Vahşetin gölgesinde buruk bir kutlama
Her yıl Nevbahar’ın müjdecisi gibi, çocuk sesleriyle dolu okul bahçelerinde, kent ve kasabaların Cumhuriyet meydanlarında, köy meydanlarında coşkuyla kutlanan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, bu yıl ne yazık ki belki de birçok okulda hiç kutlanmayacak. Artık okul koridorlarına kadar inen ve şimdi apaçık toplu katliamlara evrildiği görülen başıboş, serseri şiddet, evvelsi gün Urfa Siverek’ten sonra şimdi de Kahramanmaraş’ta en azılı yüzünü göstererek dokuz yavrumuzu barbarca hayattan kopardı. Oysa geçen yıl 23 Nisan tüm yurtta ne güzel kutlanmıştı.

Geçen yıl, 21 yaşında terk ettiğim anavatanım Türkiye ve 46 senedir yaşadığım “babavatanım” Hollanda’nın iki önemli, hem de çocuklarla ilgili iki ulusal bayramı, aynı güne denk gelmişti. Takvimin cilvesine bakın! 23 Nisan’ı, anavatanda olduğu gibi, orda da cıvıl cıvıl çocuk sesleri arasında şarkılar türkülerle kutlamıştık. Hemde otuz beş yıl arayla ve de hemen hemen aynı mottoyla. Hollanda Kraliyeti Çocuk Oyunları kutlama mottosu: "Zij aan Zij” (yan yana) idi. Amsterdam sokaklarında gerçekleştirdiğimiz 23 Nisan kutlamaları mottomuz neydi? "Tüm çocuklar El Ele"*

Bu yıl Kahramanmaraş’ta “ocağımıza ateş düştü”. Kimbilir, yaklaşan 23 Nisan’da yapacakları gösterileri, okuyacakları şiirlerin son provalarını yapan dokuz çocuk, susmak bilmeyen ateş salvoları altında, okul sıralarında son nefeslerini verdiler; ayağa bir daha kalkması mümkün olmayan fantom yarasıyla yıkılan ana-baba ve aile efradını da arkada bırakarak.
Yani, önümüzdeki perşembe günü Kahramanmaraş vahşetinin gölgesinde, ne yazık ki, başta bu Ayser Çalık Ortaokulu olmak üzere kimi okullar 23 Nisan’ı hiç kutlayamayacak, kimi de sessiz sedasız, buruk bir sevinçle geçiştirecek, kimisi de mal bulmuş mağribi gibi dört ayağıyla bu yasağın üstüne atlayacak. Üstüne basa basa ne yazık ki diyorum, çünkü Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı da nihayetinde bir ulusun topyekün bir vahşetten, bir yok oluş faciasından kurtuluşunun anma günüdür. “Bayram” sıfatı çocuklara atfedilmiş olan bu günün esası, ulusal kurtuluşumuza, tam bağımsızlığımıza giden yolda konulan anti emperyalist iradenin, Milli Egemenliğin tesisidir. Bu bakımdan, 23 Nisan kutlamaları, kimi yanılgılara, ya da bilinçli bilinçsiz yanıltıcı yorumlarda vurgulananın tersine, Kahramanmaraş’taki katliamın bir karşıtı, orda katledilen küçük yavrulara duyduğumuz acının, tuttuğumuz yasın da bir engeli değildir. Tam aksine. Milli mücadeleyle, kanla, gözyaşıyla kurtarılmış ve akabinde top atışları, fener alayları, zeybek halayları ile kurulmuş bu ülkede hem yas tutulur, gözyaşı dökülür hem de ertesi gün şiirlerle anma yapılır, davul zurna ile sazla sözle de bayram kutlanır. Bu bin yıllık tarihimizde de hep böyle olagelmiştir. Her millette de mesela gelecek hafta yazacağım, 4 Mayıs günü yas tutup, Nazi işgalinin mezalimini anan, ertesi gün, 5 Mayıs günü de turuncuya boyanmış sokaklarıyla Kurtuluş Bayramı kutlayan Hollanda’da olduğu gibi, benzer milli anma-kutlama silsilesi vardır.
