İki otomobil ile kalacağımız otele geldik. Otel sahibesi daha önce yaptırdığımız rezervasyonu bularak haa! Konstantinapol demez mi? No Konstantinapol, Turkey İstanbul dedim. Daha adaya ayak basar basmaz ilk golü yemiştik. Sonra öğrendim ki ada Rumları Türkleri sevmiyorlar ama Türkler gelsin diye de yatıp kalkıp dua ediyorlar. Yılda ortalama 80 bin Türk teknesi Rodos’a geliyormuş. Marmaris’ten ve Borumdan gelen ziyaretçilerde cabası. Adadaki Türk nüfusu 3.500 kadarmış. 1974 yılındaki Kıbrıs barış harekâtımız sırasında Rumlar, adadaki Türklere çok eziyet etmişler, işten çıkarmışlar, yalnız yakaladıkları Türkleri dövmüşler, kötü davranmışlar, sindirmeye çalışmışlar. Evlerinden zorla aldıkları bazı Türk erkelerini adanın bazı kıyılarına yerleştirip “Türkler adaya çıkarsa onlara ateş edeceksiniz, çıkmalarına engel olacaksınız” demişler. Bu yüzden Türklerin büyük bir kısmı gayrimenkullerini çok ucuza satarak adayı terk etmişler. Şimdi daha çok Arnavutlar gelip yerleşiyorlarmış. Ada Rumları onları da sevmiyor ve istemiyormuş ama tırstıklarından pek ses çıkaramıyorlarmış.

Otelimize yerleştik, elimizi yüzümüzü yıkayıp ihtiyaç gidereceğiz fakat o ne! Tuvalette taharet musluğu yok. Canım sıkıldıysa da pratik zekâm ve duş ’un hortumu ile bu problemi çözdüm. Biraz dinlendikten sonra akrabalarımız tüm familyayı denize götürdüler. Ben suyu bardakta görüp derede yüzme öğrendiğimden otelde kalıp biraz daha istirahat ettim. Burada size biraz latife yaptım. Yüzmeyi hakkaten derede öğrendik ama az biraz da deniz görmüşlüğümüz var tabi nede olsa 53 yıldır deniz kenarındayız. Şnorkel, zıpkın ve İtalyan paletlerimizi hâlâ saklıyoruz, neden saklıyorsak? Deniz dönüşü akrabalarımızın Kızıltepe’deki 4 dönüm bahçesi olan büyük evlerinde öbür akrabalarımızla da birlikte olduk. Özenle hazırladıkları akşam yemeğinde hasret giderdik. Gece yarısına kadar doyasıya sohbet ettik.

Ada da ilk dikkatimi çeken şey yolların dar olmasından ve park yetersizliğinden otomobillerin her markasının küçük modellerinin tercih edilmesi, bildiğimiz markaların hiç görmediğimiz modellerini gördük. Eski model otomobiller de oldukça fazla. Ada da turist gezdiren tur otobüsleri de sanırım en az 5 yaş üstü ama hepsi pırıl pırıl boyalı. Avrupa’da olduğu gibi tüm araç sahipleri karşıya geçmek isteyen bir yaya gördüklerinde hemen duruyorlar. Bu yüzden ayakta beklerken yaya kaldırımın kenarında durmamaya özen gösterdik. Ana yoldan tali yola, tali yoldan ana yola çıkışlarda hatta yan sokaklara giriş çıkışlarda yolun tamamen boşalmasını bekliyorlar. Yolda giderken bir sokağa sapacaklarsa uzaktan gelen bir arabanın bile geçmesini bekliyorlar. İstanbul da olsa bu bekleme süresinde en az beş araç girer çıkar. Cep telefonu ile konuşurken arabalarını kenara çekip öyle konuşuyorlar. Tüm taksiler Kıbrıs’ta olduğu gibi son model Mercedes. Gerek şehir içinde gerek bazı köylerde bütün yaya yolları ve bazı meydanlar siyah beyaz minik taşlarla ve değişik desenlerde mozaik gibi döşenmiş. Milyarlarca bu küçük taşlar nereden nasıl toplanmış akıl alacak gibi değil. Resimde görüldüğü gibi bazı yağmur ızgaraları mermerden yapılmış. Yol kenarlarındaki tüm elektrik direkleri eskiden bizde de olduğu gibi ağaç. Sitelerin girişine konan trafoları bile iki ağaç direği yan yana dikerek arasına monte etmişler.

