Değerli okurlar, Prof. Dr. Öcal Oğuz Hocam "Yalnızlık" makalesinde şöyle yazmış; Kent toplumu sanayileşme sürecinde önce geniş aileyi kaybetti. Küçük apartman dairelerinde yaşayan çekirdek aile modelinde çocukların dedeyle, nineyle ve diğer akrabayla bağları zayıfladı. Düğün, bayram, cenaze, ev gezmesi gibi sosyalleşme ve kaynaşma ortamları azaldı ve böylece çocuklar yalnızlaşmaya başladı. Gene de sokaklarda, bahçelerde, parklarda, pikniklerde buluşuyorlar, oynuyorlar, konuşuyorlar, birlikte zaman geçiriyorlar.
2025’i tamamlayıp 2026’ya adım attığımız günlerde “Yaşlılık yalnızlık demekmiş” başlıklı bir yazı yayınlamıştım. Bu yazım biraz da onun devamı gibi ve biraz da uzun bir yazı oldu. Sabredip sonuna kadar okursanız pişman olmayacağınızı sanıyorum.
Ses sanatçısı Ayşe İnak Ekiz’ in sesinden dinlediğimiz o güzelim “Haydi Abbas” şarkısının güftesinin ve “Otuz Beş Yaş” şiirinin yazarı Cahit Sıtkı Tarancı da “Dostlarla da yollar ayrılıyor bir bir. Gittikçe artıyor yalnızlığımız” demiş. Yaş ilerledikçe dostlarımızı arkadaşlarımızı akrabalarımızı kaybediyoruz birer birer. Yalnızlığın en kötüsü de seni anlamayan, geçmişini bilmeyen kalabalıklar içinde yalnız kalmak. Galatasaray Sultanisinden mezun, Tevfik Fikret’in öğrencisi ve yakın dostu, keskin zekâsı, felsefi nükteleri ve toplumsal eleştirileriyle hafızalarda yer edinmiş Sakallı Celal de yalnız soyadını almış, neden acaba?
22 Temmuz 2026 Çarşamba günü İstanbul Acıbadem Altunizade hastanesinde hiç hesapta olmayan ve beş omurgada daralma teşhisiyle ciddi bir ameliyat geçirdim. Nekahet süresi olarak yedi hafta kadar kaldığımız İstanbul’da, dünürlerimiz, çocuklarımız torunlarımız ve akrabalarımızla geçirdiğimiz renkli günlerimizden sonra döndük yine Kuşadası’ndaki kürkçü dükkanımıza. Burada 10 bloktan oluşan toplamda 100 dairelik oldukça kalabalık sayılacak bir sitedeyiz ama yalnızız dostlar. Şair Serkan Özel’in dediği gibi;
“Geleydin bir çay içimi
Sen çay dökerdin
Ben de içimi”
Diyecek bir komşumuz yok maalesef.
Çok istiyoruz ama burada böyle bir sıcaklık yok. Sık sık kahve ikram etmek için davet eden emekli bayan öğretmen yöneticimizde olmasa kimsenin yüzünü göremeyeceğiz.
Halbuki İstanbul Ataköy 5.kısımdaki 90 daireli apartmanımızda komşularımızla çok iyi ilişkilerimiz vardı. Bir dairemizde kısa bir süre kiracı olarak oturan park ve bahçeler müdürü beyefendi bize oldukça büyük ve çok güzel ahşap bir kameriye hediye etmişti. Yaz geceleri burada toplanırdık gece yarsınsa kadar güzel sohbetler ederdik. Ben yönetici olduğum için eşim iki büyük termos çay demler komşularımız kek, poğaça yapardı. Kuşadası’nın evleri hep büyük balkonlu. Ama yaz boyunca bu büyük balkonlarda kimseyi göremiyoruz. Sanırım herkes Tv. İzliyor.
