Değerli okurlar, Liselere geçiş sistemi (LGS) merkezî sınavı 13 Haziran 2026 Cumartesi günü gerçekleştirildi. Önce bu yavrularımız ve onların ana babaları bu stresli heyecanı yaşadılar. Liseler 26 Haziran’da tatile giriyor ama son sınıfta olan ve üniversite hayali kuran gençler de büyük beklentiler içinde 20-21 Haziran günleri Yükseköğretim Kurumları Sınavına girdiler. Hem kendileri hem aileleri için heyecanın dorukta olduğu sıkıntılı günler ve hatta yıllar başladı. Çünkü, son birkaç yıldır maddi durumları biraz zayıf aileler çocuklarını okutamayacak durumdalar. Ve sosyal paylaşım sitelerinde açıksa yazıyorlar, yapılan sokak röportajlarında “keşke kazanamasın” diye üzüntü içinde dua ediyorlar. Üzüntü ile izliyoruz. Onları izlerken içim yanıyor.
Benim tahsil hayatımın en zor en sıkıntılı dönemi orta tahsil dönemimdir. Benim için bir cehennemdi. Parapsikoloji ile ilgilenenler bu dünyaya değişik bedenlerde 200-400 arasında tekrar geldiğimizi iddia ediyorlar. Tekâmül felsefesine inanan tasavvufçularda bu inançtalar. İnsan tekâmülünü tamamlayana kadar bu dünyaya gelmeye devam edecek diyorlar.
Amasya lisesinden sınıf arkadaşım Kimya Mühendisi Osman Özyıldırım ile birlikte 1960’lı yıllarda iki yıl kadar Taksimdeki Türkiye Metapsişik Araştırmalar derneğinin celselerine devam etmiştik. Kendilerini “Maviler” diye tanıtan bir ruhlar gurubu ile görüşüyorduk. Bu görüşmelerimizde kendiliklerinden bizimle temasa geçen bazı ruhlarda olmuştu. Bunlardan bir tanesi Kanije kalesi kuşatmasında çarpışmış bir levent idi. Çağırılmadan gelen bu ruh kendisini “ben Kanije muhasarası sırasında kandan ve dumandan göz gözü görmezken öldüm” diyerek tanıtmıştı. (Kanije kalesi kuşatması 9 Eylül- 18 Kasım 1601). Ayrıca bu köşemde Türkiye de ve Dünyada yaşanmış ve literatüre geçmiş Reenkarnasyon olaylarınıda anlatmıştım. Bu yüzden ölümümden sonra tekrar dünyaya gelme ihtimalim aklıma geldiğinde hep orta tahsil dönemim aklıma gelir ve yine mi tahsil hayatım olacak diye rahatsızlık duyarım.
Bu dönem şuur altımda o kadar kötü bir iz bırakmış ki bir olaya çok sıkıldığım günün gecesinde mutlaka şu rüyayı görürüm. Babamın memuriyeti dolayısıyla oturduğumuz İş Bankası lojmanının kapı zili çalar. Pencereden bakarım, aşağıda bir polis bana şöyle seslenir. “Coğrafya dersinden bütünlemeye kalmışsın imtihana girmek için okula gideceksin.” Ben de kızgınlıkla ona şöyle cevap veririm “benim üniversite diplomam var, ne coğrafyası?” Sıkıntı içinde uyanırken kendi kendime söylenirim “yine aynı rüya.”
Niğde’de 0rtaokul 2. Sınıftayken müzik hocası beni azarlayarak ağlatmıştı. Ben o yıllarda bağlama, kaval ve darbuka çalıyordum. Çocuk yıllarımızda birbirimize duygusal olarak ilgi duyduğum kız arkadaşıma mahcup olmuştum ama yine beni o teselli etmişti. Sonra Amasya, Çanakkale, İstanbul. Bana hayatı zehir eden benim de daha sonraları onlara korku saldığım ve nihayet birisini dövmek zorunda kaldığım hocalar. Şu kadere bakın ki yıllar sonra Bakırköy Ticaret lisesinde ikinci sınıflara tarih öğretmenliği yapmıştım.
