Hüseyin SUSAM

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…3. Temmuz 1969 Kayseri

1969 Temmuzunun kavuran, kızıl-sıcak, susuz, kara-kurak, toz-toprak ve pıtrak dolu günleriydi. Babamın da müdürü olduğu Namık Kemal İlkokulu’nun 5. sınıfında, çalışkan fakat çekingen, (öğretmen çocuğu sıfatıyla mütemadiyen akran zorbalığına maruz kaldığım için de) biraz korkak, fakat buna mukabil isyankâr ruhlu ve atak (!?) bir çocuktum.

Yanılmıyorsam 15 veya 16 Temmuz gününün olağanüstü bir gün olacağı haftalar öncesinden belliydi: okulumuza Ankara’dan “başöğretmenler”, yazarlar, çizerler, hülasa “önemli, büyük adamlar” gelecek, sonra da ertesi gün gidecekleri Kayseri öğretmenler toplantısı öncesi hazırlıklar ve dinlenme için bizim evde konuk olacaklardı!

O gün geldi çattı, tabi bende de şafak attı!

Çünkü, o öğlen sınıfımıza girip, bişeyler söyledikten sonra gelip yanıma oturan ve (babamın günler öncesi telkinleri üzerine) soracağı sorulara hazırlık babından Onuncu Köy ve Irazca’nın Dirliği romanlarını (tam da anlayamadan) baştan sona ve sondan başa hatmettiğim Fakir (Tahir) amca bana bir not defteri uzatarak, “Hüseyin, buraya bişeyler yaz bakalım” deyince ne kuruyan boğazımdan bir ses ne de titreyen elimden bir kelime çıkmıştı. “Evlat, akşam sizin evde yazarsın” deyip defterini geri aldı ve çevre kasaba ve ilçeleri dolaşmak, öğretmenleri Kayseri buluşmasına çağırmak üzere çıkıp gittiler.

O öğlen canım annem, günler öncesinden başlayıp hazırladığı dolmalar, sütlaçlar ve kesilip yolunduktan sonra ocakta kızaran tavuklar üzerine bir de bir tepsi su böreği açma işine girişmiş ve “sosyalistlere” yemek hazırlayacağım diye akşamüstüne doğru nerdeyse bayılma noktasına gelmişti. Bense, bi yandan ablamla getir götür işleri için “yumuş” tutuyor, öte yandan da aşırdığım börek kırpıntıları yanında bol bol da “oklava yiyordum”.

Akşam oldu, “misafir odamızdaki lüks lambamız” yakıldı, yemekler yendi, şiirler okundu, nutuklar atıldı ve ertesi günkü TÖS öğretmenler sendikasının (şimdiki ifademle) pedagojik zeminli, ‘eğitim üretim içindir’ şiarlı öğretmen hareketinin belki de ilk kilometre taşlarından biri olarak tarihe geçecek olan (kim hatırlar ki bunu?) Kayseri Kongresi hazırlıkları noktalandı. Geç saatte misafirler dedemin odasında yatmaya giderlerken ben hala uyumamış, ertesi gün babamın beni de götürüp götürmeyeceğini düşünüyordum.

Sabahın erken saatlarında, şafak vakti kapıya yanaşan, tangır tungur bir kaptıkaçtının sesiyle uyanıp, arka sıra koltuklarından birine çöreklenmiştim bile çoktan. Babamın önsezilerinden doğan endişeli tavırları ve direnmelerine karşın, annemin kaş-göz işaretleriyle talep ettiği “kefaret” sayesinde benim de Kayseri’ye gitmeme izin çıkmıştı. Müstecep (?) adlı şoför, önden motorun bir yerine taktığı manivelayı çevire çevire aracı çalıştırmış, aracın içini midemi de bulandıran kesif bir mazot kokusu kaplamıştı. Buna karşın, olduğum yerden kımıldamadan oturup hareket saatini bekledim. Neye mal olursa olsun, ki hatırladığım kadarıyla, benim de anlatıp övünecek bir hikayem olsun istiyordum; bu Kayseri’ye ben de gidecek ve orda kimbilir neler görecektim. O arada çoktan aracın çevresinde toplanmış, şaşkın, birazcık hayran ve özellikle de kıskanç gözlerle beni izleyen, kimisi de her okul çıkısında beni tekmeleyen mahalle çocuklarına inat, mazot koklaya koklaya, midem bulana bulana mıh gibi olduğum yerde oturdum durdum.

