H. Bülent PAYASLIOĞLU

AYNAMDA GÖRDÜKLERİM

KRİZİ FIRSATA ÇEVİRME

Dostlarım, yaşadığımız korona pandemisi inşallah kısa sürede ortadan kalkacak, ama arkasında dünya çapında uzun yıllara yayılan maddi manevi yönleriyle kabarık bir maliyet bırakacak. Pandeminin başlangıcından bu yana ortaya atılan siyasi ve teknik gerekçelere dayandırılan komplo teorileri de yerini şu andaki tek gerçek olan, belirsizliğe terk etti. Sanki insanoğlu, ateşi, tuzu keşfettiği, tekerleği icat ettiği, madenleri bulup işlediği, ekip-biçtiği günlere geri dönecek.

Durum bu kadar abartılı olmasa da, en azından kendi ülkemizde, tarımdan sanayiye, ulaşımdan turizme, ticaretten bankacılığa, sağlıktan eğitime, sanattan spora, her konuda köklü kalkınma reformlarının bir an önce başlatılarak krizin fırsata dönüştürülmesi çok mümkündür.

                        İlk başta yapılacak iş, ülkemizin tüm sektörleri ve de içindeki insan gücünün vasıfları itibariyle bir envanterinin çıkartılması, varsa, mevcut envanterlerin güncellenmesi, bunun yanında yurt dışına yönlenmiş beyin tabakasının teşviklerle yurda yeniden kazandırılmasıdır.  Köklü kalkınma sürecinin başında gelen girişimlerden biri de budur. Her işin başında insanoğlu bulunduğuna göre, vasıflı insan envanteri, atılacak her adımın doğruluğu bakımından önem arz eder. Yani verilen görevi başaracak nitelikte bir iş gücünün varlığı, birinci şart olmaktadır…

 

            Milli envanterin çıkartılmasını takiben, ülke önceliklerinin tespiti yapılmalıdır. İyi hoş da, bu çalışmaları kim yapacaktır? Tabii ki Her kalkınmış ülkenin en önemli organı olan “Planlama Teşkilatı”nın hayata geçirilmesi ile.

                Planlama Teşkilatı, hazırlayacağı milli envantere göre alınacak sosyal ve ekonomik planları ve uygulamalarını yıllar ve öncelikleri itibariyle tespit edip, maliyet rakamları ile birlikte hazırlayacağı “Yıllık Kalkınma Planı”nı hükümete sunacaktır. Siyasi otorite, bu plana göre gelir ve giderleri itibariyle yılın bütçesini hazırlayacak, varsa bütçe açığının iç ve dış borçlanmalarla nasıl karşılanacağını ve geri ödeneceğini tespit edip, Yıllık Kalkınma Planı ile birlikte, kuvvetler ayrılığı esasına göre çalışan meclise sunacaktır. Yurdun her köşesini temsil eden vekiller, Kalkınma Planı üzerindeki görüş ve önerilerini beyan ettikleri celselerden sonra, her iki belge yasalaştırılıp uygulamaya sokulacaktır. Bu bağlamda Milli İradenin ortaya konulması bakımından TBMM’ne çok önemli bir görev düşmektedir.

Yüce Atatürk, Milli İradenin önemini, Kurtuluş Savaşı öncesinde Yunus Nadi’nin, bir an önce Milli Ordunun kurulması, yönündeki önerisine, “Hayır, ülkenin ve milletin mukadderatı bakımından önce Milli İradeyi oluşturacak Millet Meclisi kurulacaktır.” şeklinde verdiği cevapla vurgulamıştır. Nitekim şu günlerde kuruluşunun 100. Yılını kutladığımız Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 tarihinde görev başı yapmış ve Kurtuluş Savaşını başarıyla yönetmiştir.  

            Buraya kadar anlattıklarım size malumun ilanı gibi gelebilir. Ancak bu sistem yaklaşık yirmi yıl önceye kadar çalışmaktaydı. Başkanlık rejimi yukarıda özetlenen sistemin çalışmasını fiilen durdurdu. Bu gerçeği sadece biz değil, dış ülkeler ve finans kuruluşları da görmekteler. Başta yargı sistemi evrensel kriterlere göre çalışmadan, yetkin kurum ve kişiler görev başına gelmeden, plan program yapılmadan, herhangi bir devlet ve finans kurumunun ülkemize ilgi göstermesi beklenemez.  Geçmişte yaşadığımız askeri müdahalelerin sonunda bu gerçeği, maalesef çok iyi yaşamıştık.

Buna karşın hazırlanacak planlama çerçevesinde, daha az maliyetli milli kaynakların kullanılarak ekonominin canlandırılması, başlangıçta daha tutarlı bir yol olacaktır.

