Tam dört yıl olmuş veda edeli.
2022’nin 15 temmuzunda, Hollanda’da toplam 42 yıllık çalışma yaşamımı noktalamış, son 30 yıldır çalıştığım üniversiteden de emekliye ayrılmıştım. Emekli olunca insan yavaş yavaş yaşlandığının da farkına varıyor. Tabi, haliyle bunun fiziksel belirtileri yanında bariz mental belirtileri de vardır. Bu belirtilerin en yaygın olanlarından biri eski albümleri karıştırma ve çekilen video filmlerine bakma eğilimi ise öteki de “vay be, her şey daha dünkü gibi” diyerek, zaman tünelinin anılarla dolu yan yollarına dalma yönelimidir. Aynen bu yönelim paralelinde, ben de son zamanlarda, zaman tüneline girip, Hollanda’da, eğitimin çeşitli katmanlarındaki iş ve etkinliklerle dolu çalışma ortamlarımı, birçoğu şimdi benim gibi emekliye ayrılmış, ilk, orta ve yüksek öğrenimdeki iş arkadaşlarımı da anarak, “harcadığım tüm emekler neye yaradı” diye de kendi kendime soruyorum. Yoksa mitolojideki Sisifos gibi hergün, habire aynı kayayı tepeye çıkarmakla mı uğraştık yıllar boyunca?
80’li yılların başı itibariyle, ilk on yılda Türkçe anadili öğretmeni olarak Amsterdam kentinin muhtelif okullarında Türkçe okuma yazma öğrettiğim, bağlamayla Karacaoğlan, Pir Sultan, Aşık Veysel’den türküler çalıp söylettiğim, Türkçe ve Türkiye’yi sevdirip, özlettiğim küçük öğrencilerim şimdi kimbilir nerelerdedir?

Daha sonraki yıllarda, okul rehberlik kurumunda, birlikte çalıştığım öğretmen arkadaşlarla geliştirdiğim Türkçe ders-araç gereçleri, bu memleketteki, sosyo-kültürel ve pedagojik şartlara uygun olarak hazırlayıp yazdığımız kitap ve okuma-yazma metotları, oyunsal metotla yeniden yazdığım Türkiye tarihi ve coğrafyası benden sonra da okullarda kullanılmış, bir işe yaramış mıdır?

90’lı yılların başında, bir başka kurumda işime devam ederken kurduğumuz abi-abla projesi kapsamında, mumla arar gibi, araya araya nihayet bulup topladığımız yirmiye yakın Türkiye kökenli üniversite öğrencisi (ki şimdi sayıları binlerle ifade ediliyor) ve onların rehberliğine teslim ettiğimiz ilkokul öğrencileri nerelerdedir? Gelişimlerine, okul kariyerlerine, yani bu memlekette kuracakları hayata bir artı değer katmaktan aciz olan alilere mensup bu çocuklar için harcanan tüm çabalar bir sonuç vermiş midir; içinde bu rehberlik sayesinde ve aile içi kısır eğitim ortamına rağmen “cam tavanı” delip, kriminalite tuzağına da düşmeden, öğrenim yapmayı başarmış, eli iş tutan ya da toplumsal statü sahibi olmuş olan var mıdır?
Yine 90’li yılların ortalarında, bir yanda “deri rengi ile ilgili etnik ırkçılığın “a-sosyal bir davranış olarak” ayıplanmasına karşın, öte yanda Avrupa-merkezci nativizm ve kültürel ırkçılığın kol gezdiği bu memlekette, yani bu ırkçı, ayrımcı ve ötekileştirici toplumda, “akademik kariyer yoluyla toplumsal statümü yükseltemezsem, ağzımla kuş tutsam bile “yeraltından” çıkma imkânım yok burda benim” diye görüp hissederek bir yol ayrımında olduğumu anlamıştım. Bunun üzerine, radikal bir kararla, adeta yüzmeye yeni başlamış birinin derin denize atlaması misali Amsterdam Vrije Üniversitesi Pedagoji ve Psikoloji Bilimleri Fakültesi’nde öğrenim yapmak üzere fakülte dekanlığına mektup yazıp başvuruda bulundum.
