
AMSTERDAM NOTLARI 4: Hollanda Kraliyet Günü ve İkiyüzlülüğün Anatomisi
Önceki hafta, takvimin cilvesi bu ya, iki ülkede aynı tarihe denk gelen iki çocuk bayramından bahsetmiştim. Anavatanım Türkiye’de, Kahramanmaraş katliamının gölgesinde buruk bir sevinçle kutlanan 23 Nisan ve “babavatanım” Hollanda’da, çocuk cıvıltılarıyla çınlayan, turuncuya boyanmış sokaklarda kutlanan Kraliyet Çocuk Oyunları.
Bu Kraliyet Çocuk Oyunları’nı müteakiben de Hollanda geçen hafta, 27 Nisan’da kral Willem Alexander’ın doğum günü olması sebebiyle, bandolarla, mızıkalarla, sokak ve meydan konserleriyle Hollanda Kraliyet Günü’nü kutladı. Hani memleket refah, insanları da huzur ve güven içindeyse, kralmış, padişahmış, kimsenin pek de umurunda değil aslında; insanlar, “kralın doğum günü bahane, eğlenmek şahane” diyerek gününü gün etme peşinde. Türkiye, geçim sıkıntısı, gelecek kaygısıyla, endişe ve tasayla hüzünlü günlerine devam ededursun, Hollanda vur patlasın çal oynasın misali eğlenmesine devam ediyor.
İçinde bulunduğumuz bu hafta, Hollanda’nın yine önemli “milli günleri” haftası. 4 Mayıs günü, savaş kayıplarını anma ve yas günü. Her yıl 4 Mayıs günü 2. Dünya savaşında öldürülen (az sayıdaki) direnişçilerin ve toplama kamplarına gönderilenlerin yası tutulur, “ölüler anılır”. Ertesi gün, 5 Mayıs günü ise Nazi işgalinden kurtuluş sebebiyle Kurtuluş ve Özgürlük Bayramı kutlanır. Yani nisan ve mayıs ayları Hollanda’da anma, kutlama ve özellikle de tüm bu günleri de içine alan iki haftalık İlkbahar Tatilini değerlendirme, yani dinlenme ve bol bol eğlenme aylarıdır. Evet esas olan kasa kasa bira, şişe şişe şarap tüketip eğlenme olunca, birçoğunun neyi anıp, neyi kutladığından da haberi bile olmaz. Gelecek kaygısı, geçim derdi vb. gibi sıkıntılar olmayınca burda insanların ekseriyeti, benim Turuncu Kalabalıklar diye andığım, geniş kitle yığınları, tasalanıp, dertlerine dalarak, kafa yorarak düşünmeyi, daha doğrusu endişe ve kaygı güdümlü tefekkürü de unutmuş; dekadansın ve narsizmin doruk yaptığı apatik bir yaşam sarmalı içinde adeta mutsuzluğun dipsiz kuyusunda debelenmeye mahkûm olmuş gibi.

Ez cümle: para var, her şey var ama “amaç” yok, “anlam” yok! Yani bir çeşit Refah Paradoksu da diyebiliriz bu sosyopsikolojik haleti ruhiyeye. Bu memlekette, hani bizdeki gibi, yakın tarihe damga vuran Çanakkale, Sakarya, Kocatepe gibi toplumsal semboller de olmadığından, “yurtseverlik”, “kahramanlık” vb. gibi grup ruhu besleyen sosyolojik iletkenler da hafif anlamlarla yüklü, bulanık, flu kavramlar haline gelmiş zamanla. Yokluğu bile hissedilmeyen “geçim sıkıntısı”, gelecek kaygısı gibi negatif duygular bir yana, insanları birbirine bağlayan, toplumsal çimento işlevli, millet olarak övünecek fazla da birşey de yok bu coğrafyada. İnsanlar daha ziyade kendisiyle, jimnastik salonundaki performansıyla, yaklaşan kış için satın aldığı yeni buz pateniyle falan övünüyor. Evet güçlü bir futbol milli takımı var, Oranje, ama o da eskisi gibi değil artık; dünya kupasına da zar zor katılabildi. Artı Philips gibi, elektronik çip yapan makinalari üreten ASML gibi dünyaya egemen high-tech şirketler ve Wageningen gibi zirai teknolojide bir numara, renome üniversiteler de var. Ama bundan sokaktaki vatandaşa ne? Birçoğu bunların, bu teknolojik süpremasyonun farkında bile değil. İnsanlar ne yapsın? Hani “millet ruhu”, “vatanperverlik”, “kanımın son damlasına kadar..” vb. gibi patriotik nosyonlar pek bilinmediği, hissedilmediği için, tarihin belli dönemlerinde esaret altında yasanmış olsa bile, burda habire bir “barış” ortamı sürmüş ve dolayısıyla onun yarattığı “huzurlu” bir iş ve çalışma ortamı, ve dolayısıyla refah doğmuş. Bu bağlamda ülkede öteden beri egemen olmuş, Vatikan, yani katolisizm karşıtı, Kalvenist din anlayışı ve tutumluluğu öngören Protestan ahlakının da etkisiyle doğan sermaye birikimi ve o zeminde ilk olarak buralarda ortaya çıkan kapitalist ekonomi anlayışını da unutmamak gerekir *
Nihayetinde 10 Mayıs 1940 günü bir kurşun atılmadan, kimi köy ve kasabalarda bandolarla karşılanan Alman ordularına teslim olan bu memleket, 5 yıl sonra 5 Mayıs 1945’te Kanada ordusu tarafından yeniden Almanlardan temizlenmiş, güneydeki kısa süreli “açlık” kapsam dışı tutulursa, herkes beş yıl sonra, bişey olmamış gibi, kaldığı yerden işine-gücüne, hayatına devam etmiştir.