İktidar ve muhalefet, polemiğe girmeden, sorunlara birlikte eğilmediği takdirde, güzel ülkemiz çok vahim durumlarla yine karşı karşıya gelebilir. Yürekten dileğimiz, ülkece böyle bir durum ile hiç karşılaşmamaktır.

Bu bağlamda dış kaynakların ilgisi, ancak arkasında milli desteğin bulunduğu tutarlı kalkınma politikalarının hayata geçirilmesi ile çekilebilecektir. Böyle bir başarının 1984-1990 yılları arasında Ülkemizde yaşandığını göz ardı edemeyiz. Kredi Derecelendirme Şirketlerinden alınan “BBB+” yani “yatırım yapılabilir” notu ile yabancı ülke ve finans kuruluşları o dönemde Ülkemize, büyük ilgi göstermiş, küresel entegrasyona geçilmiş,  yabancı sermaye akışı ve ucuz maliyetli krediler artarak tüm sektörlerde hayati önemi haiz pek çok proje ülkemize birer birer kazandırılmıştı.

IMF, Dünya Bankası başta olmak üzere diğer uluslararası ve ulusal finansman kurumları ile ticari bankalarla yapılan anlaşmaların koşulları, Türk Hazinesi tarafından dikte edilir olmuştu. Kalkınma hızımız ise, OECD Ülkeleri ortalamasının 2-3 puan üstünde gerçekleşmişti...

                   Küresel Ekonomiye entegrasyon, yani küresel bütünleşme, çağımızın bir gereğidir. Hani bir zamanlar “win win” (kazan kazan) şeklinde Küresel Ekonomi ile ilgili sıkça dillendirilen bir motto vardı. Nedense bu motto son zamanlarda pek duyulmaz hale geldi? Gerçekte de Küresel Ekonomide ilk bakışta son derece cazip görünen bu süreç, dâhilde iyi yönetilmezse, o zaman kazanan sadece karşı taraf olur. Bu itibarla dış siyasi ve ekonomik ilişkilerden kısa, orta ve uzun vadede neler kazanmayı bekliyorsak, bunun planlaması peşinen yapılmalıdır. Tabiri caizse, siyasi ve ekonomik ilişkiler aynen meydan savaşı gibidir. Savaşa hazır değilsen, savaşa girmeyeceksin; hazır olmak için de alacağın vereceğin alanları daha savaşa başlamadan önce tespit edip, uygulayacağın stratejileri ona göre peşinen kararlaştıracaksın.

            Yazımın başlığı olan “Krizi fırsata çevirmek” diye ekonomide bir jargon (deyim) vardır. Normal zamanda unutulmuş veya önem verilmemiş birçok konunun eksikliği, ancak kriz zamanında fark edilir. Hatta bu kadar önemli olan bir konuya, “Biz bunu neden fark etmedik” diye hayıflandığımız durumlar da olmuştur; değil mi? Hemen şu ayrıntıyı da yapayım, konumuz olan “Krizi Fırsata Çevirmek”; “Krizi Fırsatçılığa Çevirmek” asla değildir…

            Tarım, sanayi, ticaret, eğitim, sağlık, ulaşım ve turizm sektörleri başta olmak üzere her sektörde ihmale uğramış konular, korona salgını sırasında karşımıza ciddi boyutlarda çıkmış bulunmaktadır.

                Tarım, sanayi emekçileri ile entegre çalışan şeker, un, çay, kağıt fabrikaları ile vagon fabrikaları gibi istihdama önemli katkı sağlayan tesisler kapatılmış veya amacından çok farklı konularda, özellikle de arazilerinden yararlandırılmasını teminen, özelleştirilmiştir.

Örneğin, Sivas, Eskişehir ve Sakarya illerinin ekonomilerinin can damarları olan Lokomotif ve Vagon Fabrikaları sırasıyla TÜDEMSAŞ, TÜLOMSAŞ ve TÜVESAŞ, hükümetçe son yıllarda cüzi miktarda tahsis edilen ödenekler nedeniyle, neredeyse kapanma noktasına gelmiştir.

En basit bir örnekle, şu kriz döneminde verilecek teşvikler ile bu fabrikaların ürünleri, ülke nüfus artışı ve köyden şehre göçlere bağlı büyük şehirlerde hızla hayata geçirilen metro ve banliyö taşımacılığında neden kullanılmasın?  Geçmiş yıllarda olduğu gibi, bu ürünlerin yurtdışına satılması da, işin ayrı bir cazibesidir. Şehirlerarası ve şehiriçi ulaşımında hızla artan talep, maalesef halen dış kredilerle yine yurt dışından satın alınan araç ve gereçlerle karşılanmaktadır.

İçinde bulunduğumuz korona krizi döneminde fırsata dönüştürülecek daha o kadar çok atıl bırakılmış imkânlarımız ve arkasında da bekleyen işsiz gariban var ki, saymakla bitmeyecektir, sayın okurlarım.        

                

           

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