Tüm gemileri yakıpta, gece gündüz çalışarak akademik seviyeye getirdiğim Hollandaca ve İngilizce sayesinde ve yaptığım ısrarlı başvurular sonucu ilk sömestrideki not ortalamamın 7’den aşağı olmaması şartı ve fakülte kurulunun kararı ile nihayet bu prestijli üniversiteye kabul edildim. Hollanda’da üniversiteye doğrudan giriş sağlayan bir liseden (VWO veya Gymnasium) mezun olmamış olmama karşın, fakülte dekanı kendi inisiyatifini kullanarak (fırsat eşitliği ve mülakatlarda gösterdiğim zengin bibliyografya referanslı yüksek performans gerekçesiyle) bu kabulün gerçekleşmesinde büyük rol oynadı. Kıbrıs savaşı öncesinde NATO donanmasında amiral olarak ada yakınlarında konuşlandıklarında tanıma veya konuşma fırsatı bulduğu Türk subaylarına büyük bir sempati besleyen bu Dilbilim ve Psikoloji profesörü fakülte dekanına olan minnet borcumu ödemek ve yüzünü ve yüzümü kara çıkarmamak için yıllar boyu “insanüstü” bir çabayla tüm sınavları başarıyla verip diplomamı aldım. Diplomayı almakla kalmayıp, sınırlı sayıdaki kontenjan içinden seçilerek önce master, sonra da doktoraya başladım. Nihayetinde, yıllar sonra öğrenim yapmamın bile hayal olduğu bu fakültenin akademik kadrosu içinde de yerimi aldım.

Öğrenim yıllarım süresince, lisans, lisansüstü, doktora, vb. dönemlerinde yaşadığım traji-komik olay ve anıları hatırladıkça, acı acı gülümsüyor, zaman zaman hiddetleniyor, muhterem babamın da bu tip durumlarda tekrarladığı gibi “zamanın ruhu işte, demek ki o zaman öyleymiş” diye içime atıyorum. Mesela, ilk gireceğim metodoloji dersinin yapıldığı, ana binadaki iki yüz kişinin ders aldığı, basamaklı, büyük ders salonunu, amfiyi zar zor bulmuş, bir iki dakika gecikmeyle ve sıkılarak amfinin alt kat kapısından içeri girmiştim. “Dersimi ne hakla bölüyorsun, geç kalan derse giremez” diye tersleyerek beni derse almayan bu metodoloji hocasının, benden daha sonra aynı kapıdan giren “Hollandalı” bir öğrenciyi güleryüzle nasıl selamladığını kapı aralığından görmüş, sinir harbi içinde, kahrederek binayı terk etmiştim. Tarihin cilvesine bakın ki, bu adam yıllar sonra fakültede benim meslektaşım, hatta kısa bir zaman da “oda arkadaşım” olacak ve anlattığım hikâyeyi hiçbir zaman hatırlamadığını iddia edecekti. Bir aralar Hollandaca tabiriyle “uzun elli” biri olduğu meydana, böylece ipliği de pazara çıkınca, kısa yoldan yol verilmişti bu “zatı muhtereme”. İlahi adalet burda tecelli etmişti her hâlükârda.
Öğrenime başladığım o günlerde, istatistik, metodoloji, bilim kuramları, vb. gibi bu tür “bölümler üstü” amfi derslerini izleyen büyük öğrenci grubu içinde, siyahi bir Surinamlı öğrenciden başka “tek kara kafalı” bendim. İnsanlar o yıllarda, kelaynak kuşu misali, bizim gibileri üniversite sıralarında görmeye alışmamışlardı henüz. Yıllar yılları kovaladı; lisansüstü, doktora falan derken artık aynı fakültenin öğretim üyelerinden biriydim. “Hoca” olarak gireceğim bir derste öğrencilere dağıtacağım fotokopileri yapmak üzere makinenin başında beklerken yaşadığım bir olayı da halen dünkü gibi hatırlarım? Bana doğru yaklaşıp “al bunları da çoğalt ve ders başlamadan salona getir, acele et, hadi hadi, hoca gelmek üzere!” diyerek elime bir tomar kâğıt tutuşturan bir kız öğrencinin yaşadığı şokla ilgili bir anı bu. Bir müddet sonra kendiminkiyle birlikte kıza ait kopyaları da çoğaltıp ders salonuna girdim. Önce bu “garibin” fotokopilerini verip sonra da kürsüye oturduğumda Medüsa görmüş gibi taşlaşan bir yüzle ön sıralarda oturmuş aval aval bana bakan o kızın yüzü görmeye değerdi doğrusu.
