
'İnsan doğduğu yerde doymalıdır, bu olmuyorsa da sorgulamalıdır'
Topraktan Paraya, Otoriteden Demokrasiye
Ekonomi çoğu zaman teknik bir alan gibi anlatılır; oysa gerçekte ekonomi, iktidarın nasıl
kurulduğunu ve toplumun nasıl şekillendiğini gösteren en somut alandır. Kim üretir, kim karar
verir, kim pay alır? Bu sorulara verilen her yanıt, yalnızca bir ekonomik modeli değil, aynı
zamanda bir siyasal düzeni ve bir toplumsal yapıyı ortaya çıkarır. Bu nedenle ekonomi tarihi,
aynı zamanda siyaset ve toplum tarihidir.
Piyasa ekonomisi öncesi dönemlerde şöyle bir düzen vardı: üretim aile içinde yapılırdı, siyasal
otorite sınırlı ve yereldi. Eşitsizlik görece azdı; ancak yoksulluk yaygındı. Tarımın yerleşik hâle
gelmesiyle feodal sistem ortaya çıktı. Orta Çağ Avrupa’sında toprak mülkiyeti siyasal gücün
temeliydi. Derebeyleri hem ekonomik hem siyasal otoriteyi elinde tutuyor, krallar bu yapı
üzerine hüküm sürüyordu. Bu sistem düzen sağladı; ancak bireysel özgürlüğü, yeniliği ve
toplumsal hareketliliği bastırdı.
16. ve 17. yüzyıllarda merkezi krallıkların güçlenmesiyle Merkantilizm Batı Avrupa merkezli
olarak yükseldi. Devlet, ticareti sıkı biçimde kontrol etti; ihracatı teşvik edip ithalatı sınırladı.
Amaç güçlü hazine, güçlü ordu ve güçlü devletti. Bunu sağlamak için altın ve gümüş birikimine
odaklanıldı çünkü zenginliğin ölçüsünün altın ve gümüş varlığının çokluğu olduğuna
inanılıyordu. Bu model İngiltere ve Fransa gibi ülkeleri küresel güç haline getirdi; ancak
sömürgecilik, savaşlar ve derin sınıfsal eşitsizlikler üretti. Ekonomik büyüme, toplumsal refaha
dönüşmedi.
18. yüzyılda Fransa merkezli olarak ortaya çıkan fizyokrasi, Merkantilizmin devletçi ve ticaret
merkezli anlayışına teorik bir itiraz getirdi. François Quesnay ve takipçileri, zenginliğin
kaynağının doğa ve tarım olduğunu, tarımın tek üretken sektör olduğunu savundu. Fizyokratlara
göre ekonomi, doğanın kendi yasalarına göre işler; devlet bu doğal işleyişe mümkün olduğunca
müdahale etmemelidir. Bu yaklaşım, Fransızca “laissez faire” (bırakınız yapsınlar) düşüncesinin
teorik temelini oluşturur. Ancak fizyokraside bu serbestlik sınırsız bir piyasa özgürlüğü değil,
doğanın üretken gücüne (özellikle tarıma) saygı gösterilmesi anlamındadır. “Bırakınız yapsınlar”
düşüncesi, yalnızca ekonomik değil siyasal bir mesaj da taşıyordu: Mutlak monarşinin
sınırlandırılması. Bu fikirler, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve Fransız Devrimi’nin düşünsel
zeminine katkı sundu. Ancak fizyokrasinin tarımı tek üretken alan olarak görmesi,
sanayileşmenin yükselişi karşısında yetersiz kaldı.
18. Yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de ortaya çıkmaya başlayan Sanayi Devrimi ile birlikte
klasik piyasa ekonomisi ve liberal siyasal sistemler güç kazandı. Adam Smith’in fikirleri
(Ulusların Zenginliğinin Doğası Ve Nedenleri Üzerine Bir İnceleme-1776), İngiltere’de
ekonomik olduğu kadar siyasal dönüşümün de teorik temelini oluşturdu. Sanayi Devrimi,
kapitalizmin ekonomik temelini güçlendirirken demokrasinin toplumsal zeminini hazırladı.