Altı zayıflı birinci karneler, babamın beni “sen okumayacaksın, seni sanat mektebine vereyim bari” diyen tehditleri. Şimdi geriye baktığımda keşke verseymiş diyorum. Çünkü çok daha başarılı bir yaşamım olurdu. Kaynak makinasından, pil ile çalışan kolormatik kaynak maskesine, sıva altında 15 cm derine kadar duvar içinde değişik materyalleri gösteren dedektörümden, değişik dijital ölçü aletlerine, sıhhi tesisat anahtarlarından lokma takımlarına, değişik büyüklükteki beş adet el breyzinden dekupaj testeresine ve değişik çaplardaki ve değişik işler için kullanılan elektrikli testerelere, elektrikli planya ve zımpara motoruna kadar o kadar çok el aletim var ki. Ataköy de bir odamızı kendime atölye yapmıştım. Kuşadası’nda bodrumda bir odamızı atölye yaptım. Aletlerimi gören komşu daire sahibi nazik ev sahibi hanımefendi de incelik gösterip kendi bodrumunu bana tahsis etti. Şimdi iki depo yan yana benim atölyem.
Tabi çok sevdiğim saydığım vefatlarına kadar sık sık aradığım sorduğum çok değerli gerçek eğitimci saygıdeğer hocalarım da oldu. Onları her daim rahmetle anıyorum.
Amasya Lisesinde Lise 1 ve Çanakkale Lisesinde lise 2. sınıflarda birer yıl kaybettikten sonra geldik İstanbul Pertevniyal Lisesi son sınıfa. Kışla gibi bir erkek lisesiydi. Hiç sevemedim. Kızların olmadığı bir okul, renksiz, ruhsuz, kokusuz her zaman kurşuni bulutlu soğuk sonbahar havası gibiydi. Kız arkadaşlarımızın birer çiçek gibi sınıflarımızı süslediklerini ben bu erkek lisesinde fark ettim. Kabataş lisesinden sonra ikinci sırada gelen bir okuldu ama ben bir türlü sevemedim. Ama şükür bu liseden kalmadan mezun oldum.
Bizim nesil ilkokul 5. Sınıftan başlayarak ortaokul ve liseden mezuniyetimize kadar bizden büyüklerin bakalorya dedikleri sistemle mezun olduk. Yani yıl içinde aldığımız notlar hariç yıl sonunda bütün derslerden ve tüm kitaptan tekrar bitirme imtihanlarına girdik. Bizden sonraki yıl (1966) bu sistem kaldırıldı. Gençliğimizi burnumuzdan getirildikten sonra. Şimdi ortaöğretimi daha da kısaltacaklarmış.
Benim gibi tembel bir talebe bu kışla gibi Pertevniyal Lisesini bitirme imtihanında Edebiyat dersinden 9, Kompozisyon dersinden 10 almıştım. Edebiyat hocamız da çok şaşırmıştı. Bu kadar yıl bu kadar değişik okullarda ilgisiz hocalarımız benim edebiyat yönümü görememişlermiş. Örneğin, Çanakkale Lisesinde bayan edebiyat hocamız kompozisyon dersinde sevgi üzerine bir kompozisyon yazın demişti. Yazdım. Sıraların arasında dolaşırken benim kağıdıma göz atmış “bu biraz senin yaşından büyüklerin yazacağı bir yazı olmuş” demişti. Kompozisyonun yaşı olduğunu ondan öğrenmiştim.
Bizim bu kadar kıymetli ve dünya çapında ünlü şairlerimiz yazarlarımız varken edebiyat derslerimizde bir Arap’ın devesinin yürüyüşünden esinlenerek keşfettiği “Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün” kalıbıyla yazılan Aruz vezninden bize not vermek kolaylarına gelmiş demek ki.