Rodos adasında hiç martı görmedik. Çarşı da, Eminönü Yeni cami civarındaki güvercinler gibi yabani ve kırma (melez) güvercinlerden başka kuş yok. Serçe bile sadece iki adet görebildim. Adanın nüfusu 130.000 kadarmış ve bunun 50.000 i Rodos şehrindeymiş. Adanın kuzey ucu ile güney ucu arası 79,7 km. en geniş yeri de 38 km. Adanın hemen her tarafı orman ve çamlar Türk çamı denilen cinstenmiş. Su çok bol, adanın her yerinde çeşmeler var suları içiliyor. Şehir şebeke suyu da içiliyor. Bunu öğrenince şişe suyu almaktan vazgeçtik. Zira şişe suyu ile şehir şebeke suyu arasında tad farkı yok. Suları bizim kaynak sularımız tadında değil.

İkinci gün 20 Eylül Pazar, tüm aile, saat 08.00 gibi sabah kahvaltısında buluştuk. Açık büfe de her şey var ama beyaz peynir yok. Beyaz peyniri turistler yemiyor bekleyince de bozuluyormuş, onun yerine ince dilimlenmiş kaşar peyniri ve salam vardı. Benim güneşten korunmak için yanımda getirdiğim castro şapkamın önünde daha önce taktığım altın kaplama ay yıldız var. Eşim de Beypazarı’ndan aldığı biraz büyükçe gümüş ay yıldız kolyeyi taktı. Akrabamızın önceden aldığı biletler ile “Sea Dreams” isimli büyük bir feribota bindik. Yerli yolcudan 15 Euro yabancıdan 25 Euro alıyorlarmış. Bizim biletler tabi 15 Euro’dan oldu. 10.15 de Rodos limanından hareketle iki saat süren bir yolculuktan sonra 12.15 de Balimyoti adasına (Türkler Ballıdede diyorlar),vardık. Türkiye’ye çok yakın elini uzatsan değecek gibi. Adanın güney ucunda Panormitis isimli, 300 yıllık geçmişi ile çok eski ve müştemilatı ile oldukça geniş bir alanı kaplayan bir manastır var. Manastırda bir kaç gün kalarak ibadet etmek isteyenler bu otel hizmeti veren müştemilatta kalabiliyorlar tabi parayla. Bu manastır Rodos’a iki saat uzaklıkta olduğundan Ancak Pazar günleri veya vaftiz töreni varsa özel ayin yapılıyormuş. Bizim gittiğimiz gün de iki vaftiz töreni vardı, bizde izledik. Hıncahınç dolu olan gemi yolcusu yazlık kıyafetlerleydi ama vaftiz edilecek bebeklerin aile ve akrabaları çok şık takım elbiseler içindeydiler. Vaftiz töreninde bebeklere dualar eşliğinde şarap banyosu yaptırıyorlar. Ne olduğunu bilmeyen bebekler birde şarap içine sokulunca korku ile feryat figan ağlıyorlar. Çocukların bu ağlamalarına dayanamadım. Bir yandan da düşünüyorum. Hristiyanlar bebeklerini bile şaraba yatırırken Müslümanlara şarap içmek yasaklanmış. Cennette vaat edilen şarap dünyada neden yasaklanır. Bu soruyu Hayyam şöyle cevaplandırıyor şiirinde;

Tanrı bize cennette vaat ettiği şarabı
Niçin haram etsin bu dünyada, akla sığar mı?