Fabrikalaşma ve özel mülkiyet, sermaye birikimini hızlandırarak kapitalist üretim ilişkilerini
yaygınlaştırdı; bu süreçte ortaya çıkan burjuvazi, siyasal hak ve temsil talep ederek mutlak
monarşileri zorladı. Aynı zamanda sanayi işçi sınıfının doğuşu, oy hakkı, sendikalaşma ve sosyal
hak mücadelelerini gündeme taşıdı. Böylece Sanayi Devrimi, kısa vadede eşitsizlikler üretse de
uzun vadede hem kapitalizmin hem de modern demokratik kurumların birlikte geliştiği bir
dönüşüm yarattı
Sanayi kapitalizminin yarattığı sınıfsal eşitsizlikler ve krizler, farklı ülkelerde sosyalist ve planlı
ekonomi modellerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu modellerde devlet, üretim ve yatırım
kararlarının merkezine yerleştirildi. Sovyetler Birliği’nde Lenin ve özellikle Stalin döneminde
uygulanan merkezi planlama, kısa sürede ağır sanayinin kurulmasını ve bir tarım toplumunun
sanayi toplumuna dönüşmesini sağladı. Benzer biçimde Doğu Avrupa ülkelerinde sanayileşme
hızlandı; Çin ve Küba gibi ülkelerde eğitim ve sağlık hizmetleri geniş kitlelere ulaştırıldı. Ancak
bu ekonomik yapıların çoğu, tek parti rejimleri ve merkeziyetçi siyasal sistemlerle birlikte
uygulandı. Siyasal çoğulculuğun ve eleştiri mekanizmalarının yokluğu, ekonomik kararların
esnekliğini azalttı; yenilik kapasitesi düştü, tüketim mallarında yetersizlikler ortaya çıktı.
Zamanla bireysel özgürlüklerin sınırlandırılması ve yaşam standartlarının durağanlaşması,
toplumsal memnuniyetsizliği artırdı. Bugün bu sistemler büyük ölçüde dönüşmüş durumdadır.
Sovyetler Birliği dağılmış, Doğu Avrupa ülkeleri piyasa ekonomisine yönelmiştir. Çin, merkezi
planlamayı tamamen terk etmeden piyasa mekanizmalarını sisteme entegre ederek “devlet
kapitalizmi” olarak tanımlanan hibrit bir modele geçmiştir. Küba ve Vietnam gibi ülkeler de
sınırlı piyasa reformlarıyla sistemi ayakta tutmaya çalışmaktadır.
1929 Büyük Buhranı, liberal demokrasilerde de piyasanın kendi kendini dengeleyemediğini
gösterdi. Keynesyen yaklaşım ve karma ekonomi modeli bu dönemde güç kazandı. ABD’de
Roosevelt’in New Deal programı, Avrupa’da sosyal devlet uygulamaları ortaya çıktı. Devlet,
ekonomik istikrarın ve siyasal meşruiyetin ana aktörü hâline geldi. Orta sınıf büyüdü, sendikalar
güçlendi ve demokrasi toplumsal taban kazandı.
1970’lerde petrol krizleriyle birlikte Batı’da Keynesyen model sarsıldı; enflasyon ve
durgunluğun aynı anda yaşanması, monetarizmi ve ardından neo-liberalizmi öne çıkardı. Milton
Friedman’ın fikirleri, Thatcher ve Reagan dönemlerinde siyasete taşındı. Devletin ekonomideki
rolü küçültüldü, piyasalar serbestleştirildi, finans sektörü büyümenin merkezine yerleşti.
Enflasyon bir süre kontrol altına alındı; ancak bu kez aşırı gelir ve servet dağılımı dengesizliği
ortaya çıktı. Orta sınıf giderek erirken, güvencesiz çalışma yaygınlaştı ve tüketim borçla ayakta
tutulur hâle geldi. Ekonomik büyüme sürerken, toplumsal refahın geniş kesimlere yayılması
durdu.
2008 küresel krizi, uzun yıllar uygulanan neo-liberal politikaların ne kadar kırılgan bir yapı
yarattığını açık biçimde ortaya koydu. Finansal serbestleşme, zayıflatılan kamu denetimi ve
borca dayalı tüketim modeli, üretimden kopuk bir büyüme anlayışını besledi. Kriz sonrasında
uygulanan kurtarma paketleri sistemi ayakta tutsa da, yüksek enflasyon dalgaları, derinleşen gelir
ve servet eşitsizlikleri ile orta sınıfın çözülmesini engelleyemedi. Bu tablo yalnızca ekonomik
değil, siyasal sonuçlar da üretti: toplumsal güvensizlik arttı, demokratik kurumlara olan inanç
zayıfladı ve popülist, otoriter siyasal hareketler güç kazandı. Bugün ABD ve Avrupa’da devletin
ekonomide yeniden daha etkin bir rol üstlenmesi, sanayi politikalarına dönüş ve sosyal devletin
yeniden gündeme gelmesi, neo-liberal dönemin yarattığı bu yapısal sorunlara verilen bir tepki
niteliğindedir.
