Değerli okurlar. Yaklaşık otuz yıllık çalışma hayatımın en güzel yılları Renaut-Mais İstanbul şubesinde ve Aksu İplik dokuma ve Boya Fabrikaları ile Hontel Kablo (8 Şirketli bir Holding idi ) da çalıştığım yıllardır. Yedek subaylığımı da 1974 Kıbrıs harekâtı günlerinde Gaziantep Merkez komutanlığı emrinde As.İz subayı olarak tamamlamıştım. Masa başında çalışmayı sevmediğim için imtihansız girdiğim İş Bankasında ancak beş buçuk yıl dayanabilmiştim

Yedek subaylık günlerimde beni göreve tayin eden Topçu Alay komutanımız Rahmetli Fikret Emiroğlu Albayıma ve rahmetli Askeri Mahkeme Başkanı Hâkim Albay Hikmet Hacımirzaoğlu’na veda ederken gözyaşlarıma hâkim olamamıştım.  Hikmet Albayım daha sonra İstanbul’da ziyaretime de gelmişti. Fikret Emiroğlu Albayım da emekli olup, Yünsa Yünlü Sanayi ve Ticaret A.Ş satınalma müdürü olunca tekrar görüşme şansımız ve yardımlarım olmuştu. Allah’ın rahmeti bu kıymetli komutanlarımızın üzerlerine olsun.

 Jeep’e koyduğum valizlerimle otogara gittiğim de As. İz. Komutanım Üsteğmen Hakkı Bingöl’ün, beni uğurlamaları için başlarında çavuşları ile bir inzibat takımını orada beni bekler gördüm. Hepsini teker teker öpüp helalleştim. Otobüs kalkarken takımın esas duruş göstererek selamlamaları hep gözümün önündedir. Adana’ya kadar gözyaşlarım durmadı.

Aksu ve Hontel de mesai yerim sanki fabrikalardaki odam değil de Karaköy Perşembepazarı ya da Eminönü/Tahtakale’ydi. Satınalmadaki arkadaşlarımla her günümüzün öğleden sonrası akşam üstüne kadar burada geçerdi. Firma sahipleri ile sonunda kardeşliğe ve aile görüşmelerimize kadar ilerleyen birlikteliğimiz oldu ve Allah sağlık verdikçe de devam edecek.

İstanbul’un eşsiz güzellikteki semtlerinin hiç birisi benim için Perşembe pazarından daha güzel olamaz. Evlerine bazı malzemeler almak için birlikte gittiğim kızım bile “baba, sen Karaköy’e gelince daha bir gençleşiyorsun canlanıyorsun” demişti. 

Bu kardeşlerimden birisi de İstanbul ve civarındaki tüm fabrikalara elektronik parça ve malzeme satışı yapan ve Perşembe Pazarı, Selanik Pasajındaki Yeşilköy Elektronik mağazasının sahibi Naim Mustafa Başlangıç idi.

Mustafa kardeşim bana aşağıda virgülüne dokunmadan okuyacağınız duygusal bir mektup gönderdi. Ramazan ayına girdiğimiz şu duygusal günlerde beni çok etkileyen bu duygusal mektubu okuyucularımla da paylaşsa mı acaba diye uzun süre düşündüm. Sonunda kendisinden izin alarak paylaşmaya karar verdim.

 “Sevgili kardeşim, yıllar önce bir gün daire kapımız çalındı, eşim açtı, kapıyı çalan hanımefendi, yanlışlıkla çalmıştı kapımızı. Hanımefendi tam özür dileyecekken eşim atıldı, “nasılsınız doktor hanım beni tanıdınız mı?  Ben Burak Başlangıç’ın annesiyim. Burak küçükken her hastalandığın da size getirir onu iyileştirmenizi isterdim.”

Bu sefer şaşırma sırası doktor hanıma gelmişti.  Ama dedi, “bu ev dokuzuncu katta oturan Mustafa Bey’in evi değil mi? Allah Allah siz burada mı oturuyorsunuz?”  Evet haklıydı, Burak küçükken yan sokakta başka bir binada oturmaktaydık o zamanlar. Yıllar sonra Burak büyümüş, biz de biraz birikim yapmış daha yeni ve daha güzel bu binaya taşınmıştık

Oturduğumuz ev Erenköy’ün biraz da tarihi dokusu olan bir konumdaydı. Bitişikte rahmetli bestekarımız Mustafa Yesari Asım Arsoy. Karşımızda, sekiz Osmanlı padişahına Vezir-i Azam’lık ve Osmanlı donanmasına da amirallik yapmış olan Sokullu Mehmet paşanın köşkü vardı. Bu köşk, şimdilerde “Erenköy Koleji.” Bestekarımızın evi de “çocuk yuvası” olarak hizmet vermekte.

 Bizim oturduğumuz sitenin A ve B blokları biraz zengince diyeceğimiz, üst segmentteki bazı insanların oturmakta olduğu binalardı. Bu blokların daireleri çok büyük, beş tane tuvaleti bilmem kaç tane de büyükçe odaları vardı. Evin altında da çift katlı devasa bir otoparkları var ki alışveriş merkezlerindeki otoparklara caka satan tipte.  Eh, Sırbistan devşirmesi heybetli yardımsever koca Vezir-i Azam’ın köşkünün bahçesine de ancak bu binalar yakışırdı.

