Mehmet SANAL

SANAL BAKIŞ

PARÇA PARÇA ETTİLER BİZİ

Çarşının orta yerinde, bir kahvehanenin önünde, ikindi sonrası akşam yarenliğine dalmış bir gurup esnaf. Kimsenin kimseyi dinlediği yok herkes kendince aklına geleni söylüyor.
Hayvansal gıdalar satan ve modaya uygun olarak dükkanına “şarküteri” yazan bizim sütçü Murat arkamdan sesleniyor “Benim hakkımı ödeyemezsin Mehmet Abi” Gülerek dönüyorum, o devam ediyor “ödeyemezsin hakkımı”
Ben konunun ne olduğunu anlamaya gayret ederken Murat devam ediyor “Bunları yetiştirip sardın başıma gençliğim geçti, okuldan tahsilden oldum, şimdi de adam gibi yaşamaktan edecekler bizi”
Murat koyu CHP’li, etrafında MHP’liler belli ki kızdırmışlar Murat’ı.
Anlaşılan o ki; az önce CHP-MHP veya Solcu-Ülkücü muhabbeti yapılmış. Biz de tam üzerine gelmişiz.
1980 öncesi ben MHP İlçe Başkanıyım, Murat’ta lisede öğrenci. İlçe dediğim bir avuç yer. Herkes birbirini tanır, bilir. O günün gençliği, sağcısı – solcusu büyüğüne hangi partiden olursa olsun saygı duyar. Bizim Murat o saygıyı içinde hep canlı ve sıcak tutan biri.
Ülkenin o günkü şartlarında ilçeyi siyasi çatışmalardan ne kadar uzak tutmaya çalışsakta, anlaşılıyor ki; bazı olumsuz olayların önüne geçememişiz ve bizim Murat, Sarıkaya lisesinden ayrılmak zorunda kalmış.
Murat’ın okuldan uzaklaştırılmasında, hiçbir katkım, çabam ve haberim olmadığı halde onun genç yüreğinde olayın müsebbibi olarak görünmek ne acı.
Cehaletin panzehirini “okumak” olarak kabul eden en yakın dostu kitaplar olan , ömrü hergün ve sürekli okumakla geçen insanın, bir başkasının okumasına engel olmuş gibi düşünülmesinden daha acı ne olur?
Yunus Emre diyor ya !
Yanar içim Göynür özüm. Gök ekini biçenlere.
Ülkenin 1980 öncesi şartlarında , Gök ekin misali binlerce genç evladını alıp götüren ortamı hazırlayanlar bir vicdan ve nefis mücadelesi yaptılar mı acaba?
Hayatının baharında göçüp gidenlerin, geleceğe dair umutları yarıda kalanların, muradına erememiş Murat’ların hakkı kolay ödenir mi?
1992 yılında Başbakanlıkta yirmi yıldır göremediğim bir okul arkadaşımın ziyaretine gittim. “Bizim dönemden bir arkadaşımız gelecek bakalım tanıyabilecek misin” dedi bana.
Çok beyefendi bir bürokrat girdi içeri. Ben onu tanımamıştım. O da beni. Karşılıklı hafızalarımızı ne kadar zorlasak çıkaramıyorduk. Kolay değil yirmi yıl (1972-1992) ve bu tarih diliminde nice olaylar yaşanmıştı. Neticede, müşterek arkadaşlığımız bizi yeniden tanıştırdı.
Gelen bürokrat 1972 yılında Adana İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde, zamanın FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) temsilcisi. Ben Adana Ülkü Ocakları üyesi ve yiğidin harman olduğu yerin çocuğu diye sırtı sıvazlanan Yozgatlı.
Kısacası yirmi yıl öncesinin iki düşmanı. Gayri ihtiyari ikimizde kalkıp birbirimizi yeniden kucakladık; ikimizin de gözleri nemlenmişti. İkimiz de bu vatanın evladı, ikimiz de katıksız Türk, ikimiz de vatanseverdik. Dahası, ikimiz de kendimize göre insan sevgisi taşıyorduk yüreğimizde. İkimiz de ülkenin kalkınmasına, refahına ve mutluluğuna kanat çırpıyorduk. Kim karşıkarşıya getirmiş? Kim bizi birbirimize düşman etmişti?
O gün orada sadece bizim değil, bizim gibi binlerce vatan evladının hangi süfli emeller ve kişisel çıkarlar uğruna kullanıldığının muhasebesini yapmaya çalıştık ve yeniden dost olduk.
Dönüp bizim sütçü Murat’a soramadım
“Ya bizim neslin çektiği ızdırabın hesabını kim ödeyecek. Biz hakkımızı kimden isteyeceğiz?”
Ruhi Bacanlı gibi bir sembol isme, partinin il delegeliği bile bugün çok görülüyorsa, bize onbeş yıl önce yapılan “davaya ihanet” ithamı çok sönük kalır.
Kime ne diyeceksin anam,
Kime ne dediğimiz var.
Kimi kime şekva edeceksin ? demiyor mu Abbas Sayar.
Zahidem kurbanım, nolacak halım.
Gene bir laf duydum gırıldı belim.
Dizeleriyle, Anadolu insanın feryadını dile getiren Neşet Ertaş TBMM onur ödülüne layık görülmüş. TBMM’de düzenlenen bir törenle Neşet Usta ödülüne kavuştu.Hemen bir televizyon programında, Yozgat’ta yaşadığını, babasıyla beraber köy köy düğün gezdiğini, babası çalarken kendisinin de zaman zaman oynadığını kendine has samimiyetiyle anlatır Neşet Ertaş.
Yozgat’a olan sevgi ve hasretini ifade edebilmek için yazdığı “Yozgat Sürmelisi”ni kendi tarzıyla çalıp söyler. Onu dinlerken aklıma hep Yozgat’ın eski Tol Çarşısındaki Abdallar (Bazı aptallar, Abdal-Aptal farkını düşünmeden kendi aptallıklarını ortaya koyarlar) kıraathanesine gelir. Ve 1980 öncesi Yozgat düşünürlerinin vazgeçilmezi, Abdalların Yozgat’tan göçe zorlanması ve hepsinin göçüp gitmesi.
Bir zamanlar soğuk savaş dönemi ideolojilerinin peşinde sürüklenen Yozgat’lı, bu gün geri kalmışlığın acısını iktidar kavgalarında arıyor. Kültüründen koptukça çoraklaşan Yozgat, hayal ettiği güzel günlere ulaşır mı bilinmiyor .
Bilinen bir şey var ki: Dün başka türlü parçalanmıştık, bugün başka türlü parçalanıyoruz. Umarım Uluslararası Bozok Sempozyumu hangi fikirde olursa olsun bütün Yozgat’lıları birleştiren ve Yozgat adına aynı ideale (Kalkınma ve refah seviyesi açısından) yönlendiren bir hayırlı teşebbüs olur.
Umarım Yozgat’ın yeni nesil siyaseti düşmanlığın değil topyekün kalkınma için birleşmenin vasıtası olarak görürler.
Ve yeni nesil siyasetçileri ile Yozgat gençliğine bir değerli şairimizin dizeleriyle seslenerek noktalayalım.
Yıkılan bir yurdun harabesinde
Öten baykuşları dinlemedin sen
Zafer günlerinin zevki var sende
Mazinin yadıyla inlemedin sen.


Tarih : 16.05.2006
OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