Biz çocukluğumuzun güzel İç Anadolu’sunda kalabalık evlerde büyüdük. Dedeler, ninenler, teyzeler, dayılar, halalar hep iç içeydik. Sonra birer birer eksildik. Benden bir yaş küçük erkek kardeşim (51 yaşında) ve yaşdaşlarım da terki diyar edince iyice yalnız kaldık. Facebook da birisi yazmıştı "Herkes annesi babası ölünce öksüz yetim kalır sanıyordu; oysa ben arkadaşlarım ölünce 'arkadaş öksüzü' kaldığımı anladım." Ne güzel anlatmış. İnanmayacaksınız belki, bazen bu dünyadan göçen kadim okul ve iş arkadaşlarım aklıma geldiğinde bir telefon açayım diye geçiyor içimden. Sonra acı gerçek hemen kendime getiriyor. Yaşlılıktan zahir…
Bir insan kalabalık bir sosyal çevre içerisinde olsa dahi, fikirlerini, duygularını, inançlarını paylaşamıyorsa yalnızdır. Yalnızlığın, depresyon, anksiyete bozuklukları gibi ruhsal hastalıklara sebep olduğunun farkında mısınız? Yapılan araştırmalar yaş grubu olarak incelendiğinde, ergenlerde ve yaşlılarda yoğun olarak yaşandığı saptanmıştır. Özellikle yaşlılarda fiziksel gücün azalması ve diğer kişilere olan bağımlılığın artması, akranlarının ölmüş olması, ya da çocuklarının yanlarından ayrılması ile yalnızlık duygusu çok sık hissedilen zorlu bir süreç olmaktadır.
Ve yine farkında mısınız, sizlerde birbirinizi telefonla aramayı bir hatır sormayı biraz sohbet etmeyi unuttunuz. Sizlere, son köşe yazımı ya da güzel bulduğum bir makaleyi ya da güzel bir fotoğrafı gönderiyorum, teşekkür etmeye bile üşeniyorsunuz [tşk.] yazıyorsunuz. Ya da sözüm ona uyduruk bir emoji ile geri dönüş yapıyorsunuz. Böyle yaparak bu gönderimi “beş duyunuzla” nasıl algıladığınızı anlatmaya çalışıyorsunuz ama ben bunu kabullenemiyorum.
Şöyle bir araştırma yaptım [ewt ] evet, [nbr] ne haber, [ slm] selam, [olm ] oğlum,[ uln] ulan,[ ok] tamam,[ oki ] tamam, [iyim] iyiyim,[ saol ] sağol, [ cok ii]i çok iyi,[ walla] vallahi, [jnm] canım, [sa] selamünalyküm, [as] aleykümselam demek oluyormuş ve en çok kullanılan [tmm] tamam.
Dijital iletişim sayesinde mektup yazma kart atma olaylarımız da bitti. Hal böyle olunca kutlayacak olay sayısı arttı. Her şeyi vesile yapıp her günü kutluyor sabahtan akşama mesaj yazıyorsunuz. Bizim ilk ve orta tahsil yıllarımızda haftada bir saat güzel yazı dersimiz vardı. Ogün okula güzel yazı defterimizi, mürekkep hokkamızı, divitimizi de götürürdük. Eve dönüşümüzde parmaklarımız mürekkep olurdu.
Elimize kalem alıp yazmayınca yazılarımız da kargacık burgacık oldu.
Bu kısacık mesajlar bir yana, yalnızlık işyerlerimize, iş ortamlarımıza da yansıdı. Örneğin banka şubelerinde çalışan memurlarda giderek yalnızlaştırıldılar. Bizim çalışma yıllarımızda bilgisayarlar yoktu. Akşam olup da kapılar kapatılınca hummalı bir faaliyet olurdu. Bütün servisler vezne ve muhasebe ile mutabakat sağlarlarsa hep birlikte çıkılırdı. Servislerden birisi mutabakat sağlayamaz ise diğer servislerdeki arkadaşlar da çıkmaz o gün yapılan işlemlerin tüm fişleri elbirliği ile tek tek kontrol edilir. Hata neredeyse bulunur hesaplar tutturulur hep birlikte çıkılırdı. Yani bir ortak mesaimiz vardı. Şimdi öyle değil. Her memurun kendi bilgisayarı kendi kasası var. Akşam olup da kasasını kapattığında kaderi ile baş başa. Açık vermiş ise pamuk eller cebe.
Ben, gönderdiğiniz o emojilerden de hoşlanmıyorum. Çünkü ben programlanmış bir bilgisayar ya da robot değilim. Duyguları olan sevgiye ve hatırlanmaya muhtaç bir insanım ben. Köpek bile sevilince kuyruğunu sallıyor, sevdiğinizi ya da kızdığınızı ses tonunuzdan anlıyor, bütün içtenliği ile gözünüzün içine bakıyor. Kedi sırtını kabartıyor mırıldanıyor, sevmeye devam et diye sürtünüyor.
