A.Kadir ÇAPANOĞLU

A'DAN Z'YE

DOKTORSUZ TEDAVİLER ve OCAKLAR (2)

“Yozgat’ta “siğil ocağı” olduğu bilinen bir öğretmen vardı. Bir dua okuduktan sonra kaç siğil varsa bir ipliğe o kadar düğüm atar onun su içinde duran bir taşın altına konulmasını isterdi. Kısa bir süre sonra siğiller geçerdi.”

Değerli okurlar burada bende yine birilave yapayım. Cennetmekân anneannem Leyla Cerit Hanım da ellerde çıkan siğillerin ocağı idi. O da siğile bir dua okur sonra üzerini mürekkep kalemi ile birazcık boyardı. Ben bu olayı cilt doktoru dostumuza bu nasıl oluyor diye sorduğumda şöyle izah etmişti.
“Siğil ocağı olan kişinin yaptığı faydalıdır. Siğil, daha çok vücudun bağışıklık sisteminin zayıf olduğu zamanlarda ortaya çıkar. Araştırmalara göre en çok 10-20 yaşlar arasında görülür. Siğillerin hemen hemen yarısı hiç bir tedavi uygulamadığınız takdirde iki yıl gibi bir sürede yok olur. Derinin üstünde çıkan Human Papilloma Virüs – HPV olarak adlandırılan bir infeksiyondur. Virüs derinin en üst hücrelerine etki ederek, hücrelerin artmasına ve çok fazla keratin üretmesine neden olur. Kendisine dua okunan kişi siğillerinin geçeceğine inanıp bunun sonuncunda moral bulduğundan, güçlenen bağışıklık sistemi kısa bir süresonra virüsü vücuttan atar.”

“Birde tıbben izah edilemeyen ama bir rastlantı sonucu rahatsızlıklarından kurtulan insanlar var. Yozgat’ta geçirdiği bir bunalım sonunda akıl hastası teşhisi konan bir adam akıl hastanesine yatırılır. Günlerden bir gün bir elmayı paylaşamama yüzünden başka bir akıl hastası ile kavgaya tutuşur. Kavgaya karışan başka bir akıl hastasının savurduğu bir yumruk bunun burnuna isabet edince bir hayli kan boşanır. Kan boşalmasından sonra kendine gelen adam bakar ki bir akıl hastanesinde bulunuyor. Şaşkınlık içinde ben neden buradayım diye kendi kendine sorar. Adamın akıl hastası olmadığı bir bunalım geçirdiği, şiddetli bir burun kanamasından sonra eski sağlığına kavuştuğu anlaşılınca taburcu edilir. Yaşanan bu olay, doktorların tedavi edemediği akıl hastasını bir deli tedavi etti denilerek epeyce bir süre gündemde kalır.”

“Yine Yozgat’ın ilçesi Sorgun’un bir köyünde bir kadın koşarak öğretmen Hamdi Bey’e gelir “aman hocam yetiş, benim herif iki çocuğumu bidona koydu boğacak” diye yardım ister. Hamdi Bey, koşarak gelir bakar ki kadın doğru söylüyor. Adam küçük çocukları bidona koymuş su dolduruyor. Ne yapıyorsun be adam diye kızıp sorgulayınca“turşu kuruyorum” diye cevaplar. Akli dengesi yerinde olmadığı için günlerini sağa sola sataşarak geçiren bu adamcağızbir gün bir eşek arısı yuvası görür. Bal yeme arzusu ile yuvaya çomak sokunca eşek arılarının hücumuna uğrar. Davul gibi şişen ve acılar içinde kıvranan adamı köylüler çamura bularlar. Hamdi Bey, bu olaydan sonra adam sağlığına kavuştu akıl hastalığından kurtuldu diye anlatırdı.”

“Milletvekilliği de yapan Saray köyünden Faik Erbaş vardı, yaşlı bir zat idi. Rahatsızlanınca Ankara’ya doktora gider. Doktor mide kanseri teşhisi koyar ama kendisine söylemez. “Amca istediğin gibi ye iç gez keyfine bak” deyince anlar. Köye dönünce iki kilo bal getirtir, içine alabildiği kadarınca papatya kurusu karıştırır ve sabahları iki kaşık yiyerek hastalığı atlatır. İki üç sene sonra tekrar aynı doktora gider. Doktor eski hastasının vefat ettiğini düşünerek senin bir kardeşin vardı nasıl oldu deyince iyi, iyi diye cevaplar.”
“Bir Türk Profesör Hanım soğandan o kadar hoşlanmazmış ki davetlere bile gitmezmiş yemeklerde soğan var diye. Ayak parmaklarında yaralar oluşuyor. Türkiye de tedavi olamayınca tavsiye üzerine İngiltere’de bir profesöre gider. Profesör “hangi millettensiniz” diye sorar, o da Türk olduğunu söyler. İngiliz Profesör itiraz eder hayır siz Türk olmazsınız çünkü Türkler çok soğan tüketir, soğan yiyenlerde de bu hastalık olmaz der. Profesörümüz ondan sonra çantasında kuru soğan taşımış gittiği davetlerde bile çantasından çıkarıp yumruğu ile ezerek yemeye başlamış.”

“Değerli Yılmaz Göksoy hocam diyor ki; benim de bacağımda sebepsiz bir morluk olunca bu soğan hikâyesi aklıma geldi. Taze mahsul kuru soğan yedim aynı gün morluk kırmızıya dönüştü ertesi günü kırmızılıkta geçti.

Ocak olayını izah ederken buldukları tedavi şekillerini atadan evlada bir sır olarak sakladıklarından bahsetmiştik. Çin’de de otlardan, köklerden yeni bir boya bulanlarda ürettikleri bu boyalardan kullanacakları kadarını alıp kalanını kendilerinin bildiği bir yere gömerek saklarlarmış. Osmanlı padişahlarının zehirlenme ihtimaline karşı Çin’den getirttikleri özel yemek ve fincan takımları vardı. Bunlara fağfuri tabak veya kâse (Kâse-i Fağfur) fağfuri fincan (Çin'de yapılmış kâse, tabak, vazo vb. porselen eşya)denirdi. Bu çok özel boyalarla imal edilmiş tabak veya fincanlar içlerine zehirli madde konduklarında renk değiştirirlerdi. Bunlardan bir tane de Çapanoğlu Süleyman Bey’de olduğu rivayet edilirdi. Osmanlı Rus harbi için hazırladığı büyük ordusu ile İstanbul’a geldiğinde çok hoşnut olup kendisine vezir muamelesi yaparak hilat giydiren ve sırtındaki samur kürkü hediye eden Sultan III. Selim tarafından hediye edildiği rivayet edilir.İçinde zehir varsa dibindeki gül resmi o kadar belirgin hale gelirmiş ki kahvenin içinden bile görülebilirmiş diye anlatılırdı.” (Bitti)

18.05.2016
OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