Değerli okurlar, bazı ısmarlama tarihçiler, Padişah Vahdettin Atatürk’ü Anadolu’ya gönderirken. “Tüm umum-ı nukudum (Tüm nakit param/varlığım) emrindedir” fermanıyla, Kurtuluş Savaşımızın organizasyonunu ona havale etmiştir diye yazarlar. Hatta daha da ileri gidip Vahdetinin bir kese içinde 40.000 altın verdiğini akılsızca iddia etmişlerdir. Sultan Vahdettin (VI. Mehmed) döneminde basılan altın paralara genel olarak Vahdettin Altını veya Osmanlı altın paralarının genel adı olan Lira-ı Osmânî denilmekteydi. Bu paralar, Sultan Reşat döneminde belirlenen standartlar çerçevesinde basılmaya devam etmiştir. Bir altın yaklaşık 7 gram 20 santim. O zamanda öyleydi. Basit bir hesap yaparsak 40.000 x 7.20 = 288.000 gram yani 288 kilo eder. Bu nasıl bir keseymiş?
Beraberinde bu kadar altın götürüyorsa, Atatürk Anadolu’da gezerken iki otomobil için benzin parası bulamadıklarından neden şikâyet ediyordu?
Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a hareket etmeden önce 15 Mayıs 1919 günü Yıldız Sarayı'nda Sultan Vahdettin ile bir veda görüşmesi yapmıştır. Nutuk’ta ve hatıratlarda geçen bu görüşmede Padişah’ın, Mustafa Kemal’in dizine elini koyarak: "Paşa, Paşa... Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (tarihi kastederek). Bunları unutun, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin!" dediği rivayet edilir.
Bu görüşmede Padişah'ın maddi destekten ziyade, siyasi ve askeri bir görevlendirmeden bahsettiği görülmektedir. Maddi imkanlar konusu genellikle "Tahsisat-ı Mesture" (Örtülü Ödenek) üzerinden resmi kanallarla halledilmiştir.
Vahdettin’in yukardaki ifadesinin, bazı milliyetçi-muhafazakâr çevrelerde Padişah’ın Kurtuluş Savaşı’nı desteklediği görüşünü savunmak için kullanılan bir anlatım olduğu anlaşılıyor. Yani, tarihî bir belgeye dayalı olmaktan çok, Padişah’ın Atatürk’e Anadolu'da tam yetki verdiğini, onu engellemediğini aksine desteklediğini iddia eden görüşlerin ifadesidir.
Bende burada geniş bir parantez açayım. Atatürk bu görevi resmen tayin edilince, Padişahtan bazı özel yetkiler de talep etmiş ve almıştı. Bu yetkiler, sadece askeri bir komutanlık değil, aynı zamanda geniş bir mülki (sivil) yetki alanını da kapsamaktaydı.
1. Askeri Yetkiler (Genişletilmiş Komutanlık): Mustafa Kemal sadece kendi müfettişlik bölgesindeki birliklere değil, komşu bölgelerdeki birliklere de emir verme yetkisine sahipti. Bölgedeki asayişi düzeltmek, silah ve cephaneyi toplamak ve bunların güvenliğini sağlamakla görevliydi. Doğu Anadolu ve Karadeniz’deki tüm askeri birlikler (3. ve 15. Kolordular dahil) doğrudan ona bağlanmıştı.
2. Mülki (Sivil) İdare Yetkisi: Mustafa Kemal, görev sahasındaki valiliklere ve mutasarrıflıklara doğrudan emir verme hakkına sahipti.
Yazışmalarda sadece askeri makamlarla değil, doğrudan Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) birimleriyle de muhatap olabiliyordu. Bu durum, müfettişlik bölgesindeki sivil bürokrasiyi de askeri hedefler doğrultusunda kontrol etmesini sağlıyordu.
3. Diplomatik ve İdari Müdahale: Müfettişlik Kararnamesi ile kendisine şu görevler tanımlanmıştı: Bölgede kurulan şur'aların (direniş cemiyetlerinin) faaliyetlerini denetlemek ve gerekirse müdahale etmek (Hükümet bu cemiyetleri o dönem bir "asayiş sorunu" olarak görüyordu). İngilizlerin şikayetçi olduğu Rum-Türk çatışmalarını sonlandırmak.