Hani dış basını, vicdan sahibi, eleştirel iç basını ve kamera görüntülerini izlemesem, ilk günlerde yaşanan felaketi, ezici yığınların yegâne bilgi kaynağı olan bu A haber, B haber, A tv, B tv, vs. adlı manipülatif TV kanallarının lanse ettiği gibi, tedbirsiz bir babanın ihmalkârlığı sonucu “game müptelası” bir yeniyetmenin taşkınlığı olarak algılamam işten bile değildi. Kaçıncı kez, çeşitli il ve ilçelerde habire tekrar etmesine karşın “bu münferit bir olaydır” biçimindeki yorumlara artık kimsenin inanmadığı, Kahramanmaraş’ın, yapısal bir çürümenin semptomları gibi ortaya çıkan, yürek yakan toplumsal bir felaket olduğu aşikâr. Bu okul basmalar, mafya tarzı, özellikle de savunmasız çocuk, kız ve kadınları hedef alan, yine en son Tunceli’de vali çocuğunun istismar edip katlettiği Gülistan ve daha nice vahşet, bir vaka-i adiye değildir! Kahramanmaraş ve benzeri fütursuz saldırılar, dipten gelen bir ahlaki çürümenin, afakileşen bir hukuk anlayışının, uzun zamandır yavaş yavaş alttan alta yanarak şimdi büyük patlamalarla ancak görülür hale gelen ve siyaset psikolojisinde metaforik bir nitelemeyle “holdover fire” denilen bir “toplumsal yangının”, hülasa sosyolojik bir çöküşün ayan beyan manifestosundan başka bir şey değildir. Kahramanmaraş’ta yaşanan ikinci depremdir bu. Aynen üç yıl önceki birincisinde, sıkışan “tektonik enerjinin” açığa çıkması sonucu malzemeden kaçırılan binaların yıkılarak, binlerce cana mal olması gibi, bu da savsaklanan eğitim, kirlenen bürokrasi, oluşan hukuki vakum ve oralardan doğup palazlanan bir çeşit kasaba oligarşisi sonucu sıkışan “sosyolojik enerjinin” açığa çıkması sonucu ortaya çıkmış bir felakettir.
Trias Politika’nın (güçler ayrılığının) yok olduğu, denge ve denetlemekle yükümlü kurumların işlevsizleştirildiği, yani özlü sözle Leviathan’ın *** kanatlarının kırıldığı bir coğrafyada bundan başka bir sosyoloji beklemek onulmaz bir naiflik olurdu. Torosların ozanı, mecaz ustası Musa Dede bu durumları ta o zaman “kılavuzun gereği yok, yolun sonu görünüyor” diye destanlaştırmıştır.
Hani filozofun “tarih tekerrür eder, evet, ama önce bir trajedi sonra da komedi olarak” diye bir sözü vardır ya, aynen öyle: habire tekerrür eden bu katliamlar sosyolojik bir trajedi “bu ihmalkâr bir babanın ruh hastası çocuğunun sebebiyet verdiği münferit bir olaydır” açıklaması da komediden başka birşey değildir. O halde olan nedir?
Evet, bireysel bazda mikro psikolojik bir vizörden (gelin buna at gözlüğü diyelim) bakıldığında bu Maraş katliamcısına ilişkin şöyle bir kriminal profil ortaya çıkıyor: ötekilenmiş, dışlanmış ya da bu duygular içinde psikotik bir sarmala girmiş, anti-sosyal dispozisyonlu, şiddet eğilimli, deyim yerindeyse pimi çekilmiş bir el bombası, ya da bir serseri mayın gibi ortada dolanan biri, bir psikopat veya sosyopat! Bundan daha ne bekliyordunuz ki? Evet, makul bir açıklama, ama eksik, çünkü mono-kauzal bir yaklaşım bu. Yani kazın ayağı tam da öyle , yani bu kriminojen profilde çizdiğim gibi değil. Okul, sokak, aile ve yaşadığı ülkenin içinde bulunduğu kültürel, psiko-sosyal, sosyo-ekonomik ve siyasal şartları gibi tüm çevresel belirleyiciler ve bireyle ilgili idiografik veriler mercek altına alındığında bu katilin işlediği cürümün dış dünyadan izole, salt sosyopatik ya da psikopatik, yani “akıllıca” planlanmış bir vukuat olmadığı net bir şekilde görülecektir.