O günlerden sonra habire göç alan, şu an 18 milyon nüfusa ulaşan bu ülkede şu an yaklaşık 200’ün üstünde farklı etnik azınlıktan insan grupları yaşıyor. 2. Dünya savaşından sonra bağımsızlığını kazanan Surinam, Antiller ve Endonezya vb. gibi sömürgelerden gelenler; 50’li yıllarla birlikte Orta Avrupa’yı işgal eden Sovyet ordusundan kaçanlar; daha sonraları da daha da yükselen refahla birlikte 60’lı yıllarda Akdeniz ülkelerinden gelen “misafir isçiler”, Faslılar, Portekizli ve İspanyollar, İtalyanlar, Yunanlar ve Türkler.
Bu kadar farklı milleti, taban tabana zıt kültürleri bağrında toplamasına karşın, çözümü kördüğümden de zor görünen o toplumsal entegrasyon meselesini yine de nasılsa, şu veya bu şekilde halletmişler. Esas övünülmesi gereken konu da bu bence. Tabi, dördüncü kuşak Türk ve Faslıların toplumsal uyumu için çabalar aynı yoğunlukla ve halen sürüyor, o da ayrı bir yazı konusu.
Hollanda tarihsel ve toplumsal çelişkilerle dolu çok acayip bir memleket vesselam. Bir yandan 17. yüzyılla birlikte Afrika’nın Fildişi sahillerinden Yeni Dünya’ya köle ticaretini başlatan sömürgenlerin başında gelirken, öte yandan sömürgeciliğe, köleciliğe, despotizme karşı bayrak açan Aydınlık Çağı’nın da ilk ateşini yakan filozof ve düşünürlerin, mesela, Ahlakbilimin kurucu babası, Ethica’nın filozofu Spinoza’nın da ülkesidir Hollanda. Bugün de halen bu çelişkili durumlar, siyasi ve sosyolojik zıtlıklar bu memlekette aynen sürmektedir. Mesela bir yandan Gazze katliamı tüm acımasızlığıyla sürerken, bu katliamın baş sorumlularından ve savaş suçlusu olarak aranan İsrail içişleri bakanı ve İsrail cumhurbaşkanını Amsterdam Ulusal Holokost Soykırım müzesinin açılışında kırmızı halılarla karşılamaktan imtina etmeyen bir ülkeden bahsediyoruz! Bu nedir yahu? Ne var ki ve ne menem bir çelişkidir ki, diğer yandan, yine savaş suçlusu olarak aranan “Srebrenica kasabı” Mladiç veya Miloseviç ve Karacic gibi Saraybosna katliam sorumlularını ve kimi Afrika despotlarını, başkenti Lahey’de bulunan Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılayıp müebbet hapse mahkûm ederek zindana atan da bir ülke. Hollanda’da müebbet müebbettir!
Örnekler çok: Hollanda bir yandan 1940 mayısında, Naziler, ülkeyi işgal edip girdikleri kent ve kasabalarda ev ev dolaşıp 120.000 yahudiyi, çoluk çocuk toplayıp, yük trenleriyle gaz odalarına gönderdiklerinde çıt çıkarmayıp, hatta anında onlardan boşalan evlere çöreklenen fırsatçı güruhuna da ses çıkarmayan siyasetçi-yöneticinin, asayiş-güvenlik bürokrasisinin ülkesi. Öte yandan, Mussolini rejiminden kaçan Maria Montessori, Moravya engizisyonundan kaçan Jan Amos Comenius veya Fransız despotizminden kaçan Rene Descartes (Dekart), vb. gibi ülkesinde baskı altında ve ölümle tehdit edilen muhalif düşünür ve sanatçılara da her türlü toleransı gösterip kapılarını açan da bir ülke. Anlayan varsa beri gelsin. Yani bu tutum Hollanda’da her ne kadar diplomasi sanatı olarak satılsa da, ki, durum, ipso facto yani neticeye bakıldığında öyledir, bundan habire kazançlı çıkmışlar besbelli, benim şahsi düşüncem bunun alenen iki yüzlülük olduğudur, yani hipokrasi, çifte standartlılık! Neyse ben nihayetinde 46 senedir “ekmeğini yediğim” “babavatanıma” fazla da yüklenmeden bu durumu şimdilik Hollanda Paradoksu olarak nitelemekle yetineyim. Sanki anavatanımda ahlaki durum çok güzelmiş gibi! İğne ve çuvaldız meselesi yani.
