Ethem BARAN

Taşraya bakmak insanın kendi içine bakmasıdır- 2

Medya ve entelektüel üretim sürecine damgasını vuran düşünce biçimi bize taşranın, İstanbul’un dışında kalan yerler olduğunu söylüyor. Bu düşünce biçimine göre yaşadığımız coğrafya İstanbul’dan ibarettir, dolayısıyla İstanbul merkezdir ve bu merkez çevreyi yutmuştur. Böyle olunca merkezin dışında kalan şehirler ve kasabalar (köy yoktur bunların arasında), insanlarıyla birlikte, hayatlarıyla birlikte zihniyet dünyamızın uzağına düşmüşlerdir.

Birbirini üreten, ama ters yönde ilerleyen iki süreç yaşanıyor uzun zamandır. Şehirler taşralaşırken, taşrada şehirleşmenin izleri kendini gösteriyor ve bulunduğu yeri kendine benzetiyor. Ancak bu şehirleşme “şehir kültürünün” taşraya yerleştiği, orada kendine yer bulduğu anlamına gelmemelidir. Şehir kültürü ya da şehircilik gerçek anlamıyla benimsenip içselleştirilememektedir. Böyle olunca, belli bir merkezden düğmeye basılmışçasına her yerde aynı mimari doku (zevksiz olduğunu söylemeye gerek yok), aynı bakış açısının yansıdığı kültürel motifler, çarpıklık ve zevksizlikte, sığlıkta ürkütücü benzerlikler ortaya çıkıyor, bütün şehirler birbirine benziyor. Şehirlerin ayırt edici özellikleri bir bir yok oluyor. Tıpkı, kendisinden üzüm isteyen çocuklara elindeki salkımdan birer tane koparıp verdikten sonra hepsinin tadı aynı diyen Nasrettin Hoca fıkrasında olduğu gibi, ülkemizi gezmek isteyen bir yabancıya herhangi bir şehrimizi görmesinin yeterli olacağını söyleyebiliriz. İstanbul’da birkaç tane Sivas, Kars, Kastamonu vb. olması merkezin de taşralaştığının göstergesi değil midir? Kapitalizm ve küreselleşmenin etkisi ve hızıyla taşra standartlaşmaktadır. Oysa eskiden taşra kendi içinde barındırdığı farklılıklarla kültürel, tarihsel ve estetik bir anlam ifade ediyordu. Bugün gelinen noktada tarihsel ögeler de estetikle birlikte geçmişte kalmış görünmektedir.

20. yüzyıl başlarında fark edilen ve edebiyat yapıtlarının konuları arasında kendine yer bulabilen taşra, 20. yüzyılın son çeyreğinden sonra, tüketim rüzgârı, küreselleşme, ülkede yaşanan çalkantılar, siyasal kırılma ve politik gelişmeler, sosyo-kültürel değişimler, eğitim anlayışındaki yön değiştirmeler vb. etkilerle aydınların ve edebiyatın görüş mesafesinden uzakta kalmıştır bir süre.

Taşranın, başlangıçta, edebiyat ve düşünce dünyamıza girişi siyasal amaçlıdır. Türkçülük akımının etkisiyle önem kazanan halkçı, toplumcu düşünceler köy ve taşra hayatını edebiyata taşımıştır. Ebubekir Hazım Tepeyran’ın Küçük Paşa’sı 1910 tarihlidir. 1919’da Refik Halit Karay Memleket Hikâyeleri ile taşranın yaşantısını ve ruh halini kavramaya çalışır.

Ateşten Gömlek ve Çalıkuşu 1922’de bize taşranın sesini duyurur ve Cumhuriyet döneminde bu tarz edebiyatın nasıl bir yol izleyeceğinin işaretlerini verir.

Yaban, kalp Ağrısı, Vurun Kahpeye, Zeyno’nun Oğlu, Çulluk, Acımak, Yeşil Gece, Anadolu Notları gibi yapıtlar o dönem Türkiye’sinin de bir fotoğrafını gösterir bize. Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan, Tarık Buğra, Orhan Kemal, Necati Cumalı, Fakir Baykurt, Kemal Bilbaşar, Abbas Sayar gibi yazarlarla sürdürülen taşra söylemi zihinlerde belli bir taşra inşa etmiştir. Pis ve soğuk oteller; tozlu, çamurlu sokaklar, ıssız istasyonlar; ışıksız kasabalar, karanlık yollar, oturak âlemleri, meyhaneler, cahil, eğitimsiz insanlar…

Reşat Nuri, Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan, Kemal Bilbaşar, Tarık Buğra gibi yazarların yapıtlarındaki tipler, şehir ve kasabalarının taşralılığını açığa çıkaran, toplumun ve yaralı bilinçaltlarının kıskacında ötekileşmiş, uyum sorunları yaşayan tiplerdir. Toplumun içindedirler ama toplumdan soyutlanmışlardır. Geleneklerine sarılırlar ama gelenekler onları boğmaktadır; uyumsuz, çaresizdirler.