İdiografik çerçeveden, sadece bireyin hareketlerine baktığımızda gördüğümüz bir torba dolusu silah ve mermiyle okula gelip arkadaşlarını acımasızca öldüren 14 yaşında bir “çocuk”. Bu silahların kullanımını emniyetçi babasından öğrendiği belirtilen haber kaynaklarında, çocuğunun psikolojik tedavi gördüğünü, ruh halinin normal olmadığını bilmesine karşın, adeta bir cephanelik boyutunda silah ve mühimmatı evinde tutan bir babadan da bahsediyoruz. Tam da burda sivrisineğin yaşadığı bataklık görüntüye giriyor. Yani, işin bir de pedagojik daha doğrusu sosyografik yüzü var; bu baba bu cephaneliği hangi bürokratik denge ve denetleme mekanizmalarını aşarak, kimbilir üst ve astlarının da bilgisi dahilinde, kimbilir komşu, eş ve dostlarının da gözü önünde, hangi enformel güç devşirme motivasyonlarıyla topladı? Ev eğitimindeki eksik ve aksaklıkları, aile terbiyesindeki düzensizlikleri kimse hatırlatmadı mı; çevrenin davranış düzeltici telkinleri, sosyal kontrol diye bişey de mi tamamen devre dışı kaldı ve neden? Çocuğun okulunda bu babayı uyaran öğrenci rehberinin de başına gelenler, başka bir okula atanması vb. de mi aynı sebepten kaynaklandı?
Hani Özdemir Asaf’ın, o sivri divitiyle yazdığı Jüri adlı iki dizelik şiirinde bütün çıplaklığıyla vurguladığı bir gerçek var ya; içinde pedagoji, psikoloji, psikopatoloji, siyaset bilimi, ekonomi, sosyoloji, kriminoloji, medya sosyolojisi, vb. gibi disiplinlerin yeraldığı, yani Maraş olayını ancak interdisipliner bir çalışmanın ortaya koyabileceği netlikte ve keskin bir metaforla, ta o zaman şu mısralarda vurguladığı gerçek var ya: “bütün renkler aynı hızla kirleniyordu. Birinciliği beyaza verdiler”. İşte sözün özü, meselenin özü de bu aslında!
Yani tüm verilere bakarak, ülkemiz üstünde kara bulutlar estiren Maraş veya benzeri katliamların etiyolojisine; ortay çıkış ve oluş sebeplerine bakıldığında burda mono-kauzal, tek, yegâne bir sebebin söz konusu olmadığı görülecektir. Bir başka deyişle işlenen “cürümler” daha derinlikli incelendiğinde, bunların sadece toplumsal anomi, sadece ahlak çöküşü, sadece internetin karanlık dehlizlerine terkedilmiş zamane çocukluğu, sadece mizojen (kadın düşmanı) bir kültürün ürünü, sadece sağlıklı bir aile ve arkadaş ortamından mahrumiyet (kültürel deprivasyon), sadece memleket üniversitelerinin” hiçbirinde” ne yazık ki henüz mevcudiyetine rastlamadığım “Medya Sosyolojisi” ve “Pedagojik Antropoloji” diye bir bilim dalının olmayışı, okutulmayışı (ki bu eğitimbilimden tamamen farklı bir disiplindir ve bu memlekette henüz “çocukluk” denilen antropolojik kategorinin keşfedilmediğinin de ayan beyan göstergesidir**) vb. gibi tek ve yekpare, monolitik bir sebebe dayalı olmadığı sonucuna varılacaktır. Burda, başka etmenlerden soyut, toplumdan ve siyasal iklimden izole, birey bazlı, otonom olaylardan ziyade, biri olunca öteki de yavaş yavaş ortaya çıkan; bir bataklıkta birbirini besleyen parazitik mikro organizmalar misali, heteronom bir gelişim süreci izleyen, sosyolojik devinimlerin iş başında olduğu gözlenecektir. Sabah-akşam yürüyüşlerimde ayak üstü sohbete daldığım ve “abi, memleketin çivisi çıkmış” diyen çoban Alirıza, sucu Ahmet, bakkal Fatih, sütçü Yakup, vb. gibi tanıdık ve ahbapların da müştereken vardıkları nokta atışlı teşhis de keza aynı meyanda: Maraş ve benzeri katliamların bireysel münferit olaylardan çok bir siyasal iklimin ürünü olarak, derinden gelen sosyolojik bir sarsıntının habercileri biçiminde tecelli ettiği aşikâr.