Ancak insan gördüğünü söylemeden, yaşadığı ikiyüzlülüğü dile getirmeden de edemiyor, tabiatım böyle bir kez. Bu ikiyüzlülüğe adeta tüy diken son olay da yakın zaman öncesi, Kral Willem-Alexander’ın Amerika ziyaretiyle gerçekleşti. Haydutbaşı NetanYahu’nun aleni destekçisi olduğu artık o günlerde ayan beyan açığa çıkan Başkan Trump, İran’a saldırır ve tüm dünya, devlet başkanları bil fiil bu hukuksuz saldırıları protesto ederken, kral Alexander eşi prenses Maxima’yı da koluna takarak, üstüne üstlük çiçeği burnunda Hollanda başbakanı Rob Jetten’in de (zorunlu?) refakatiyle, 14 Nisan günü Beyaz Saray’da Trump çiftini ziyarete gitti!?
Bu ne yaman bir “anomalidir” ki, saraylarda el bebek gül bebek büyütülen adap ve etiketin ne olduğunu herkesten çok iyi bildiği varsayılan ve kral olduktan sonra özellikle nezakete, zarafete ve haliyle asalete, çok önem verdiği söylenen kral Willem-Alexander her türlü “saray adabından” yoksun, yalancılığıyla ün yapmış, Epstein çemberinin uçkuru bozuk üyelerinden biri olduğu belgelerle sabit bu adamı neden ziyarete gider? Var mı başka giden oraya? Evet, tabi NetanYahu, başka da kimse gitmedi son aylarda bu Beyaz Saray denen harami yuvasına. Senin işin ne orda be adam? Hollanda basını önceleri bu işi her ne kadar şaşkınlıkla karşılasa, sağda solda bir iki eleştirel köşe yazarı durumu protesto etse de kamuoyu, bu ziyaretin, bir iade-i ziyaret ve Hollanda’nın Ali Menfaatleri gereği olduğuna inandırıldı. Evet İngiliz hanedanının kral Charles’tan sonraki veliaht prensi Andrew, hani şu Epstein çetesine mensup olduğu anlaşılan Andrew’in ilk savunmalarında da aynı argüman kullanılmıştı: İngiliz devletinin yüksek menfaatleri gereği basının bu işin fazla üstüne fazla gitmemesi gerekiyordu. Sonra dürüst basın sayesinde ipliği pazara çıktı istismarcı pedofil müsveddesinin.

Neyse “bizim” kral Alexander’in Trump ziyaretinde böylesi dramatik bir geri plan söz konusu değildir şüphesiz. Ancak böylesi mantık dışı işin içinde çok işler olduğu da belli. Tam ne olduğunu bilmediğimiz için şimdilik benim bu durumu yine kral Alexander’ın “aptallığına” yorma yoluna gitmekten başka çarem yok.
Kral genç Alexander, şimdi evli barklı, üç minnoş kız babası hoş adam, sorun yok. Ancak şahsiyetin öz geçmişine baktığımızda asalet ve zarafetle henüz tanışmadığına da şahit oluyor belki de bu Trump zafiyetinin derin “psikoanalitik” sebeplerinde dair de fikir sahibi olma imkânı kazanıyoruz. Gençlik iste, öğrencilik yıllarında ders çalışmaktan çok üniversitesinde okuduğu Leiden şehrinin barlarında fıçı fıçı bira devirdiği için adı Prins Pils’e (Biracı Prens) çıkan kral Willem Alexander. Ve bira sebebiyle genç yaşta taşıyamayacağı şişkinlikte bir göbek yapan ve bu yüzden de Şişe Mantarı şehzade (Kroonkurk) diye anılan kral. Aksiliği, sıradışılığı seven de bir tabiatı var. Büyüyüp, yaşı kemale eripte eş seçimi gündeme geldiğinde, Hollanda’da gelin adayı kalmamış gibi gidip bir zamanlar Arjantin’i kan ağlatan faşist Videla rejiminin tarım bakanı Jose Zorreguitta’nın kızı Maxima ile evlenmiştir

Neyse. Bu kral Alexander bağlamında yazımın ana temasına konu olan ikiyüzlülüğe ilişkin su örneği de vermeden bitirmeyim sözümü.