Binaları tarif edeyim derken sözü biraz uzattım galiba. Biz dönelim sevgili doktorumuzu tesadüfen bizim ikamet ettiğimiz dokuzuncu kata getiren hadiseye: Doktor Hanım büyük bir heyecan ve üzüntüyle anlatmaya başladı.  Meğer birkaç gün önce dokuzuncu kattan kendisini atan genç çocuğun da doktoruymuş ve onun babasının ismi de Mustafa imiş,

Bizim bu elim hadiseye dahlimiz, Dr. Hanımın, Erenköy Kolejinin bitişiğindeki Sokullu Mehmet Paşa Apartmanı'nın 9. katına çıkmak isterken, aynı sitenin karşı binası Nimet Ekşioğlu Apartmanı'nın 9.katına çıkması ve iki daire sahibinin de adının tesadüfen, Mustafa olmasıydı.

Delikanlının babası Mustafa Bey, Mado ve birçok firmanın sahibiymiş. Zaten olay günü bunun çok büyük bir hadise olduğunu anlamıştım.  Polis barikatından kendi evimizin garajına zorlukla ulaşabilmiştik. O akşam, oğlu telefonda kız arkadaşıyla uzun bir tartışmadan sonra o bozuk moralle hemen cama koşmuş ve dokuzuncu kattan kendini camdan aşağı atarak canına kıymış. İnsanın inanası gelmiyor!

Babası o akşam oynanacak Fenerbahçe derbisi için 4-5 bilet almış, oğlu ve maça gidecek arkadaşları için.  Şairin dediği gibi, “Bilmem tecelli mi yoksa ki kader.”  Evet kader, bir noktadan sonra yapacak bir şey gelmiyor elden. Pırıl pırıl bir gencin bir büyük sevgi uğruna ailesinin bu kadar geniş maddi imkanlarını elinin tersiyle iterek bırakıp gitmesi?  

Telefondaki, belki de kavga bile denmeyecek basit bir gençlik ateşi kaprisi, gencecik bir insana geri de tahammülü zor acılara dayanmak zorunda olan bir aile, ana baba kardeşler ve yakın akrabalar bırakması… Yazık değil m? Yaşınız daha çok genç, hayat önünüzdeki günlerde karşınıza neler çıkaracak kim bilir. Belki onları çok daha fazla sevecektin. Değer mi bütün bu acılara. Ailen senin yerini hiçbir zaman dolduramayacak.

Mado çalışanları o haftayı taziyeye gelen yakınlarına hizmetle geçirdiler Mado’nun mutfağı adeta bizim sokağa taşınmıştı. Allah rahmet eylesin ailesine sabırlar versin. Epey bir zaman oldu umarım acıları biraz olsun küllenmiştir.

Maksadım acıların üstündeki külleri kaldırmak değil, ama aşağıda yazacağım güftesi Yalçın Benlican’a, bestesi Turhan Taşıyan’a ait Emel Sayın ve Yüksel Uzel’in seslendirdiği Kürdi makamındaki şu şarkının sözlerini düşününce de hiç tanımadığım halde yitip giden bir gencin arkasından onu hiç unutamadığımı sana da yazmak istedim.

ÜZÜLDÜĞÜN ŞEYE BAK

Aşk rüyadır çok zaman,

Olduğu gibi bırak!

Tek sen misin ayrılan,

Üzüldüğün şeye bak!

 

Bakıp bakıp resmine,

Türkü yakıp ismine,

Dert ekleyip derdine,

Üzüldüğün şeye bak!

 

Olmasa da çok güzel,

Sevgisi sana yeter,

Yok yok deyip bir haber,

Üzüldüğün şeye bak!

 

Belki güzel bir peri,

Yok mu onun benzeri,

Dert etmeye değer mi,

Üzüldüğün şeye bak!

Sonucu bildiğim halde bir keşke pişmanlığı var içimde. Keşke diyorum o gencin babası da o gün öğleden sonra iş yerini öylece bırakıp cebinde maç biletleriyle eve gelse, oğlunu karşısına alsa, ellerini avuçlarına alıp da bu şarkıyı çalarak veya güftesini gözlerin içine bakarak ona okusaydı. Yani acaba diyorum, acaba bir alın yazısını değiştirebilir miydi diyorum kendi kendime.

Aradan yıllar geçmiş olabilir ama beynimi kemiren bir soruyu hiç içimizden geçirmeyelim mi? Hiç mi empati yapmayalım? Başkalarının derdine hiç mi üzülmeyelim? Bunu yapmasam da yine insan olarak kalabilecek miyim? Bunları bilemiyorum, bildiğim tek şey üzüldüğün şeye bak şarkısının güftesi.

Sonra yine kendimle konuşuyorum; bak, bu şiiri yazan sevgili Yalçın Benlican’ın bu satırları, o vakitler lisede okumakta olan oğlunun üzgün halini görüp ona yazdığı kelimeler. Onun oğlu hala hayatta, yaşıyor, mutlu belki de demekten kendimi alamıyorum.  Biliyorum, bu benim ki ütopya, yani gerçekleştirme imkânı hiç yok ama bu gencin babası da benim hayalimdeki gibi eve gelip onu ikna edebilseydi bu şehirde Azrail rotasını değiştirir miydi acaba, ne dersin?”  20.02.2026

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