Mustafa Kemal, Nutuk'ta bu durumu değerlendirirken, yetkilerin kasıtlı olarak geniş tutulduğunu ve kendisinin bu fırsatı "Millî Mücadele'yi başlatmak için bir kalkan" olarak kullandığını belirtir. Samsun’a ayak bastığında elindeki bu "resmi" güç, ona Havza ve Amasya Genelgelerini yayımlarken ve Anadolu’daki vali ve komutanları bir araya getirirken meşru bir zemin sağlamıştır.
Nukud: Nakdin çoğulu anlamında. Osmanlıca kökenli Arapça bir kelime. Türkçedeki karşılığı: nakit paralar, akçeler, sikkeler anlamına gelir. Osmanlı maliyesinde genellikle devlet hazinesini ya da kişisel serveti tanımlamakta kullanılan bir sözcük. Dolaysıyla burada” devletin tüm imkanları emrindedir” anlamındadır. Ayrıca burada kullanılan “tüm” ve “umum” kelimeleri zaten “bütün” anlamındadır. Emrindedir ifadesi, günümüzdeki anlamıyla “tasarrufuna bırakılmıştır”, “istediğin gibi kullanabilirsin” demektir.
Peki, bu ifade gerçekten kullanıldı mı? Kocaman bir hayır. Padişah elbette Osmanlı İmparatorluğu'na ait tüm toprakların sahibidir ve devletin tüm hazinesi onun emrindedir ancak “Tüm umum-nukudum emrindedir” ifadesine dair doğrudan tarihî bir belgeye veya fermana bugüne kadar rastlanılmamış. Bu ifade hiçbir kaynakta doğrulanmamıştır
Padişah Vahdettin’in fermanıyla 16 Mayıs 1919’da 9. Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya doğru yola çıkan Atatürk, 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkmıştı. Resmî olarak Atatürk’e verilen görev: Anadolu’daki asayişi sağlamak ve dağılan orduları toparlamaktı. Ancak Atatürk bu görevi halkı örgütlemek ve Millî Mücadele’yi başlatmak için kullanmıştır.
Atatürk şöyle söylüyordu: Ben, 1919 yılı mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde maddî hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin soyluluğundan doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu millî kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım
Sayın Sinan Meydan, Atatürk’ün 15 Mayıs 1919’daki son görüşmesinde Vahdettin’in, “Paşa, devleti kurtarabilirsin” diyerek moral verdiğini aktarıyor.
Bu kurtarma, Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve tedbir alarak “Padişahı bunaltan İngiliz baskısından kurtarmaktır.”
Değerli okurlar, Necip Fazıl, Kadir Mısıroğlu, Mevlanzade Rıfat gibi isimler, Vahdettin’in Atatürk’ü “görevlendirilmiş bir operasyon” olarak Anadolu’ya gönderdiğini öne sürerler.
Prof. Ebubekir Sofuoğlu gibi akademisyenler, Vahdettin’in İngilizlerle yakın ilişkisini ve Millî Mücadele’ye yönelik fetva çıkarma planını sözde belge olarak kullanarak hain ilan edilmesini eleştiriyorlar. Buna karşılık, Turgut Özakman bu iddiaların binlerce belgeyle çürütüldüğünü, anıların çoğunun “çarpıtma” olduğunu belirtiyor.
Son iddiaları nevi şahsına münhasır Adana fen lisesi mezunları arasında Cezmi Paşa diye anılan tarihçi yazar Cezmi Yurtsever ; Amerika’yı Türkler keşfetti ve Barack Obama Türk olabilir iddialarında bulunurken, Atatürk’e karşı idam fermanının sahte olduğunu savunuyor; bu iddianın “İngiliz istihbaratının ürünü” olduğunu söylüyor
Bazı milliyetçi-muhafazakâr çevrelerde Vahdettin’in Millî Mücadele’ye destek çıkmadığını ama “hain” de sayılmadığını ifade ediyorlar. Vahdettin, yüzeysel tarih okuyanlar için vatan haini gibi gözüküyormuş ama tarihçilerin çoğu vatan haini demiyormuş. Onlar, Vahdettin’in zor koşullar altında hareket eden, dini liderlere teslimiyetle Atatürk’e karşı fetva yayımlatarak çözüm aradığını savunuyorlarmış.