Daha sonra, beni orda çalışan bir hizmetli olarak görme yanılgısından (yani o zamana kadar farkına varamadığı kültür ırkçılığından) başka bir kusuru ve kötü niyeti olmadığını belirterek, bin pişmanlık içinde benden özür dileyen bu kızcağız, ilerleyen yıllarda entelektüel halefim olacak ve öğlen araları kantinde otururken yanıma yaklaşma cesareti gösteren nadir öğrencilerden biri olacaktı. 4 yıl sonra, benim rehberliğimde yazdığı “kültürel ırkçılıkta stereotiplerin öğretmen davranışlarındaki rolü” konulu master teziyle bölümü “cum laude”, yani üstün başarıyla bitiren bu Mariska, ne yazık ki, gittiği Güney Amerika’dan bir daha hiç dönemedi. Mezuniyet sonrası ana-babanın da itirazlarına rağmen karar verip gönüllü olarak gittiği Honduras’ın, dağlık ve ormanlık ücra köşelerinde bir yerleşim yerinde, sosyal yardım uzmanı ve öğretmen olarak çalışmış, çevrenin ıslahı ve kurduğu yardım fonundan elde ettiği finansla yaptırdığı okul vb. gibi kalıcı etkinlikler sonucu bölge insanın sevgisini toplamıştı. Köyü basan, kimine göre “gerilla” kimine göre de uyuşturucu mafyası tarafından kaçırılmış bir daha da kendinden haber alınamamıştı. Diploma töreninde beni tanıştırdığı ana-babasından da fazla bir bilgi alamadığım bu Mariska’nın Serencamı ne oldu diye, bugün bile halen düşünürüm. Hey gidi günler hey.

Emeklilikle ilgili kısa bir yazı yazıp nasıl veda ettiğimi anlatayım derken nerelere gidip, lafı uzattım. Sözün özü, son otuz yılı akademik ortamda geçen mesleki yaşamımda ürettiklerimin; yazdığım kitap ve makaleler, verdiğim konferanslar ne işe yaradı, halen okuyan var mıdır, “şu sempozyumda keşke, o şakacı hocam da olsaydı” diyen var mıdır” diye hayıflanıyor, özellikle de dersleri ve öğrencileri özlüyorum.
Hani benzetme tam yerine oturmasa da “müflis bakkal eski defterleri karıştırırmış” diye bir söz vardır ya, ben de iflas-miflas etmemiş olsam da zaman zaman eski defterleri açıyor, fotoğraflara ve video filmlerine bakıyorum. Ve “yahu, emekliye böyle erken ayrılmasa mıydım ki” diye serzenerek eski zamanları yad ediyorum. Fotoğraf ve filmlerin arkasındaki güzel anıları, Güneydoğu Hollanda’da, Brabant ve Limburg Ormanlarında yaptığımız bisiklet turlarını, Kuzeydoğu’da, Ijsselmeer Körfezi’nde, dalgalı bir denizde, cüretkâr bir kafayla giriştiğimiz rizikolu yelken turunu, vb. hatırladıkça, zaman tünelinin derin dehlizlerinde kayboluyor ve “eskiden her şey daha mı güzeldi ne” demeden de kendimi alamıyorum. Oysa şimdi fiiliyatta, hayatımdan memnun, çeşitli anlamlı uğraşılarla ve saate göre yaşamak zorunda olmayışın verdiği rahatlıkla günümü dolduruyorum.

Hollanda’da çalışılan kurumdan bağımsız olarak emeklilik yaşı, ben 2022 temmuzunda emeklilik başvurumu yaptığımda 67 idi, ki bu barem her beş senede bir güncelleniyor ve emeklilik yaşı, uzayan ortalama ömür istatistiklerine endekslenerek habire yukarı çekiliyor. Böyle giderse 2030 yılına varmadan Hollanda’da emeklilik yaşının yetmişi geçeceği dillendiriliyor.
