Bazen insanı en çok yoran şey, gördüğü manzaraların sürekli tekrar etmesidir.
Bir hastanenin duvarına gelişi güzel yazılmış yazılar... Kırılmış bir park bankı... Çizilmiş okul sıraları... Hor kullanılan kamu araçları... Açık bırakılan musluklar, gereksiz yanan lambalar, "Nasıl olsa devletin." denilerek umursanmayan her ayrıntı...
İşte tam da o an aklıma aynı soru geliyor:
İnsanlar devlet malını ne zaman gerçekten kendi malları gibi koruyacak?
Belki de asıl problem, "devlet malı" ifadesini yanlış anlamamızdır. Çünkü birçok kişi için devlet malı, sahibi belli olmayan bir mülktür. Oysa tam tersidir. Devlet malının sahibi bir kişi değildir; yetmiş, seksen, doksan milyon vatandaştır. Yani hepimiziz.
Bugün bir kamu kurumunda zarar gören bir eşyanın bedelini görünmez bir güç ödemiyor. O bedel; vergisini veren işçinin, memurun, çiftçinin, esnafın, emeklinin cebinden çıkıyor. Kırılan her sıra, parçalanan her bank, israf edilen her litre yakıt, aslında milletin alın terinden eksiliyor.
İşin en düşündürücü tarafı ise şu…
Kendi evindeki koltuğa leke gelmesin diye özen gösteren insan, bazen kamuya ait bir koltuğu hiç düşünmeden yıpratabiliyor. Kendi aracını dikkatle kullanan biri, kamu aracına aynı hassasiyeti göstermeyebiliyor. Demek ki mesele maddi değer değil; aidiyet duygusu.
Oysa medeniyet, yalnızca büyük binalar yapmakla kurulmaz. Medeniyet; ortak olana gösterilen saygıyla inşa edilir. Çünkü bir toplumun karakteri, kimsenin denetlemediği anlarda ortak değerlerine nasıl davrandığıyla ölçülür.
İnancımız da bize bunu emrediyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder..."
(Nisâ Suresi, 4:58)
Emanet, sadece bir kişinin bize teslim ettiği eşya değildir. Bu ülkenin yolları, okulları, hastaneleri, parkları, kurumları ve bütün kamu kaynakları da gelecek nesiller adına bize bırakılmış birer emanettir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise sorumluluğun sınırını şu sözleriyle çiziyor:
"Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz."
(Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 20)
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, yeni kanunlar değil; yeni bir vicdan anlayışıdır.
Çünkü kamu malını koruyan insan, sadece bir eşyayı korumaz; kul hakkını, emeği, vergiyi ve geleceği korur.
Bir ülke, vatandaşları "Nasıl olsa benim değil." demeyi bıraktığı gün gerçek anlamda kalkınmaya başlar.
Ben hâlâ umutluyum.
Çünkü biliyorum ki bir toplum, ortak değerlerine sahip çıktığı gün sadece eşyalarını değil; ahlakını, vicdanını ve geleceğini de korumuş olur.
Ve belki de kendimize her gün şu cümleyi hatırlatmamız gerekiyor:
Devlet malı, devletin değil; milletindir. Millet de biziz.