Tüm bunlar sağduyu sahibi her insanın getireceği tarzda açıklamalar kuşkusuz. Ancak, biraz nefes alıp, tefekkürle iki adım geriden bakıp, daha etraflı bir irdeleme yaptığımızda, meselenin salt günümüze mahsus yeni bir fenomen olmadığını, ne bizim ülkemiz için ne de diğer coğrafyalarda tamamen yeni bir konu olduğunu görürüz:
Kaos’un filozofu Nietzsche’nin de ilham kaynaklarından biri olan ve toplumsal ahenk, ahlak ve anomi ve anomali üstüne söylenecek ne varsa ta 1650’li yıllarda ünlü Ethica’sında söylemiş olan Hollandalı Spinoza’nın da çağdaşı 17. yy. İngiliz düşünürlerinden Thomas Hobbes, Plato ve Perikles’ten de etkilendiği, Leviathan adlı eserinde sadece bu mesele üzerine, yani Devlet meselesine kafa yorar. Özetle Hobbes burda, yegâne amacı adil bir yönetimle toplumsal düzeni; yani gerek bireylerin güven ve refahını (birey eksenli liberal plüralizm) gerekse devlet içinde yaşayan farklı grupların güven ve refahını (grup eksenli korporatif plüralizm) sağlamak olan Hukuk Devlet’inin (Leviathan)*** geri planda kalması / iteklenmesi / işlevsizleştirilmesi sonucu kaotik ortamların nasıl ortaya çıktığını; yani toplumsal şiddetin anatomisini araştırır. Bir zamanlar çok okuduğum bir İtalyan düşünürü olan Antoni Gramsci de 1930’lu yıllarda Mussolini vahşeti altında inleyen İtalya’sına dair yazdığı Hapishane Defterleri adlı monografisinde yer verdiği (mealen) şu dizelerini Hobbes’un Leviathan’ına atıfla kaleme almıştır: "Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için çabalıyor: şimdi canavarların zamanı."
Her ne kadar her cümlesiyle hem fikir olmasam da Hobbes kitabında, aslında politik-felsefi ve politikbilimsel temalı meseleleri, sosyolojik bir kontekst içinde sorduğu sorularla irdeler. Tekrar Maraş’a dönerek ve bayağı uzun yazmak zorunda kaldığım bu “köşe yazısını” bağlayarak, mesela Hobbes’a Maraş’ı nasıl değerlendirirdin; hangi soruları sorardın desem bence, şu temel soruyla başlardı: “buradaki açıklayıcı determinant, bulmacanın eksik gözüken parçası, esas ‘missing link’ nedir; mikro ölçek mi; aile mi, baba mı, mezo ölçek mi; okul ve arkadaş çevresi, sokak mi, makro ölçek mi; tv kanallarında cinayetin kutsandığı mafia dizileri mi, memleketin siyasal ve sosyo-ekonomik iklimi mi, yoksa exo ölçek mi; internet mi, dünyanın durumu mu? Ne sebebiyet veriyor bu tarz toplumsal “anomali”lere? Ve kazanı ta dibinden karıştırarak köklü cevabını da verir. Mealen: Önce Kaos vardı (oku: her şeyin her şeye çarptığı, herkesin herkese saldırdığı, ‘homo homini lupus’ yani ötekini düşman bellediği, kargaşa ve karmaşanın egemen olduğu ‘doğal durum’ vardı. İnsan, bu duruma son vermek, mütemadiyen şiddet-vahşet, ölüm korku ve kaygısından kurtulmak ve can ve mal güvenliğini sağlamak üzere, beni korusun diye Devlet denilen aygıtı kurarak ‘toplumsal sözleşmenin’ temel ilke ve maksimlerini tesis etti ve Kozmos’u (oku: hukuk, adalet, ahenk) egemen kıldı.
Bugün diyorum, acaba geri 200.000 yıl öncesine, geri Kaos devrine mi döndük ne? Bir soruyla kapatalım. Hukuk olmayan yerde huzur olur mu; refahı bırak, insan hakkı, adalet, mal ve can güvenliği, olur mu?
NOTLAR
* Amsterdam’da 23 Nisan. Takvimin ironisine bakın! Gecen yıl 23 Nisan kutlamaları Hollanda’da Kraliyet bayramı öncesi kutlanan Kraliyet Çocuk OyunlarıGünü ile ayni güne denk gelmişti. Yaklaşık otuz beş yıl önce, birkaç eğitimci arkadaşla yaptığımız girişim sonucu Amsterdam şehrinde, yaklaşık 200 temel eğitim okulunda okuyan Türkiye kökenli yüzlerce çocuğu, ana-baba ve öğretmenleriyle de birlikte toplayıp kortej halinde şehrin en merkezi yeri olan Museum Plein’e müzeler meydanına götürüp orda coşku içinde 23 Nisan bayramını kutlamıştık. (Resim orda çekilmiştir).