Edebiyattan nasıl 9 aldım bilmiyorum ama kompozisyon sorumuz “Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için yeterlidir. Atatürk” cümlesini açıklayınız idi. Herkes yazarken ben öylece oturuyordum. Sanırım yarım saat öyle geçti. Sonra birden aklıma gelenleri yazmaya başladım. Çok uzun değildi yarım sayfa kadardı. Ve şimdi hepsini hatırlıyorum. Ve Gazetemizin sahibi Sayın Osman Hakan Kiracının teşviki ile 14 yıldır gazetemize yazıyorum. Ve hatta “Devlete sadakat vatana ihanet sayıldı ÇAPANOĞULLARI” kitabımın 2. Baskısı yapıldı.
Demem o ki çocuklarımızı tanımıyoruz, tanımak için gayret göstermiyoruz. ÖSYM adı altında yılda bir kere yapılan bir sınavla çocuklarımızın geleceğini karartıyoruz hatta mahvediyoruz. Öğrenci sayısı az diyerek devlet okullarını kapatıp özel okulları çoğaltıyoruz. Son yıllarda hızla açılan İmam Hatiplerde cabası. Eğitimi de paralı yapıyoruz. Torunlarımdan öğrendiğime göre taşradan İstanbul’a üniversite okumaya gelen ve bir yurtta yer bulabilen bir arkadaşları bu yurda ayda 45 bin lira ödüyormuş. Böyle eğitim olmaz böyle müfredat olmaz. Çocuklarımıza, gençliğimize onların ebeveynlerine yazık ediyoruz.
UNUTAMADIKLARIM
YILMAZ GÖKSOY
“İnsan iki defa ölür: ilki nefesi kesildiğinde, ikincisi tamamen unutulduğunda. Bir kişi fiziksel olarak ölse bile, anıldıkça, hatırlanarak “yaşamaya devam eder.” Albert Camus.
BİR ÇINAR DAHA GİTTİ
“Adil Hoca ile bir bayram arifesi Cumhuriyet Mektebinde sobanın yanında oturuyorduk. Eşi Nigâr Hanım bayram hazırlığı için çarşıdan alınacakların bir listesini vermiş. Söylenerek onu tetkik ediyordu. Ver bakayım liste de neler varmış diyerek kâğıdı elinden aldım. Sonra da bu soğukta kim uğraşacak, boş ver diyerek sanki onun kâğıdını atıyormuşum gibi elimdeki kâğıdı yanan sobaya attım. Sen delirdin mi, ne yaptın, o listede bir sürü alacak vardı. Şimdi ben nereden bileyim neler alınacağını diye bana kızdı. Ben de merak etme bayram arifesi her evin alacağı şeyler aşağı yukarı aynıdır, bak benim listeyi okuyum dedim ve Adil Hocanın listesini okumaya başladım. Okuduğum her kalemde babana rahmet benim listede buda vardı diyordu. Sonra çaresiz bir ses tonu ile bunları bir kâğıda yazda bende alayım bari deyince. Hocam okuduğum liste senin listen idi. Ben sana şaka yaptım dedim.
Yaşadığı yıllarda Yozgat’ımızın canlı tarihi olan rahmetli Yılmaz Göksoy ağabeyimiz, 1931, Yozgat doğumludur. İlk ve ortaöğrenimini Yozgat’ta tamamladı. Erzurum Erkek Öğretmen Okulu mezunu. Boğazlıyan ilçesinde, Yozgat Haydarbeyli köyünde, Çocuk Kütüphanesinde öğretmenlik, okul müdürlüğü ve ilköğretim müdürlüğü görevlerinde bulundu. Folklor araştırmacısıydı. Cumhuriyetin 50. yılı dolayısıyla yayımlanan Yozgat İl Yıllığını hazırlayanlardan biridir. Atatürk’ün doğumunun 100. yılında toplanan IX. Türk Tarih Kongresine “Atatürk ve Türk Köylüsü” konulu bildiriyle katılan Göksoy’un makaleleri; başta Erciyes dergisi olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. 07 Haziran 2017 günü kaybettik. Mekânı Cennet olsun. ESERLERİ: Cumhuriyetimizin 50. Yılında Atatürk ve Yozgat (1974), Atatürk ve Türk Köylüsü, Devrimlerin Köye Yansıması (1989) Unutmadık, Rahmetle ve minnetle.