Bir sarhoş arap, devesini vurmuş Hamza'nın
Peygamber de yasak etmiş arap'a şarabı.


Manastırda dikkatimi çeken bir kaç şeyi sizinle paylaşayım; Girişte takriben 50 cm uzunluğunda (daha uzunları da oluyormuş) mumlar satılıyor. Mumu yakıp tahsis edilen yere dikiyor ibadetinizi yaptıktan sonra öbür kapıdan çıkıyorsunuz. Siz çıktıktan sonra sizinkiler ve sizinle aynı zamanda mum dikenlerin mumları hemen söndürülüp buradan alınıyor. Yeni gelenler mumlarını dikiyorlar. Bu ticaret, pardon manastıra yardım, böyle sürüp gidiyor. Manastırın avlusunda saplı veya sapsız bir sürü kullanılmamış yani hepsi yeni süpürgeler var. Bu süpürgeleri alanlar önce haç çıkarıp Manastırın içindeki büyükçe ebattaki gümüş ikonaları öptükten sonra bu ikonaların önlerini süpürüyor sonra tekrar öpüp çıkıyorlar. Bir hastalığı olan veya başında bir sıkıntısı olan bu süpürme işi ile hastalığından ve derdinden kurtulacağını sanıyormuş. Bizim türbe ziyaretlerimiz gibi. İmtihana girerken de okunmuş pirinç yutuyorlar mı acaba?

14.15de Panormitis manastırından kalkan feribotumuz 15.30 da Symi, Osmanlı zamanındaki adıyla Sömbeki adasına geldi. Bu adanın tarihi, Truva Savaşları kadar geriye gitmekte. Symi’nin Gialos limanı güzel bir kartpostal resmi gibi. Eski çağlardan itibaren bu gün bile Rum zenginlerin evlerinin bulunduğu, birçok önemli kişinin konut sahibi olduğu bu ada Yunanistan’daki ekonomik krizi neredeyse hiç yaşamamış. Yılda 400 bin turist geldiği söyleniyor. Datça’ya en yakın yer burası. Zaten bakınca da görülüyor. Burada çok Türk teknesi bağlıydı, hepsinin kıçında da kocaman bir Türk Bayrağı. Öğle yemeğimizi burada yedik. Tam kalkıyorduk ki Neyzen isimli çift direkli kocaman bir Gulet kıçında kocaman Türk bayrağını dalgalandıra dalgalandıra limana muhteşem bir giriş yaptı. Hemen sonra isimlerini okuyamadığım iki Türk yatı daha geldi. Symi’den yarım saatlik bir kara yolu ile yukarda bahsettiğim Panormitis manastırına gitmekte mümkün. Aslında bu iki koy aynı adanın koyları, Panormitis güney batıda, Simi kuzey doğuda. Limanın tam ortasında “Küçük Balıkçı Heykeli” var. Heykel, elindeki küçük sopası ile adaya gelen gemicileri selamlar gibi durmakta. Symi den 17.15 de kalkan feribotumuz kıyı kıyı gidiyor yani deniz öylesine derin. Bir tek ağaç yok. Adaların yapısı da çok enteresan. Kayalar, bazı yerlerde denize paralel takriben 15 cm kalınlığında ve birbirinden ayrılmış plakalar halinde yani hemen alıp kullanılmaya hazır bir taşocağı gibi, bazı yerlerde ise denize dik tabakalar halinde. Saat 20.00 sularında Rodos’a döndük. Akşam yemeğinde yine akrabalarımızdayız. Bu gün Yunanistan’da seçim vardı. Orta gelirli mütevazi ada halkı oyunu Aleksis Çipras’dan yana kullanacağını söylerken otelin sahibesi ve diğer zengin kesim ona oy vermeyeceğini söylüyorlardı. Netice de yine Çipras kazandı. (devam edecek).