Her memlekette olduğu gibi burda da belge ve örneklerle sabit bir “hipokrasi” yani ikiyüzlülük var şüphesiz. Hemen hemen her ülkede az veya çok söz konusu olduğu üzere, Hollanda da mitolojideki Janus*** gibi çifte standartlı, iki yüzlü bir ülkedir: bir yüzü insaniçinci hümanizmin doğum yeri olan bir ülke iken, öteki yüzü de kadırgalarıyla 16 yy dan itibaren Afrika kıyılarından köle taşıyan sömürgen kan emicilerin var ettiği de bir memleket.
Ne var ki, 1848 yılından beri Hollanda da gün bugün anayasal monarşi dediğimiz kralın sadece yiyip içip gezdiği, yönetime hiçbir şekilde burnunu sokamadan, sembolik bir işlev yürüttüğü ve seçimlerle gelen parlamentodan çıkan hükümetlerin ülkeyi yönettiği, Trias Politika’nın (güçler ayrılığının) ta o günden beri eksiksiz uygulandığı, denge ve denetim mekanizmalarının tıkır tıkır çalıştığı parlamenter demokratik bir rejimle yönetilmektedir. O bakımdan kral Alexander’ın nereye gittiği kimlerle ahbaplık ettiğin de fazla bir önemi yoktur.
Notlar
** Hipokrasi kavramı: klasik Yunanca’da Hupokrites; başkasını eleştirmeyi sanat belleyip, başkasının gözündeki çöpü görüpte, kendi gözündeki merteği görmeyen insan tipini betimleyen bir kavram yani iki yüzlülük. Ansiyen Grek ve Romalı düşünürlerin de etik ve ahlak konulu denemelerinde sık sık kullandığı gibi “hipokrasi” sadece bireylere mahsus bir nitelik olmayıp, belli coğrafyalara, insan gruplarına ve ülkelere de özgü bir niteliktir. Hem de varsayılabileceğinin tersine sadece gelişmekte olmanın veya az gelişmişliğin bir türevi olarak, mesela bizim gibi, bu nitelikteki ülkelere değil aynı zamanda gelişimin nirvanasını yakalamış, deyim yerindeyse refah ve zenginlik içinde yüzen ülkelere de mahsustur. Aynen Hollanda gibi. Bu kavramı eski Yunanlılar bulmasa Hollandalılar mutlaka bulurdu; zira:
Çifte Standartlılık: Çifte standart (ya da Latincesiyle ‘bimetalism’) saka gibi ama kökeni itibariyle, 19 yy. da Hollanda’da para biriminin değerinin genellikle altın fiyatı ve gümüş fiyatı olmak üzere iki faktör tarafından belirlendiği bir finansal sistem olup, Hollanda’da doğmuş bir kavramdır. Altın çağdan üçyüzyıl sonra, 19 yy. da bile halen dünyanın finans merkezi konumunu koruyan Hollanda borsalarında altın ve gümüş fiyatları birbirinden bağımsız hareket ettiğinden çifte standardı sürdürmek zorlaşmış ve bu yüzden gümüş standardını bırakıp, altın standardına geçmişler. Hikâye uzun yani.
* Kalvenizm, ya da Protestan Ahlak (Etik) Sistemi’ni de (ki bu sistem kapitalizmin, ya da sermaye birikiminin doğuş sebebi olarakta bilinir) bir sosyolojik kavram olarak tinbilimsel literatüre katan Alman düşünürü Max Weber, aynı zamanda Bürokrasi kavramını da ilk kez işleyip açmış, sosyolojiye katmıştır. Ve bürokrasiyi kavramsallaştırırken Weber bol bol Hollanda gözlemlerine dayanmış, oradaki insan/bürokrat tipinden ilham almıştır. Bürokrasi şimdi az gelişmiş ülkelerin az gelişmiş kurumlarında kendine bir büro bulup oraya yıllar boyu kıçını yapıştıran az gelişmiş elemanların yaptığı işe verilen ad olsa da Hollanda gibi eski ve yeni sömürgeci, post-endüstriyel toplumlarda da aynen 150 yıl öncesi gibi bugün de halen varlığını korumaktadır.
*** Başlangıç ve Bitiş’in tanrısı olarakta bilinen Roma Mitolojisi figürlerinden Janus (ki bu Ocak ya da January ayının da etimolojik kökenini oluşturur) bilindiği gibi ikiyüzlüdür. Bir yüzü Doğu’ya (Orient’e), öteki yüzü de Batı’ya (Occident’e) bakar ve bu imkânı sayesinde herşeyi işine geldiği gibi yorumlar. Psikopatolojideki şizofreni kavramının içeriksel anlatımında da bu ikiyüzlülüğün sembolü Janus’dan esinlenilmiştir.










