Bugün, haziran ayının üçüncü pazar günü, yani Babalar Günü*. “Babacı” çoğu insan gibi, yapay da olsa böyle bir vesileyle rahmetli babama dair duygularımın depreştiği bir gün bu gün. Zaman zaman, babamın deyişiyle, zaman tüneline girip, eski fotoğraflara baka baka, bazan acı acı gülümseyerek çoğu kez de şarkıcı Stromae'nin "Papaoutai" (Baba Neredesin?) şarkısını** dinleyerek, hasret, vefa ve özlem dolu gözyaşlarıyla anıları, hatıraları yad ettiğim bir gün bu gün. Çocukluğumu, gençliğimi ve tüm bu evrelerde hep ön planda olan babamı, rahmet, minnet ve hasretle andığım anlara vesile olan bir gün. Şairin de özlü olarak dediği gibi “ben hayatta en çok babamı sevdim”.***

Köy Enstitüsü mezuniyeti çektirdiği fotoğraf Benim yaptığım yağlıboya “baba” tablosu
Ne var ki, hatıralar dehlizinin en derinliklerinde yatan iz ve imlerde de tabi ki annem var. Hafızamın, üç-beş yaşlarına kadar uzanan en derin katmanlarına indiğimde karşılaştığım en net görüntünün bir “ana” imgesi, yani annem olduğunu görürüm hep. Kendimi yalnız hissettiğimde, acıkıp susadığımda, korkup güven aradığımda, şefkat ve sevgiye ihtiyaç duyduğumda, kaçıp korunacağımı bildiğim kalenin adı oldu annem hep. Niye gün boyu hiç görmediğim, bizden çok daha ziyade başkalarıyla ilgilenen, “elalemin” hastasıyla, tarlasıyla, kavgasıyla uğraşan babamı daha çok sevdim diyorum o halde? Niye öyle hissediyorum? Belki de “bana özgü olan babanın”, benim babamın imececi-halkçı kişiliği, güven veren güleryüzlü duruşu, sosyal zekâsı ve yaygın söyleyişle karizması idi beni yıllar içinde giderek babama yönelmeye iten, “babacı” yapan. Ta küçük yaşlardan beri babamı, sade ben değil, herkesin de çok sevip saydığını keşfedip anlamıştım. İrili ufaklı problemlerini çözerek daima zor durumda olan insanlara yardım eden muhterem bir halk adamı idi babam. Dolayısıyla toplumun ilgi odağında olmasıyla, yani çocukları olarak onunla “övünme” duygusuyla büyümüş olmamızla da ilgili idi belkide babama karşı duyduğum bu aşırı sevgi. Aşırı diyorum çünkü, gün boyu, zamanla sayısı altıya çıkacak çocuğun bakımıyla bitap düşen “evveliyatı ağa kızı” annemin bizleri yıkama-doyurma-kayırma silsilesinden sonra, akşam olunca okuldan ya da “daireden” eve gelen babamı, kahveye veya kulübe gitmeden yemek başında ancak görebilirdik. Bu ananın yaptıklarına karşı babaya olan orantısız, disproporsiyonel aşırı sevgi tam bir “vefasızlık” örneği de değil mi diye de hayıflandığım, kendimi sorguladığım oldu ilerleyen yıllar içinde. Hem sağlığında hem de 2005’teki vefatından sonra.
Sosyal ve kültürel antropologlar ve haliyle psikoanalitik yönelimli psikologların da bu mesele üstüne kütüphane dolusu makale ve kitap yazdığını biliyorum, ancak meseleyi fazla da “bilimselleştirmenin” bir anlamı ve gereği de yok şimdi.
Babamın bu bahsini ettiğim toplumculuğu, milliyetçiliği, bir halk insanı oluşu, bir köy çocuğu olarak yaşadığı zor şartlardan, kıtlık yıllarında oluşan dirençli, tahammüllü ve hoşgörülü kimlik ve kişiliğinden kaynaklanır. Henüz çocuk yaşlarda gittiği Pazarören Köy Enstitüsü’nde aldığı terbiye ve donanımı bu kişilik üstüne inşa etmiş, daha sonraki yıllarda da bir öğretmen ve ilçe milli eğitim müdürü olarak, bu “cumhuriyet öğretmeni mantalitesini” yetiştirdiği öğrencilere, rehberlik ettiği öğretmenlere ve uyguladığı tedrisata aktarmıştır.

