Hüseyin SUSAM

GEZİ NOTLARI 2: ÍSKANDÍNAVYA

2.1. Vikinglerin İzinde. Girizgâh

50’li yıllarda doğup, 60’lı ve 70’lı yıllarda çocukluluk ve ilk gençlik dönemlerini yaşayan her memur ya da dar gelirli aile çocukları gibi ben de ilk planda maddi imkânsızlıklar sebebiyle zamanımı ya toz toprak içinde futbol sahasında ya da babamın memuriyeti gereği bulunduğumuz il veya ilçenin kütüphanesinde geçirirdim. Bu, internet öncesi ve haliyle daha akıllı telefonun henüz düşüncesi bile yokken, klişe bir anlatımla, kütüphane ücretsiz barınağım, kitap da en iyi dostumdu; belki de can sıkıntısından ve uğraşacak başka bir şey bulamadığımdan.

Tabi ki, ilk başlarda, 12, 13 yaşlarımda Kemalettin Tuğcu kitaplarıyla başlayarak, zamanla, yavaş yavaş vatanperver duyguların egemen olduğu Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp kitaplarına yöneldim. İlerleyen yıllarda, lise çağına geldiğimde, giderek daha fazla ilgimi çeken, toplumsal içerikli temaların işlendiği Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, vb. gibi yazarların kitaplarıyla tanıştım. Bu yönelim sayesinde dünya edebiyatının klasiklerini keşfetmem de fazla uzun sürmedi. İlk olarak “vahşi tabiatın ve vicdanin romancısı” diye niteleyebileceğim Jack London”la tanıştım. Yine Tolstoy, Turgenyev, Dostoyevski, Steinbeck, Dickens, Balzac, Viktor Hugo ve benzeri yazarın külliyatını da o dönemlerde tanımış ve Türkçe çevirilerinin hemen hemen tamamını okumuştum; kimini, mesela Oliver Twist, Sefiller, Gazap Üzümleri veya Babalar ve Oğulları’nı su gibi içerek, kimini de mesela Suç ve Ceza, Fareler ve İnsanlar veya Vadideki Zambak gibi vicdan, ahlak, toplumsal eşitsizlik gibi ağır temaları işleyen dev eserleri de tam da kavrayamadan devirmiştim.   

Çocukluk, ilk gençlik ve zamanın ruhu bu ya, tüm bu dünya edebiyatı klasikleri yanında ilk başlarda o zamanın olmazsa olmazı, zaman zaman da ders kitaplarının içine saklayarak, bol bol çizgi roman da okurdum. Tarkan, Karaoğlan, Teksas Tommiks’in yanında, babamın da telkinleriyle İskandinav çocuk edebiyatının ikonaları Selma Lagerlöf’ün Nils Holgersson’unu, Astrid Lindgren’in Pippi Uzunçorap’ını ve Andersen’in Karlar Kraliçesi’ni keşfetmem de bu şekilde oldu.    

Bu paralelde aynı dönemlerde diğer İskandinav karakteristiği olan ve beni sınırsız hayal dünyalarına yollayan Vikinglerle; o küçücük filikalarla okyanuslara açılıp, önüne geleni yağma ederek ta oralardan Konstantinople’e yani İstanbul’a gelen, kuzeyin vahşi korsanlarıyla da ilk kez böyle tanıştım. Haftalarca yalvarıp, ağlamama karşın aldıramadığım, üstünde Bisan yazan dikiz aynalı, pırıl pırıl parlayan siyah bisiklet yerine bir akşam babam elinde Hayat ansiklopedisinin ilk fasikülü ile gelmişti. Buruk bir sevinçle bu ansiklopediyi açıp karıştırmaya başlayınca, karşıma çıkan renkli Viking resimlerini görmüş, bisiklet hayalimi telafi etmese de saatlarca gaz lambası ışığında o ilk kez gördüğüm büyükboy poster ebadındaki resimlere bakıp bakıp, yanındaki açıklamaları tekrar tekrar okuyarak uykuya dalmıştım. O yıllarda açık hava sinemalarında gördüğümüz Vikingler temalı filmler de işin tuzu biberi olup, ilgimi daha da artırmıştı; elime gecen Viking konulu ne varsa, kitap, maskot, çizgi roman, cam vazo, vb. biriktirmeye başlamıştım.

Ve birgün mutlaka buralara gidip, kuzeyin bu soğuk coğrafyasını gezip görmeyi de aklıma koydum*.

İşte o gün yaklaşık ellibeş yıl sonra, emekliliğimin verdiği zaman bolluğu sayesinde gerçekleşebildi. Emekli olup, eleğimi duvara astığım yılın ertesi, 2023 yılında, nihayet bu karlar kraliçesinin, Freya’nin, Vikinglerin ve tabi gençliğimizin pop ikonası Abba’nin yaşadığı yerleri, dağ orman ve deniz kıyılarını bilfiil görme ve esimle birlikte gezme imkânı buldum.

Önümüzdeki dört bölümden oluşan bir yazı dizisinde, bu Vikingler diyarında gezip gördüğüm yerlerin yanında, oralarda ne yiyip içtiğimizi de anlatacağım; zaman zaman da “yahu, çocukluğumdan beri hayallediğim karlı dağlar bu muymuş”, diyerek yaşadığım desillüzyon anlarını da es geçmeden.

NOTLAR

*  Tabi Norveç’in Dostoyevski’si olarak anılan Knut Hamsun’u keşfetmem; yabancılaşmanın, çaresizliğin, açlığın fiziksel deneyiminin ötesinde, “insan ruhunun karanlık dehlizlerini” anlatan başyapıtı Açlık romanını okumam da belki bu yüzden, henüz o ilk erinlik ve ergenlik dönemimde tam oturmamış kişilik, edebi ve ahlaki anlayış ve duruşum sebebiyle epey gecikmişti. Aynı şekilde yine bu İskandinav coğrafyasının yarattığı ve bana göre Varoluşçuluğu, insanın saltık yalnızlığını ve ilahi çaresizliğini ilk kez kılcal damarlarına inerek anlatan Danimarkalı eminant filozof Sören Kierkegaard’ı da ancak çok sonraki yıllarda keşfedip tanıyacaktım. Felsefi ve toplumsal bilincim, hakkaniyet, vicdan ve adalet gibi duygularım artık iyice oturup pekiştiğinde ancak anlayarak okumaya başladığım Kierkegaard’ı okumayı, bugün bile, özellikle de günümüz ahlak çöküntüsünü anlayabilme bakımından halen sürdürüyor, çağdaşı Dostoyevski veya kendinden sonra gelen Sartre veya Camus gibi tüm Varoluşçu düşünce temsilcilerine ışık tuttuğu külliyatı ile cebelleşmeye de halen devam ediyorum.

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