Ben de o zaman 64 yaşına yaklaştığımda “artık buraya kadar” diyerek zaten “ilk istasyonda” yani 2022 akademik yılının bitiminde “trenden inmeyi” göze koymuştum. İşimde, verdiğim dersler, yazdığım kitap ve makaleler veya katıldığım konferanslarda yaptığım sunumlarda kendi kendimi tekrar ettiğim duygusuyla ve artık akademik podyumu başkalarına, daha genç insanlara bırakma zamanı geldiği hissine de kapılarak veda etme kararım da giderek kesinleşti. “Memlekete dönüş” perspektifli pozitif düşünceler güdümünde, fakat tereddütlü gelgitlerden de tam sıyrılamadığım bir ruh hali içinde, 2022 yılının güneşli bir 15 Temmuz günü, ayrılmam vesilesiyle düzenlenen bir konferansla 30 yılı yüksek öğrenimde olmak üzere toplam 44 yıllık çalışma hayatımı noktaladım. Seneca boşuna söylememiş: “Omnia Fenit ad Finem” ya da “Herşeyin bir Sonu Vardır”.

İyi ki yapmışım. 43 yıl önce gözyaşlarıyla ayrıldığım, geçen zaman zarfında da gün be gün ağırlaşan gurbet acısı, fantom sızısıyla özlemini çektiğim, dumanlı dağları, bozkırları ve soğuk pınarlarıyla beni bekleyen güzel memleketim, anavatanım vardı.
Cennet mekânlı annem hep öyle derdi bana. “Gurbet çekilmez, bir gün döner gelirsin be oğlum” diye teskin ederek. Şimdi gurbet hangisi ben de şaşırdım. 21 yaşımda terk ettiğim vatanıma 64 yaşımda geri dönüyordum.
Memeli hayvan davranışlarını inceleyerek, insan davranışlarıyla ilgili mukayeseli sonuçlar da çıkaran hayvan davranış bilimcilerinin (etologlar) filler üzerine yaptıkları gözlemlerden elde ettikleri ilginç bir bulgu vardır. Filler uzun bir yay çizip, ordan oraya gezerek on yıllar boyu çeşitli barınma alanlarında yaşadıktan sonra, ebedi istirahatgah için yeniden, doğdukları yere, yani habitatlarına dönerlermiş. Bu tabi ampirik (görgül) zeminleri çok da kuvvetli olmayan bir postulat; yani ispatı kesinkes sabit olmayan, yanlışlanması (falsification) da zor olan bir önesürümdür. Ancak bu gözlem nedense öteden beri benim çok ilgimi çekmiştir. Özellikle de Habitat (barınma alanı) ve Habitus (orda edinilen ve değiştirilmesi son derece zor olan davranışlar) arasındaki doğrudan ilişkiler dikkate alındığında. İnsan da bira fil gibi değil midir? Bakalım yeni Habitat’ım Türkiye, beni nasıl bir Habitus’a zorlayacak.
Hani argoda “yolcudur Abbas, bağlasan durmaz” diye bir deyiş vardır ya, aynen öyle. Hora est, ya da: Zaman Geldi!
Veda konferansından iki gün sonra “ver elini memleket” diyerek yola çıktık. “Osmanlı’nın izini takip ederek ve döne döne, yaklaşık beş bin kilometre katederek, bir buçuk ay süren bu gezide geçtiğimiz ülkeleri, konakladığımız mekânları bir yazı dizisi biçiminde yazacağım. Birer birer bir yazıya sığacak boyutlarda Avusturya Alpleri, Arnavutluk dağları, Hırvatistan koyları, Vardar Ovası, Tuna boyları, Selanik kaldırımları, vb. gibi kısa zaman öncesine kadar pek uğranmayan coğrafyalarda gizlenmiş izleri ve imleri arayıp, şaşırarak yaptığım keşifleri ve gördüğümüz güzellikleri anlatacağım. Tabi, Srebrenitsa’nin ölüm tarlalarını, Saraybosna’nın Pazaryeri’ni, Omarska ve Keraterm gibi toplama kamplarını, her yerde karşımıza çıkan toplu mezarları ve daha başka distopik coğrafyaları da.