Tarihçi geçinen bazı akademisyenlerde Vahdetinin hain olmadığını ama İngiliz yanlısı ve teslimiyetçi olduğunu yazıyorlarmış
Ama, Osmanlı Meclis-i Mebûsan'ında ve TBMM'nin ilk dönemlerinde milletvekilliği, İstanbul Barosu başkanlığı, ayrıca farklı hükûmetlerde İktisat, Hariciye ve Adliye Vekilliği görevleri yürütmüş, 91 yıllık ömrünün son 40 yılını akademisyen olarak sürdürmüş bir siyasetçi olan Yusuf Kemal Tengirşenk’in katibinin çantasından çalınan bazı evraklar ve fotoğraflar Vahdettin’in Millî Mücadele heyetinin stratejik dokümanlarını İngilizlere aktardığını gösteriyor.
Belgelerde, Padişah’ın 30 Mart- 8 Eylül 1919 tarihleri arasında İngilizlere barış projesi sunması Vahdettin’in Damat Ferit aracılığıyla İngiltere’ye, “İngiliz memurlar vilayetlere yerleşmeli, seçimler İngiltere’ce denetlenmeli” gibi kapsamlı barış şartları sunduğunu ortaya koyuyor.
8 Eylül’dekinde de “Bağımsız Kürdistan” önerisini eklemiş.
Kontrol Subayı Rawlinson’ın raporu (Erzurum, 10 Ocak 1919): Vahdettin’in İngiliz Yüksek Komiserliği ile doğrudan iletişim kurmaya çalıştığı, halifelik makamına İngiliz desteği istediği bilgisi yer alıyor
General Milne’ın raporu (16 Aralık 1918): Vahdettin, artık memleketin idaresini ele almak için İngiltere’den çabuk davranmalarını istediğini ve İngiliz subaylarını Anadolu’ya göndermeyi talep ettiğini belirtiyor
ABD Başkanı Coolidge’e yazılan 13 Mart 1924 tarihli bir mektupta; Halifelik ve saltanatın Ankara Meclisi tarafından kaldırıldığı ve bunların geçersiz olduğu ifade ediliyor ve Osmanlı hanedanının hakkı savunuluyormuş. Mektubu yazanının Abdülmecid Efendi'nin oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi olduğu söyleniyormuş. Şehzade Ömer Faruk Efendi: Babası adına diplomatik yazışmaları yürüten ve hanedanın haklarını en aktif savunan genç şehzadelerden biriydi.
Şehzade Ömer Faruk Efendi neden ABD Başkanı Coolidge mektup gönderiyor? Çünkü o dönemde ABD, Lozan Antlaşması'nı henüz onaylamamıştı ve Türkiye ile ilişkileri tam olarak rayına oturmamıştı. Hanedan üyeleri, ABD'nin "mülkiyet haklarına" ve "hukuka" verdiği önemi bildikleri için, Ankara'nın kararlarının uluslararası hukuka aykırı olduğu argümanıyla Washington'dan destek ummuş olabilirler.
Vahdettin’in hayatta kalmak için General Harrington’a gönderdiği sığınma mektubu şöyle;
“Dersaadet (İstanbul) İşgal Orduları Başkumandanı General Harington Cenaplarına İstanbul'da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devleti fehimesine (anlayışına) iltica ve bir an evvel İstanbul'dan mahal‑i ahare naklimi talep ederim efendim. 16 Kasım 1922. Müslümanların Halifesi Mehmet Vahideddin.”
Bu hem politik hem kişisel bir çekilme iradesidir.
Fransa (Millerand) ve İngiliz kralına mektup (13 Mart 1924 civarı): Vahdettin’in hem Fransa hem İngiltere’ye mektup gönderdiği, halifeliğini korumaya dönük diplomatik girişimlerinin sürdüğü belirtiliyor.