Babası savaştan dönemediği için küçük yaşlarda trenlerde hamallık yaparak bir aile geçindirmek zorunda kalan bir babanın, yani dedemin iki oğlan çocuğundan küçük olanıdır babam. Biri yanımda kalsın, tarlada, toprakta bana yardım eder diyerek amcamı yanında bırakmak koşuluyla babamın Pazarören’e gitmesine izin verir dedem. Altı yıl sürecek, sıkı fakat amaçlı ve anlamlı bir talim ve terbiye, ögrenme ve aydınlanma süreci de böyle başlar. Başlarda kimi zaman boş mideyle dersliklere ve işliklere gitseler de zamanla Pazarören yatılısının mutfağında evde bulacaklarından daha çeşitli ve dengeli gıdalarla daha iyi beslenip, spor yapar ve bol bol da kitap okurlar. Zamanın efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in yaptırdığı çevirilerle dolan kütüphanede hem Türk Edebiyatı hem de Batı Edebiyatı’nın temel eserleriyle tanışır, okur ve üstüne münazaralar yaparlar. Müzik aleti çalmayı ögrenip, at nalı çakmayı, tarla sürüp duvar örmeyi, hasta bakıp iğne vurmayı ögrenerek, çok yönlü bir gelişimle bir aydının gereksindiği ve köylerin ihtiyaç duyduğu bir donanımla mezun olup köylerini ihya etmek üzere geldikleri yerlere dönerler.
Hatırlarım, babam o akşam saatlarında bazan, daha önceden bize hikayesini anlattığı Kaşağı gibi öykülerden veya Vurun Kahpeye gibi romanlardan veya “Şekspir” trajedilerinden uyarlama bir “tiyatro” sahneler, mandolin eşliğinde bizlere de “aktör” olarak bir iki cümleden oluşan bazı replikleri uygulatırdı. Benim en çok hoşuma giden, hazin bir sonla biten Atinalı Timon’un hikayesiydi tabi. Ben genellikle Timon rolünü oynar, zavallı ablam ise yine Timon’un kâhyası Flaviyus olmak zorunda kaldığı veya Vurun Kahpeye oynamadığımız için protesto ederdi. Bu arada ‘peeh, peeh’ diye gülerek bizleri izleyen annem, oyun bitince, gaz lambasını üfleyip, kıçımıza vurup yatağa sokardı bizi.
Yaygın bilinenin aksine Köy Enstitüleri’nin ilk tohumları 30’lu yıllardan çok daha önce ta 1924 yılında atılmıştır. Fikir, Kuruluş ve Uygulama diye tanımlayacağımız bir sacayağından oluşan bu kalkınma projesi, ilk olarak eğitim kuramcısı John Dewey’in fikirleriyle filizlenmeye başlamıştır. 1924 ağustosunda Atatürk’ün daveti üzerine karısı ve küçük kızını da yanına alarak New York’tan çıkıp, Titanik misali bir gemiyle “çileli bir yolculuktan” sonra önce İstanbul’a ordan da Ankara’ya ulaşan büyük filozof ve pedagog John Dewey’in Atatürk’le yaptığı görüşmeler ve verdiği tavsiyeler üzerine, aynen Halkevleri gibi bir kalkınma, ayağa kalkma projesi olarak fikir ve kavram haline gelmiştir. Daha sonraları, Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan ve onun İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakki Tonguç Köy Enstitüleri’nin Kuruluş aşamasını gerçekleştirmiştir. Arıkan’ı izleyen Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, nihayet Kuruluş sürecini müteakiben Uygulama fazını gerçekleştirmiş ve “köylüyü eğitim yoluyla kalkındırma” misyonuyla Köy Enstitülülerinin tüm ülke sathında yayılmasını sağlamıştır. Burda kalkındırma eyleminin çağrıştıracağı muhtemel yanlış yorumlara da işaret eden Tonguç, projenin esasını şu çarpıcı tasvirle özetlemiştir: "Köy meselesi, başkalarının zannettikleri gibi mekanik bir biçimde köyün kalkındırılması (italik, hs) değil, anlamlı ve bilinçli bir şekilde köyün içinden canlandırılmasıdır. Köy insanı öyle canlandırılmalı ve öyle bilinçlendirilmelidir ki, onu, hiçbir kudret kendi hesabına ve insafsızca istismar etmesin. Köy insanlarına köle ve uşak muamelesi yapılmasın”. Tonguç’un sanki Delfi Kâhini gibi sonradan olacakları görerek yaptığı tüm bu uyarılara karşın, toprak reformu yoluyla modern ve gelişmiş bir toplumu hedefleyen Köy Enstitüsü projesi 50’li yıllarda giderek agresifleşen siyasi baskılara dayamayıp nihayetinde yok edilmiştir. 1946 yılından itibaren CHP’li toprak ağalarının amansız baskıları sonucu enstitülerin karakteristik yapısını oluşturan üretime ve uygulamaya donuk müfredat değiştirilmiş, karma eğitimden vazgeçilmiştir. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti enstitülerin kurumsal yapılarını Öğretmen Okullarına dönüştürmüş ve nihayetinde 1954 yılında çıkardığı bir kanunla varlığına tamamen son vermiştir.