Taşraya giden/gönderilen hemen herkes, oraya önemli bir görev için gittiğini, kendisinin bir yabancı olduğunu ve orada kendisi için bir serüven başlayacağını, başına ilginç şeyler geleceğini düşünmemiş midir? İşte taşrada dolaştırılan roman ya da öykü kişileri ve dolayısıyla bunları kaleme alan yazarlar dışarıdan bakmanın tuzağına düşmüşlerdir zaman zaman. Bazı yapıtlarda, taşranın yoksulları figüran olmaktan öteye gidememiştir. Bazı tipler taşra hayatına katılamayarak taşra gerçeğini sönükleştirmişlerdir.

Taşra, dışarıyı, dışarıda olanı bir anlamda da uzağı gösteriyorsa bize, ona ne kadar yakından bakarsak bakalım, o uzak kalacaktır yine de. Çünkü taşra, merkezde olanı uzaktan, dışarıdan izlemektedir.

O boğuntunun içinde, kahredici tezdüzeliğin, kısıtlılığın, kuşatılmışlığın, vasatlığın, yabancı olan her şeyi yabancılayan tuhaflığın içinde pek çok bilinmeyeni, gizi barındırır taşra; uzaklığı biraz da bu yüzdendir.

Varlığını, kendi dışındaki bir ‘merkez’in varlığına borçlu olan bir ‘dış’tır taşra.

Merkez var olduğu için taşra vardır. Merkezin farkına varıldığında, kendi yoksunluğunun, kenara itilmişliğinin, içinin boşalmışlığının da farkına varılır. İşte bu farkındalık, içinde yaşanılan mekânı darlaştırmaya, içindekileri boğmaya başlar. Peki bu farkındalık nasıl oluşur? Elbette sanat yoluyla. Filmlerdir bize merkezi gösteren, sinemadır, kitaplardır, edebiyattır. En çok o.

Ancak taşra merkeze yaklaştıkça bu ikisi birbirlerinden uzaklaşırlar. Aradaki uçurum derinleşir. Ama uzaklaştıkça bir yakınlık başlar aynı zamanda, ve böylece daha da görünür hale gelirler. “Uzak” filmi biraz da budur.

Bir ruh halinin adıdır taşra. Dışta kalmış, güçlü ışıklar karşısında sönükleşmiş olma durumunun adıdır.

Bir anlamda çocukluktur, kadın olma durumudur (erkek dünyasının kıyısındadır çünkü), yoksulluktur, uzakta olmadır, azınlık olma, kıyıda kalma, kenara itilme durumudur.

“Ben bir şeyin taklidiydim ama neyin taklidi olduğumu unuttum,” der Oğuz Atay.

Merkezle taşranın ilişkisini tanımlayan, yerine yakışmış bir sözdür bu. Suretle asıl birbirine karışmıştır. Suretin sureti, taklidin taklidi olarak çıkarlar karşımıza. Çünkü Yozgat Ankara’nın, Ankara İstanbul’un, İstanbul Paris’in taşrasıdır.

Taşrada entelektüel olmak, olmaya soyunmak, merkeze varlığını duyurma çabasıdır bir anlamda. Taşralı yazar, merkezdeki okuru düşünerek, ya da okurun merkezde olduğunu varsayarak, oradan onay bekleyerek sunar yazdıklarını. Çünkü kendi çevresinde yazdıklarına gönül indirecek, ilgi gösterecek, onu derinliğine ve gereğince kavrayacak muhatap yoktur.

Hangi amaçla yapılmış olursa olsun “taşra” nitelemesi olumsuz bir niteleme gibi durmaktadır. Taşrada yazan ve taşrayı yazan her yazar için bu ayrı bir sıkıntı kaynağıdır. Teknolojik olanak ve gelişmelerin uzağı yakın, olmazı olur kılması sonucu bu türden sıkıntıların atlatılmasının daha çabuk olacağını kestirmek hiç de zor görünmemektedir.

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