Akşam konuşmalar esnasında, yol güzergâhından bahsedilmiş, yol boyu uğranacak köy ve kasabalar yanında Kızılırmak’ın üstündeki bir köprüden geçileceği falan da anlatılmıştı. Kızılırmak, Yeşilırmak bildiğim kavramlardı, ancak daha önce ne böyle çağıl çağıl akan koca bir nehir görmüş, ne de üzerinde yükselen devasa bir köprüden geçmiştim. Umumiyeti, yaşadığı mahallenin dışına çıkmamış olan bu çocuklardan hiçbirinin de böylesi maceralı bir yolculuk yapmadığını biliyordum. Artık okul çıkışı da kimse beni, Kızılırmak köprüsü bir yana, daha başka kimbilir ne hikayelerle dönecek olan birini dövmeye de tabiki cesaret edemeyecekti.

Şimdi psikanalizciSigmund Freud ya da neoanalizci psikolog Carl Gustav Jung olsa benim bu erken çocukluk dönemlerimde uğradığım akran zorbalığının, ileriki yıllardaki yaşamıma nasıl yön verdiğini açıklar ve psikoloji-pedagoji doktora ve doçentliğimin; yazdığım kitap ve makalelerin, hatta şimdi emekliliğimde uğraştığım yağlıboya resim ve müzik çalışmalarının da temelinde esas itibarıyla yaşadığım “çocukluk travmalarının” yattığını ve bunu “süblime ederek”, yani pozitif yönde kanalize ederek “başarıya” çevirdiğimi iddia ederlerdi. Belki öyledir, kimbilir?

Ne var ki, günümüzde artık bu tarz, kanıtlanması imkânsız postülatif psikoloji kuramlarına pek itibar edilmiyor. 2. dünya savaşı sonrası, görgül, ampirik psikoloji biliminin gelişmesiyle zaten uzun zamandan beridir psikoloji araştırmalarında ve terapi yöntemlerinde köklü değişiklikler yaşandı. Modern psikoloji araştırmalarında, insan ruhunun karanlık dehlizlerinde neler olduğu sorusundan çok, daha ziyade gözlenebilir, algılanabilir insan davranışları esas alınmaya başlandı. Son yıllarda gelişen Bilişsel Psikoloji’de kullanılan yeni hafıza, unutma ve hatırlama yöntemleri ve bu uzantıdaki Bilişsel Terapi usulleriyle insanın haleti ruhiyesine dair de birçok görgül (yani kanıta dayalı) veri de elde edilebiliyor artık. Hele de şimdi Nöropsikoloji’nin beyin anatomisi zeminli araştırma metotlarıyla, bu ruh ve davranış meseleleri giderek tıp biliminin bir alt disiplini haline gelerek daha görülebilir, anlaşılabilir ve tedavi edilebilir bir ivme kazandı.

Bu radikal yön değişimi, yani bu yeni, tıp ağırlıklı bakış açıları ve tedavi yöntemleri çok mu iyi oldu? Onu da bilemiyorum. Ancak birşey su gibi açık: tüm Anksiyete (Kaygı ve korku) Bozuklukları, Depresyon, endişe, saplantı ve takıntılarla ilgili Obsesif Kompulsif Bozukluklar, anoreksiya nervoza ve bulimia nervoza gibi tüm Yeme Bozuklukları, Uyku Bozuklukları, Odaklanma Zorluğu, Asosyallik ve ruh halinde ani değişimler ve diğer birçok psikolojik sendrom ve hastalık yeni yöntemlerle sorun olmaktan çıkıp, birdenbire çözüme mi kavuştu? Tabi ki hayır. Hepsi de olduğu yerde duruyor. Mesele burda her iki, ya da üç kuramsal yaklaşımda da (yani Psikanaliz, Bilişsel Psikoloji ve Nöropsikoloji’de) sözkonusu olan pozitivist (olgucu) bir kesinlik inancı / kesincilik iddiası var ki, bu tarz bakış açısı beni hiçbir zaman cezbetmemiştir, nedense? İnsan ruhu ve davranışları öyle göründüğü gibi hiç de kolay olmayan, girift karakterini olduğu gibi koruyor ve modern araştırma metot ve terapi usulleriyle de o karanlık dehlizlerin yanından geçilebilse bile, bu dehlizlerin içine bir türlü girilemiyor.  