Görülüyor ki, Vahdettin’in mektupları, özellikle halifelik ve güvenlik konusunda İngilizlere yönelik diplomatik çabalar içeriyor.
Dolayısıyla “Tüm umum-ı nukudum emrindedir” gibi iddialar güvenilir hiçbir kaynakta yok. Bu tür söylemler, Padişah’ın “Atatürk’e destek verdiği” algısını güçlendirmek için literatüre eklenmiş. Gerçek tarih kayıtlarına bakıldığında, Vahdettin’in Mandacı ve İngiliz hayranı olduğu, Atatürk’ü engellemeye çalıştığı net olarak görülüyor.
Tarihsel Gerçeklik: Padişah'ın bu sözü söylediğine dair bir resmi kayıt veya birincil kaynak bulunmuyor.
Ve Lütfen şu üç önemli tarihi hafızamızda tutalım:
15 Mayıs 1919 : Atatürk’ün Padişah Vahdettin tarafından görevlendirilmesi
16 Mayıs 1919: Atatürk’ün Samsun’a doğru İstanbul’dan yola çıkması.
19 Mayıs 1919: Samsun’a çıkış ve Millî Mücadelenin başlaması
Değerli okurlar; Her yıl 23 Nisan’ı 17 Mart 1981 tarihli ve 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun ile resmen "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı “olarak kutluyoruz. 19 Mayıs gününü de 20 Haziran 1938 tarihli ve 3466 sayılı kanunla "Gençlik ve Spor Bayramı" olarak ve spor gösterileri ile kutluyorduk.
Solcusuyla sağcısıyla ülkücüsüyle içeri tıkılan ırzına geçilen işkencelerde öldürülen binlerce insanın vebalini taşıyan meşum 12 Eylül ve Kenan Evren iktidarının Kenan Evren kör parmağım gözüne zihniyetiyle Atatürk sözcüğü de eklenerek 17 Mart 1981 tarihli ve 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun ile değiştirilmiştir. Bu kanunla bayramın adı; "Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı" olarak tescil edilmiştir. Bu milletin kalbinde yaşattığı Atatürk’ü senin emrinle mi anacağız be adam ? Onun için ben yine eski haliyle “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramımız” kutlu olsun diyorum.
Saygılarımla
…………………………………………
UMUTMADIKLARIM
ALİ TAVŞANCIOĞLU
“İnsan iki defa ölür: ilki nefesi kesildiğinde, ikincisi tamamen unutulduğunda. Bir kişi fiziksel olarak ölse bile, anıldıkça, hatırlanarak “yaşamaya devam eder.”
O’ bir şair, bir araştırmacı yazar, bir Yozgatlı “efendi insandı. Vefatından ne kadar önceydi bilemiyorum Yozgat Sahaf Kitapevinin okuma salonunda araştırmacı yazar değerli dostum Osman Karacanın da bulunduğu üçlü sohbetimiz sırasında Osmanlıcaya bihakkın vakıf olmasını hatırlayarak kendisine şöyle demiştim; “Bizim Çapanoğlu Ayan Sancağımızın üzerindeki yazılarda ne yazıyor bilmiyoruz, bir soran olsa cevap veremeyeceğiz!” Daha sözümü bitirmiştim ki hemen ayağa kalktı. “Ben hemen okuyup geleyim” diyerek bir koşuda Çapanoğlu Büyük Camiine gitti geldi. Aldığı notları daha düzgün bir şekilde yazarak bana verdi. Değerli Kardeşim Ali Tavşancıoğlu’nun bu vefası, Çapanoğulları sülalesine en güzel ve ebedi hediyesi oldu. Osman Karaca ile yaptığımız bir telefon konuşmamızda rahatsızlığını öğrenince şok oldum. Ertesi günü ve sonraki günlerde cep telefonundan aradım ama açılmadı. Osman Karaca’yı tekrar aradığımda telefonda konuşamadığını öğrendim ve ondan sonra sağlık durumunu hep Karacadan takip ettim. 23 Mayıs 2015 günü kaybettik. Mekânı cennet olsun