Ben, arkadaşlarımı ve akrabalarımı düşündüğümde onlar yanımdaymış gibi hissederim, hemen ararım. Ertelersem unutuyorum. Aradığım kişi cevap vermiyorsa unutmayım diye nişan yüzüğümü öbür elimin parmağına takıyorum. Vakit çok geçmişse yani günü devirmişsek not alıyorum sabah arayayım diye.
Ben, toplu mesajlardan da nefret ediyorum. Örneğin bir doktor ahbabım var her kandil her bayram, her yılbaşı kutlama mesajı gönderir, yıllardır cevap vermem. Çünkü bu bir kutlama mesajı değil, bir hatırlatma. Hani firmaların bayram vesilesiyle kendilerini hatırlatma kutlamaları gibi. “Beni unutma hep aklında olayım bana hasta gönder” mesajı. Yemezler paşam.
Bazıları da şu mazeretin arkasına sığınıyorlar; "Yav, kusura bakma ben telefon özürlüyüm. O zaman git telefon özürlüsü diye hastaneden rapor al. Özürlü diye belki belediye otobüslerinde de indirim yaparlar. Eşim " beni aramayanı bende aramam" diyor. Ben yapamıyorum. Babamın memuriyeti nedeniyle yurdumuzun muhtelif şehirlerinden beni karşılıksız seven dostlarım, arkadaşlarım, hemşerilerim var çok şükür. Onları aklımdan geçirmek bile beni mutlu ediyor, çünkü çok yaşanmışlıklarımız var. Kuşadası’nda, ailece görüştüğümüz değerli “feylesof” marangoz Burhan Yazıcı (*) kardeşimin eşi Güler Yazıcı Hanım kardeşim bir sohbetimizde "bazıları para biriktirir, siz insan biriktirmişsiniz” demişti de beni çok mutlu etmişti. Bayramda yaş günümde lütfedip arayanlarla görüşmekten çok keyif alıyorum, mutlu oluyorum. Sağlık haberleri bana da iyi geliyor, bende kendimi daha iyi hissediyorum.
Bana mesaj yazanlara da tek tek cevap veriyorum. Bazılarının yaptığı gibi “doğum günümü kutlayan herkese teşekkür ederim" diye kısacık bir mesaj yazmıyorum ve yazanları da çok ayıplıyorum. Madem onlar lütfedip yazmışlar bende cevap yazıp teşekkür edeyim diyorum. Bazıları da benim kutlama mesajıma beğendi işareti ile cevap veriyor. Yani tıklayıp geçiyor. Ona da içimden "yapma dostum beni küçümseme biraderim ya da bacım, ben senin kapıkulun değilim" diyorum. Şimdi biraz akıllandım. Doğum günü mesajı gönderdiğim dostum arkadaşım bana dönüş yapmıyor ertesi günü toptan teşekkür ediyorsa ben de ona bir daha tebrik mesajı göndermiyorum. Farkında oluyor mu acaba?
Bayram sabahı bilgisayarımı açtığımda 70 facebook dostum tebrik mesaj göndermişti, onlara cevap yazarken diğer dostlarımın mesajları da eklendi. Gece yatana kadar tek tek cevap yazdım. Ertesi günü de yazmaya devam ettim. Gönderdiğim mesajlar birbirinin benzeri olduğu için hepsine ayrı ayrı cevap verdiğim bilinsin diye hazırladığım bir mesajın başına ya da sonuna isimlerini koyarak cevap gönderdim. Ancak bunu yapabildim. Samimi görüştüklerime de ağabeyim, ablam, kardeşim takısını ekledim. Yine de bir kusurum olduysa aflarına sığınıyorum. 60 kadarda WhatsApp dan mesaj gelmişti. Onlara da tek tek cevap yazdım.
Böyle dertlenip şikâyet ettim ama benim okul yıllarımdan yedek subaylık günlerim ve çalışma hayatımdan öyle can arkadaşlarım, dostlarım var ki onlarla ne kadar öğünsem az gelir. Keşke hepsini sizlerle tanıtabilsem.