Türkiye’nin ekonomik ve siyasal tecrübesi, bu küresel dönüşümlerin geç ama yoğun yaşandığı
bir örnektir. Osmanlı İmparatorluğu’nda ekonomi büyük ölçüde tarıma dayalı, devlet kontrollü
ve lonca sistemiyle düzenlenmişti. Bu yapı istikrar sağladı; ancak sanayileşmeyi, sermaye
birikimini ve girişimciliği sınırladı. 19. yüzyılda kapitülasyonlar ve dış borçlar, ekonomik
bağımsızlığı ciddi biçimde aşındırdı. Siyasal egemenlik ile ekonomik egemenlik arasındaki bağ
zayıfladıkça, devletin manevra alanı daraldı.
Cumhuriyet bu mirası devraldı. Atatürk’ün ekonomi politikası tam da bu noktada tarihsel bir
kırılma yarattı. Kurtuluş Savaşı’ndan çıkan yoksul, sermayesiz ve sanayisiz bir ülkede, Atatürk
meseleyi ideolojik değil, yapısal olarak ele aldı. 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde çizilen çerçeve
nettir: Siyasal bağımsızlık, ekonomik bağımsızlıkla tamamlanmadıkça kalıcı olamazdı.
Bu nedenle Atatürk döneminde uygulanan devletçilik, bir tercih değil zorunluluktu. Ne Sovyet
tipi katı planlama ne de Batı’daki serbest piyasa modeli benimsenmiştir. Özel sermayenin
yetersiz olduğu alanlarda devlet öncü olmuş; sanayileşme bilinçli biçimde planlanmıştır.
Sümerbank, Etibank, şeker fabrikaları, Kayseri ve Nazilli tekstil tesisleri, Karabük Demir-Çelik
bu yaklaşımın somut ürünleridir. 1930–1938 arasında sanayi üretiminin yaklaşık iki kat artması,
dış ticaret açığının büyük ölçüde kapatılması ve tüm bunların yüksek dış borçlanma olmadan
yapılması, bu politikanın başarısını göstermektedir. Atatürk’ün ekonomi anlayışı, güçlü
devlet–üretken toplum–bağımsız siyaset dengesine dayanıyordu.
Bugün ekonomi ve siyaset yeniden keskin biçimde kesişiyor. ABD’de sanayi politikalarına
dönüş, Çin’de devlet kapitalizmi, Avrupa’da yeşil dönüşüm yatırımları yeni bir arayışın
işaretleri. Dijitalleşme, yapay zekâ ve iklim krizi, piyasayı tek başına çözüm olmaktan çıkarıyor.
Aynı zamanda artan güvencesizlik, dünyada otoriter popülizmi besliyor.
Tarih bize şunu net ve sert biçimde söylüyor: Ekonomi sistemleri yalnızca büyüme rakamlarıyla,
faiz oranlarıyla ya da ihracat istatistikleriyle değerlendirilemez. Asıl belirleyici olan, bu
sistemlerin nasıl bir siyasal düzen yarattığı, toplumu hangi değerler etrafında örgütlediği ve
insana nasıl bir gelecek sunduğudur. Gelir adaletini bozan, emeği değersizleştiren, siyaseti dar
bir çıkar alanına hapseden her ekonomik model, er ya da geç meşruiyetini kaybeder. Tarihte
çöken imparatorluklar da, dağılan rejimler de önce ekonomik dengeyi, ardından toplumsal rızayı
kaybetmiştir. Kalıcı başarı, piyasa ile devleti; özgürlük ile eşitliği; büyüme ile adaleti aynı anda
düşünebilenlerin elindedir.
Geleceğin ekonomi modeli büyük olasılıkla, Atatürk’ün erken dönemde işaret ettiği bir dengeye
yaklaşacak: Piyasanın dinamizmiyle devletin yönlendirici aklı arasında kurulan rasyonel
bir ilişki. Daha fazla devlet değil, daha etkin ve hesap verebilir devlet; daha serbest piyasa
değil, daha adil ve denetlenen piyasa zorunlu olarak öne çıkacak.








