamı; tablolarına baktıkça biraz da insanın bütün çıplaklığıyla kendi öteki yüzünü, “kimsesizliğini” gördüğü bu usta adına kocaman da bir müze kondurmuşlar monumental bir mimari şaheser içine. Tabi gemiden çıkar çıkmaz da elimizle koymuş gibi bulup girdik müzeye.
Çok sonraki yıllarda ancak varlığının farkına vardığım, tuval’ın filozofu diye tabir edebileceğim, bu Norveçli eminant ressamın hüzün ve kaygı dolu yüzleri resimlediği tablolarını inceleyip anlama istek ve motivasyonum da aynen devam ediyormuş meğer. Ta o çocukluk ve ilk gençlik günlerimden beri bu uzak İskandinavya ülkelerinin karlı buzlu dağlarında, bu soğuk coğrafyalar ve mitolojik dekorlarda işlenen “soğuk” temalar arasında bir ilişki var mı sorusu habire kafamı kurcalayıp durmuştur.

Munch, yalnızlık, umutsuzluk gibi temel temalarının yanı sıra, anıtsal eserler de yarattı ve yaşadığı yurt dışına çıktığı dönemlerde iletişim kurduğu az sayıdaki arkadaşlarını ve çağdaşlarını da resmetmiş. Bunların başında, müzenin önemli köşelerinden birinde arkadaşı Nietzsche’nin karakteristik bir portresi karşılıyor sizi.
Planladığımızın tam tersine, kısa şehir turunun yanında, Oslo’da zamanımızın büyük bir bölümünü Munch Müzesi’nde geçirmek “zorunda kaldık”. İnsan çıkmak istemiyor bu yedi katlı, devasa sergi salonlarında hem klasik hem de modern sanat eserlerinin, tarihi eserlerin sergilendiği müzeden. Norveç-İsveç sınırında bir ormanlık bölgede kiraladığımız orman evine karanlık basmadan ulaşma zorunluluğumuz olmasa belki burda birkaç saat daha geçirmemiz işten bile değildi. Hele de Edvard Munch’un o insanın korku, kaygı ve endişelerini ifade eden Çığlık temalı çeşitli tekniklerle yapılmış tabloları karşısında oturup baktıkça insan kendisiyle yüzleşip derin duygulara dalmaktan kendini alamıyor.
Bu duygularla bindiğimiz arabayla artık yavaş yavaş basmaya başlayan karanlıklara dalarak İsveç’e doğru yollandık. Bakalım orda bizi ne bekliyor? Gece yarısı İsveç sınırından geçip, vardığımızda kiraladığımız orman evini bulabilecek miyiz? Burda, bu dağlık orman yollarında Google Map’in, navigasyonun da her zaman çalışmadığını belirtmek isterim.