Daha sonra kortejle birlikte, The Beatles, The Rolling Stones, Mick Jagger vb. gibi pop ikonalarının da konser verdiği Paradiso Pop Center’a yürüyüp orda umumiyeti Kayseri, Kaman, Kırşehir, Yozgat, Sivas gibi illerden gelen Anadolu insanını, ana-babaları podyuma çıkararak çocukluk günlerinden akıllarında kalan 23 nisan şiirleri okutmuş ve hep birlikte Atatürk Türkiye’sinin verdiği gururu hissetmiş, azınlık kimliği yolunda ortaya çıkan müşterek duyguları paylaşmıştık. Hey gidi günler!
** Jean Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi, bir felsefi başyapıt olarak bizim ülkemizde de tabi ki felsefeciler ve tanıdığım tanımadığım siyasal ve sosyal bilimciler, hukukçular tarafından ne kadar bilinip tanınıyorsa, bir pedagog olarak kaleme aldığı diğer başyapıtı olan Emile, eğitim çevrelerinde o kadar az biliniyor. Bu garabeti ben haliyle “çocukluk” denilen antropolojik evrenin henüz bizim coğrafyamızda keşfedilmediği, pedagoji ve pedagoji antropolojisi okuyup, okutabilmek için önce tabir caizse “çocuğun keşfedilmesi” gerektiği kanısındayım. Bu kesif, bati toplumlarında 250 yıl önce gerçekleşmiş bir olgudur ve Aydınlık çağı filozoflarının başarısıdır. Rousseau’nun Emile adli pedagoji romanı, özellikle kıta Avrupa’sında ve sonra Anglo-Sakson toplumlarında pedagoji biliminin de doğuş manifestosudur. Rousseau’dan, Emile’in yayınlanmasından ve onu takip eden yıllardan, yani 1750 yılından önce sanki “çocuk” yok muydu diye sorulabilir. Tabi ki çocuklar vardı ancak dediğim gibi, çocukluğu yetişkinlikten ayıran teme karakteristikler bilinmiyordu. Dolayısıyla bugün artık bir “modus operandi” olarak addettiğimiz, okul, okulda ve ailede çocuk eğitimi, oyuncak, daha sonraları çocuk odası, bos zamanları değerlendirme, vb. gibi tipik pedagojik çalışma alanları da bilinmiyordu. Hani Medya Sosyolojisi uzmanı değerli Neil Postman, Kaybolan Çocukluk adli kitabında “çocuğun keşfi nosyonunu” açıklarken 1750 den önce ve sonra yapılan içinde çocuklar resmedilen tablolara bakmamızı tavsiye eder. Görülecek şey sudur: o tarihten önce yapılan tablolarda çocuklar adeta küçültülmüş yetişkinler olarak, boy kısa ama yüz aynen bir yetişkin yüzü gibi resmedilir. Bir yağlıboya çalışanı, amatör ‘ressam’ olarak çocuk yüzünün ne zor bir teknik olduğunu bildiğim için, Postman’in diğer birçok örneği yanında verdiği bu örnek beni en çok etkileyen olmuştu.
Yaptığım küçük bir araştırma sonucu şaşırarak gördüm ki ülkemizdeki bir iki yerleşik üniversite dışında ki bunların programlarında da tam anlamıyla bir uygulama söz konusu değil, Medya Sosyolojisi ve Medya Psikolojisi, Pedagojik Antropoloji adları altında sosyal bilimsel kürsüler mevcut değil! Bu disiplinlerinde de araştırma yapan veya ders veren hemen hemen yok gibi! Yani tüm medeni dünyada geçerli Pedagoji biliminin “conditio sine qua non“u yani bi çeşit olmazsa olmazı diye tabir edeceğimiz, çocuk ve gençlik psikolojisinin köşe taşlarından olan bu disiplinler en renome üniversitelerde bile okutulmuyor, gerisini siz hesap edin! Varsa yoksa paraya dayalı Anglo-Sakson müfredatından kopyalı çeşit çeşit işletme, ekonomi vs. neyse de silah teknolojisi vb. gibi uzmanlık alanları. Sanki yüzyılın başında palazlanmaya başlayan kapitalist canavarı beslemekle görevli çoğu Amerikan üniversiteleri gibi.