O bakımdan, ben daha ziyade “insan kimliği, kişiliği, benliği ve o uzantıdaki haleti ruhiyesinin temel karakteristiğini, durağan bir nesneden, içinde bişeyler saklanan kara kutu gibi bir şeyden, mesela ne bileyim, bastırılmış, unutulmuş tüm travmaların, kötü anıların saklı tutulduğu bir karanlık odadan çok, bir yol ve yolculuk metaforuyla daha iyi anlatılabileceği ve anlaşılabileceği kanısındayım. Yani insanın kendini nasıl değerlendirdiği, nasıl hissettiği, özellikle de başkalarının gözünden bakarak kendini nasıl gördüğü (looking glass self) konusu, statik, her yerde ve her zaman, hep aynı olan bir ruh hali yerine, sürekli değişen, yaşa ve değişen mekanlar, ortam ve sosyal çevrelere göre hem biçimi hem de özü değişen bir kimlikinşasıdır. Bir sonuçtan öte, bir süreç olarak nitelediğim bu kimlik inşasının da (hadi siz buna ruh hali deyin) insanın gün be gün, yaşamı boyunca yaptığı seçimler ve tercihlere göre habire yön değiştiren, çünkü bir sürü yol ayrımlarıyla dolu, kompleks bir güzergâhta sürekli gelişen ve insanın son nefesine kadar hiç bitmeyen bir yolculuk olduğu kanısındayım. “Dünyaya geldiğim anda, yürüdüm hayli zamanda, …Bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece” diyerek insanın varoluş hikayesini, ya da “trajedisini” anlatan Veysel’de zaten kendi epik tarzıyla ayni şeyi vurgulamıyor mu?  

Her neyse, Kayseri yolundan epey sapıp, konuyu iyice dağıttık. Yan yollarda fazla kaybolmadan dönelim biz yine maceralı yolculuğumuza.

Yaklaşık iki saatlik bir yolculuktan sonra, ki şimdi kırk beş dakikada aşılıyor bu mesafe, kuşluk vakti Kayseri’ye vardık. Konferansın yapılacağı Alemdar sinemasına biz, her neye delaletse, orda konuşlanmış hazır bekleyen polislerin direktifiyle, arkadaki yan kapılardan girerken, ön tarafta toplanan, eli sopalı kalabalıklar biraz sonra içeriye yuvarlayacakları benzin dolu varilleri de hazırlamış “Moskova’ya, Moskova’ya” diye bağrışarak, tehditkâr nümayişlerine başlamışlardı bile.  

Ne bu dehşete ve hiddete neyin sebebiyet verdiğinden ne Moskova’nın ne veya neresi olduğundan ne de “neden Moskova’ya gidilmesi gerektiğinden” bihaberdim. Yine de coşkuyla girdim o güne kadar böylesini hiç görmediğim, baş döndürücü, yüksek tavanlı, balkon katlı, kırmızı koltuklu, koca sinema salonuna. Sabah yola çıkmadan önce, şüpheli gözlerle uzaktan bizi izleyen ve “çocuk aklı it aklı” diyerek benim de bu “vesaitin” içinde ne aradığıma bir türlü akıl erdiremeyen Zivikli Dedem’in de daha sonra olacaklara ilişkin bir bildiği varmış demek ki. Anlattığı menkıbeler ve dini hikâyeler yanında özellikle feraseti ve derin tefekkür yeteneğiyle ünlü, şehit çocuğu ve bu yüzden kendi de küçük yaşlardan beri tren istasyonlarında hamallık yaparak iki çocuk büyütmüş olan dedem, namı diğer, Delibaş Mehmet.   

Daha Çorum, Maraş veya Sivas’ın adı yokken ben orda, 1969 yılının sıcak- kurak-ve toz-toprak kokulu bir temmuz günü Alemdar Sineması’nın ön koltuklarında ta yukardan yuvarlanarak gelen ağzı yanan çaputla tutuşturulmuş benzin varillerini görmüş; babamın, yediği değnek sebebiyle kırılan koluna rağmen gösterdiği ataklık sonucu, kucağında arka kapıdan dışarı çıkarılmış ve Garnizon Komutanlığından gelen bir subaya “emanet” edilmiştim.

O günün akşamı evimizde, kırık koluyla “hasta yatağında” yatan babamı ziyarete gelen eş-dost ve akrabaların telkinlerine verdiği cevaplardan da tek müşterek yanı Köy Enstitülü vatanseverler olması olan aktivist “sendikacı arkadaşlarıyla” giriştiği bu maceralı eylemin ilk ve son olduğunu, çocuk kalbiyle rahatlayarak anlamıştım. Evet, babam bir halk adamı, bölgesinde çalışan öğretmenlere, tarlada çalışan köylülere, halka yardım etmekten ve somut işler kurgulayıp yaptığı ıslah planlarının sonuçlarını görmekten mutluluk duyan bir Cumhuriyet öğretmeniydi. Kooperatifçi, imececi, gerçek anlamda bir anti-emperyalist ve vatanperver, Atatürkçü bir sosyal demokrat idi, ancak hiçbir şekilde gerçek bir “sosyalist” de olmamıştı. Yani, bırakın bir ideolojik saplantıyı, dedemden kalan bir “miras” sonucu, CHP’ye oy vermekten başka, TÖS’ün dışında hiçbir parti ya da dernek bağlılığı ve sempatisi de yoktu.  