Çocukluğumuzda bahçeli büyük evlerde ve kalabalık aileler içinde büyüdük. Şimdi de etrafım hep kalabalık olsun istiyorum, yalnızlık bana göre değil. Komşularımla çat kapı görüşmek istiyorum ama olmuyor.
Ata sözlerimizde bile var, “komşu komşunun acısını alır” derler. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” derler. “Tahta kapının altın kapıya, altın kapının tahta kapıya ihtiyacı var” derler.
Küçüktüm, sanırdım ki altın kapıyı yerine tutturmak için ahşap malzemelere ihtiyaç var. Anlamı öyle değilmiş meğer.
Pazarcı esnafından samimi olduğum güzel insanlar var. Bana ekstra indirimde yaparlar. Gidemediğimiz haftanın ertesinde “geçen hafta neden yoktunuz” diye sorarlar. Onlar pazarda tezgâh açmaz ise ben telefonla sorarım “pazarda yoktun hayırdır?”
Sizin böyle dostlarınız var mı? Sosyal paylaşım sitelerinde şu kadar arkadaşım var demeyin sakın.
Apartmanlı, rezidanslı bu kent hayatının üstüne gelen internetli, akıllı telefonlu sanal dünya, çocukları geleneksel kültür, arkadaşlık ve oyun ortamlarından büsbütün kopardı. Eskiden eve gelmeyen, sokaklarda arkadaşlarıyla oyun oynayan, derslerini, görevlerini veya yemeğini ihmal eden biz çocuklara annelerimiz “sokak çocuğu” diye kızarken, bugün çocukları evden dışarı çıkarmak için belediyeler özel “çocuk sokağı” projeleri geliştiriyor ama yine de beklenen sonuçlar alınamıyor.
İnternetin, ardından akıllı telefonun icadı; bu icatlardan sonra çocukluk, ergenlik çağına gelen yeni kuşaklarda yeni bir yalnızlık türünü ortaya çıkardı. Kimsenin zoru, zorlaması olmadan internet ve akıllı telefon kullanımına bağlı bir bağımlılık olarak ortaya çıkan bu yalnızlığa ben kendi kendinin resmini çekme hâlinin adı olan “selfie”den ironi yaparak “self-yalnızlık” diyorum.
Anneden ninni, nineden masal, dededen hikâye dinlemeden, babadan sofra adabı görmeden, oyun ortamlarında arkadaşla paylaşımı öğrenmeden büyüyen çocuklar, tek kişilik odalarda tekinsiz ve oldukça kalabalık bir sanal dünyaya adım atıyorlar. Çoğu zaman ailelerin çocuklarının o dünyadan neler öğrendiklerini, nerelerde gezip dolaştıklarını bile bilmeleri mümkün olmuyor. Henüz gerçek dünyadaki dar sosyal çevrelerinde iyiyi kötüyü ayırt edemeden girdikleri bu sanal dünyada ihtiyatlı ve seçici olamazlarsa başlarına türlü belalar geliyor.”
Ben ne yazacaktım söz nereye geldi. Yani demem o ki konuşalım, güzel bayan sesi güzel erkek sesi duyalım. Mekanik sesleri duya duya mekanik birer insan oldunuz yahu. İrlandalı oyun yazarı, romancı, kısa öykücü ve şair Oscar Wilde diyor ki: “İster evlilikte ister arkadaşlıkta olsun, sonunda bütün ilişkilerin bağı konuşmadır.”
İnsanlar konuşa konuşa hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır derler. Şimdi beni okuyorsanız bari buradan sesleneyim size. Güzel kardeşim, değerli komşum, değerli akrabam nasılsınız? Umarım keyfiniz ve sağlığınız yerindedir. Sağlıkla kalın.
Yıl 1958, rahmetli akrabam nüktedan Hâkim Hayati Bilecen ağabeyim, 10 yıl aynı şehirde Hakimlik yapınca Adalet Bakanlığına şöyle bir telgraf çekmiş “Hayatınızın işarı” (Hayatta mısınız). Ona bile cevap gelmedi der bizi güldürürdü. Ben de size telgraf mı çekeyim.
(*) Burhan ustamı tanımak için Bkz. https://www.yozgatgazetesi.com/a-kadir-capanoglu/ben-kizimi-vermem-172918.html