Pazarören Köy Enstitüsü. Ayaktakilerden soldan ikinci duran babam. Önünde oturan da Rasim Altıntaş amcam
Eğitimin aydınlatıcı, halkı cehalet ve karanlıklardan kurtarıcı, üretime katarak iş yapar, hale getirici temel işlevi tüm tarih boyunca menfaati zedelenen karşı güçlerin engellemesi sonucu akamete uğramıştır. Üretime dayanmayan eğitim, ezbere dayanan okul müfredatı ta eski Roma’dan beri bilinen bir sorundu. Birçoğu yazımda alıntıladığım Romalı düşünür Seneca bu meseleyle ilgili düşüncelerini, okulun temel işlevini Lucilius’a Mektuplar adlı eserinde kullandığı bir veciz eleştiriyle şöyle ifade ediyor. "Non scholae, sed vitae discimus". Ya da: Okul için değil, hayat için öğrenmemiz gerekir.
Babam: “Okuldaki yatakhanemizin tavanını yapamadan kış bastırdı ve sabah uyandığımızda yorganın üstüne biriken karı çırpar, kalkıp dersliklere gider orda kız oğlan karışık sınıflarda mandolin, bağlama veya flüt çalmayı, şırınga ile iğne yapmayı, duvar örmeyi ve at bakım ve nal işleri gibi pratik beceriler öğrenir ‘Şekspir’ okuma ve yorumlama, Şinasi’nin aydınlanma üzerine eserlerini okuyup münazara yoluyla özümleme yoluna gider Tevfik Fikret’in şiirlerini okuyarak kendimiz şiir yazmanın zevkini tadar, hülasa modern donanımın gerektirdiği dersleri çoğu zaman aç karınla ancak büyük bir ilgi ve motivasyonla izler, hocalarımızın sunduğu herşeyi adeta yutar gibi özümler benimserdik. Fakat sonra mezun olup köylere gidince tüm bu öğrendiklerimizin toplum gelişimi bir yana bizleri adeta yüzyıllardır bekleyen aç yoksul ve her türlü bakım ve yardıma muhtaç insanlar için (ki bunun içinde benim anam babam da vardı) ne anlama geldiğini bilfiil görerek tatbik ettik” diye gözleri dolarak anlatırdı. Sevgili babam rahat uyu. Güzel günler gelecek, güneş yeniden doğacak mutlaka.
NOTLAR
* Bu Babalar Günü de ansiklopedik bilgilere göre aynen anneler günü, sevgililer günü, vb. benzeri anma ve hatırlama günleri gibi, kökeni itibariyle batıya, ABD’ye dayanıyor. 1910 yılında Amerikalı Sonora Smart Dodd tarafından tasarlandığı kaydedilen ilk kutlamanın hazin bir hikayesi de vardır. Dodd, annesinin doğum sırasında ölümünden sonra altı çocuğunu tek başına büyüten babasını onurlandırmak ister ve bunu, bağlı bulunduğu kiliseye kabul ettirir ve ilk “babalar günü” kutlaması orda yapılır. Mesele baba olduğu için de kutlamalar kısa zamanda ülkesel ve onu müteakiben küresel bir karakter kazanır. Batıdan doğuya, kuzeyden güneye birçoğu kültürün anma ve kutlama repertuvarına eklemlenip, geniş bir coğrafya da kutlanmaya başlanır.
Ancak diğer kaynaklara göre, Babalar Günü’nün orijinini daha eskilerde, Katolik Liturjisinde tanımlanan kutlamalarda aramak gerekiyor. Velhasıl, aynen Sevgililer Günü’nün temelinde yattığı öne sürülen hristiyan etkileri burda da sözkonusu. Zira, Katolik geleneğinde, “babalık” zaten yüzyıllardır Aziz Yusuf Günü'nde (19 Mart) kutlanmaktadır. Hazreti İsa’nın üvey babası olan Yusuf, kilise çevrelerinde dünyevi babalık için (koruyucu ve şefkatli bir baba olarak) en büyük rol model olarak görülmektedir. Hatta b u sebeple Belçika’nın Anvers eyaleti gibi bazı bölgelerde, bu nedenle Babalar Günü hala her zaman 21 Haziran değil, 19 Mart'ta kutlanmaktadır.
** Sahne adı Stromae olarak bilinen Belçikalı sarkıcı Paul Van Haver'in "Papaoutai" (Baba Neredesin?) şarkısı, 1994 Ruanda Soykırımı'nda babasını kaybeden sanatçının, babasız büyümenin getirdiği derin acıyı, özlemi anlatan dokunaklı bir eserdir. Şarkı, hareketli ritmi sebebiyle kimi, “bilinçsiz” insanlar tarafından dans müziği olarak kullanılmaktadır. Aynen mesela bizim Neşet Ertaş’ın aslında hüzün dolu bir ağıt olan Yolcu adlı türküsüne insanların düğünlerde şıngır mıngır oynadıkları gibi!
*** Babaya olan hasreti anlatan bir başka hüzünlü hikâyeyi de Can Yücel Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim şiirinde dile getirmiştir. Benim de çocukluğumdaki duyduğum baba hasretini anlatan şiirden bir kesit:
…………..
Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici-hep, hepp acele işi!-
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
------------