Belkide bu yüzdendir ki, zorunlu emekliye sevk edildiği, 70’li yılların ortalarında, siyasi kutuplaşmanın dorukta olduğu, sokak çatışmalarının kızgın günlerinde düzenlediği veda toplantısına, sağdan soldan çeşitli ideolojik gruplara mensup tüm öğretmenler katılmış, yaptığı konuşma sonunda onu alkışlarla uğurlamışlardı. O konuşmanın da ana temasını oluşturan imececi, kooperatifçi söylemiyle “değerli arkadaşlarım, hepiniz yoksul ailelerden gelen cumhuriyet öğretmenlerisiniz, geçim sıkıntısı daha da çetrefilleşecek, gelin bir kooperatif kuralım, turizm Türkiye’de giderek önem kazanacak, her yandan insanlar buralara gelecek, bizde deniz kenarında turistlere kiralayıp geçimimize katkı sağlayacak evler yapalım, isteyen beş lira ila üyeliğini başlatsın” diyerek kurduğu Alanya Kargıcak Köyü Öğretmenler Sitesi’ni nihayetinde gerçekleştirmiş, kuruluşundan sadece altı yedi yıl sonra da o veda toplantısında üye olup, uzun nefesle dayanarak evini de yaptıran yüzbeş öğretmene de denize nazır, iki katlı tatil evlerinin anahtarlarını vermişti. Şimdi beş yıldızlı oteller arasında kalmış bu müstesna yerde evi olmayan tek insan da babamdı, çünkü o zaman kendine aldığı parsel üstüne ev yaptıracak parayı çıkıştıramamış ve annemin gözyaşlarına dayanamayan biz evlatların katkılarıyla o sitede nihayetinde kendine de bir “küçük ev” yaptırmıştı. “Yahu hocam, şuraya keşke bir de olimpik havuz yaptırsaydın, her zaman da denize inemiyoruz” diyerek şikayetlenen, umumiyeti ikinci kuşak site sakini olan öğretmen çocuklarına, fazla içerlemeden, sakince çektiği çileleri anlatır, “ben burayı tırnaklarımla kazıdım evlat” diye duygulanırdı. Bildiğim kadarıyla bir defa bile denize girmenden o tropikal sıcakta olmadık bürokratik engelleri çözmek üzere, namı diğer Cin Ali, rahmetli Rasim (Kaygusuz) amcamla, devlet dairelerini aşındırıp, parasızlık yüzünden habire sekteye uğrayan inşaatların sürmesini sağlayacak yeni kapital sahibi ortak arayarak tamamladığı bu güzide mekânın fazla da “tadını çıkaramadan” yakalandığı hastalık sonucu ebediyete intikal etti, muhterem babam.  

Hey gidi günler hey!

Her neyse.

Annemi, çok daha erkenlerde, kurak, toz toprak ve pıtrak’a rağmen çok sevdiği sıcak bir temmuz yerine, hiç sevmediği yağmur, çamur ve soğuk bir 95 şubatında kaybettikten sonra ben babamla uzun uzun geçmişin muhasebesini yapar, onu adeta sorguya çekerek “sosyalizm derken, kadının adının olmadığı” o 1969 temmuz günlerindeki Kayseri hazırlığına dair çözümlemeler yapar ve “bu nasıl halkçılık, bu nasıl sosyalizm idi ey baba” diyerek, soruşturur, “cumhuriyetin değerlerini neden koruyamadınız”, “neden toprak reformu olmadı, köyden kente kalkınma neden sekteye uğradı” diye sanki tüm bunların sorumlusu babammış gibi, Türkiye’nin makus tarihine ilişkin sorular sorar, cevaplar arardım.

“Zamanın ruhu evlat, O zaman öyleydi, bizim elimizden ne gelirdi ki; öğretmelerin özlük haklarını iyileştirmeyi bile beceremedik” der, tefekkür yüklü gözleri yaşararak derin derin iç çekerdi sevgili babam. Hiçbir zaman bir sosyalist olmamış olmasına karşın, köy enstitüsünün verdiği ruhla halkçı, naif, “hizmetkar” bir öğretmen, sonra da gelmiş geçmiş en dürüst ilçe milli eğitim müdürlerinden biriydi benim babam.  

Ruhunuz şad olsun!

Babalar günü için yazdığım 21 Haziran tarihli daha önceki yazıma, bir şairin mısralarıyla, “Hayatta ben en çok babamı sevdim” diye başlamıştım. Bu yazıyı da çilekeş anneme dair bir epigramla kapatayım; annemi en çarpıcı biçimde ve bize tıpa tıp uyan Aşık Veysel’in şu mısralarıyla anıp anlatarak:

Ben yürürdüm Anam bakar gülerdi
Huysuzluk edersem kalkar döverdi
Hemen kucaklayıp okşar severdi
Çirkin huylarımı soyuttu Anam

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