14.10.2015

OKUR YORUMLARI
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU
16.10.2015 17:21:00

Değerli dost Sayın Şakir Şen ve değerli okurum Sayın Suzan Hanımefendi, güzel yorumlarınız için teşekkür eder saygılarımı sunarım. Sağ olunuz.

SUZAN
14.10.2015 23:57:00

Sayın Çapanoğlu, yazınız vasıtasıyla okurlarınızı tatile çıkarmış oldunuz. İnanın böyle bir tatile tüm insanların ihtiyacı var. İhanet içinde merhametin yok olduğu, canların kana bulandığı, çocukların kıyılara vurduğu, Müslümanların vatansız kalıp kiliselere sığındığı şu günlerde artık insan psikolojisinin insanlığını yanına alarak tatile çıkma ihtiyacı var diye düşünüyorum.

Gezi anılarınızı aktarırken ve bazı yazılarınızda biraz durup düşündürecek sorulara yer verdiğinizi görüyorum. Ehil Kalem ustalarının gayesi uslüpluce düşünce yolunu açmaktır.

Müslümanlara içki yasak edilirken Hırıstiyanlar bebeklerini şarapla yıkadığını belirtiyor, "neden onlara yasak değil" diyorsunuz. Bu sorunuz üzerinde biraz bilimsel olarak düşünecek olursak mantığım şöyle cevaplıyor.

Allah (C.C) ezeli ve ebedidir. Her şeyi bilen ve bildirendir.Amenna.İslamdan önce şarap içmek yasak değildi. İslam nuru yeryüzüne nazil olduktan sonra kuralları içinde yasaklandı.Çünkü tabiat kendini belli süreler içinde yeniledi ve evrimler geçirdi.Canlıların tamamı evrim geçirdi. Hz Nuh zamanında yağan yağmurla suyun molekülleri dahi değiştirildi. Bu yağmurdan önce insanlar çok uzun ömürlü yaşıyorlardı. Suyun molekülüyle yeryüzü değişime uğradı.Abuhayat olarak adlandırılan bu su Hz.Nuh un yağmuruyla yeryüzünde değişime uğradı. Su yaşam demek can demek. Suyun molekülleriyle beraber insanların DNA formülüde mutasyona uğradı, dayanıklılığı direnci farklılaştı. Bunun gibi zaman içinde pek çok değişimler oluşmakta evrimleşmekte. O zamanın insanları şarap içince akıl idrakları kaybolmazken, bu zamanın insanları idraklarını kaybede biliyor. Allah C.C yarattıklarını tanıyor ve zarardan koruyor. Son dine inanmayıp, geride kalmış, bozulmuş dört papazın yazdığı dört ayrı İncil teşkil eden bir din kurallarıyla karşılaştırma yapmamak gerekir diye düşünüyorum.Doğa ve doğayla beraber insanlar canlılar mutasyona uğramasa, evrimleşmese farklı dinler tebliğ edilmezdi.Her ne kadar Darvin in teorisini Fetullahcılar kabul etmese de ben İslam'a ters bir tarafını göremiyorum.Bilimi İlim red ettiği sürece bu tür sorular akılları meşgul edecek, gerçekler perdelenerek mutasyona uğramış dinlere insanlar yönelecektir. Oysa her ilmi emrin bir bilimsel açıklaması vardır. Ancak insanlar bilimde bu kadar ileri olamadıklarından ilme ters dönerek ruhunu heba ediyor. En büyük alimler şöyle söylermiş. Allah her şeyi bilendir. Emirlerine karışılmaz.

Yazınızın devamını ve yavru vatanımızda gezmeyi özlemle bekliyoruz. Selamlar Hürmetler.

Şakir ŞEN
14.10.2015 14:40:00

Abdülkadir Bey'ciğim öyle güzel anlatıyorsunuz ki, oraları sizinle birlikte gezmiş, görmüş gibi oluyor insan. Kaleminize sağlık.

Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