A.Kadir ÇAPANOĞLU

A'DAN Z'YE

BİR GENÇLİK HİKAYESİ

Değerli okurlar son günlerde yazılı ve görsel basında çokça yer alan okullardaki silahlı yaralama olayları benim de lise yıllarımda yaşadığım bir olayı hatırlattı.

Yıl 1963. Babamın memuriyeti nedeniyle gittiğimiz Çanakkale de Çanakkale Lisesi ikinci sınıf talebesiyim.  Çanakkale “Kale sporda” voleybol oyuncusuyum. Ne Çanakkale’de ne okulumuzda hiçbir sosyal aktivite yok. Şimdi öyle değil. 1992 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi açıldı.  Müzik Bölümü ve Çalgı Anasanat Dalı gibi alanlarda lisans eğitimi ile küçük yaştaki öğrenciler için yarı zamanlı sertifika programları bile var.

 Önce kardeşim rahmetli Haluk Çapanoğlu ile bir bağlama ekibi ve Halk Türküleri korosu kurduk. Sonra 19 Mayıs Bayramı için arkadaşım Tezer Arabacıbaşı ile kasa minder ekibi kurduk.  Ne lise müdürümüzden ne muavinlerden ne beden eğitimi hocasından kimseden izin almadan perşembe günleri öğleden sonra müzik odası diye ayrılmış içinde eski bir piyano olan küçük bir odada kendi kendimize alıp söylemeye ve şimdi hatırlamıyorum haftanın bir günü de spor salonumuzda Kasa Minder çalışması yapıyoruz.

Sonraki günlerde sınıf arkadaşlarım rahmetli Erdoğan Sezgin Bağlama, rahmetli Nurhan Bora Bağlama, rahmetli Ahmet Yurdatap Darbuka ve Sinyor Şeref lakaplı arkadaşımız Darbuka ve Kaşık ile beş bağlama iki ritm saz olan bir ekip oluşturduk. Ben çaldığımız türkülere göre bazan bağlama bazan Kaval çalıyorum.  Kardeşim Haluk Bağlama çalıyor ama uzun havaları ayağa kalkıp okuyor. Hatta “zalim avcı vurdun beni, kırdın kanadımı kolumu” uzun havasını okurken   ön sırada oturan cebir geometri hocamız Şükran Hanımefendi babasını yeni kaybettiği için kendini tutamayıp ağlamıştı.

Çalışmalarımızı, hafta sonları okulumuz   öğrencilerine ve Milli Bayramlarımızda da velilerimize Halk Eğitim Merkezi salonunda konserler vererek değerlendiriyoruz.

Te, o zamanlarda serde biraz kabadayılık da var. Ve dahi duyumlarımız var İstanbul’da kabadayılar sivri burunlu yumurta topuklu siyah ayakkabılarını arkasına basarak giyiyorlar. Kasımpaşa da bir ayakkabıcı yapıyor bunları. Annemden kopardığım para ile bende bu ayakkabıdan 42 numara ısmarlıyorum. Ayakkabılar geldi ama talebe olduğumuz için tabi arkasını basamıyoruz. Evimizde, dedemin babası Karahisar-ı Sahib (Afyonkarahisar) Mutasarrıfı Mahmut Celalettin Bey dedemden intikal etmiş beyaz kemik saplı ve oldukça güzel bir kama var. Onu ceketimin sol iç cebinde taşıyorum.

Bir teneffüs saatinde okulun bahçesinde arkadaşlarımla sohbet ederken müdürümüz cennetmekan Kenan Pakel Bey uzaktan seslendi. Koşarak gidip karşısında esas duruş vaziyeti aldım. Bana bir şeyler söylüyor, söylerken ara ara gözleri ceketimin sol yakasına takılıyor. Ben de göz ucumla baktım ki koşarken kamamın beyaz kemik sapının tepesi ceketimin yakasının  altından çıkmış görünüyor. Hemen sağ elimle içeri doğru ittim. Oldukça iri yarı ve çok ağırbaşlı, beyefendi, yaramazlık yapıp karşısına çıktığımızda çok utandığımız Kenan Bey kamamı gördü ama hiçbir şey söylemedi. Öğretmenlerimize söylemiş midir bilmiyorum.

İş Bankasının lojmanında oturuyoruz. Çarşı içinde ve bembeyaz rengi ile bugün bile görüntüsüyle muhteşem bir bina olan İş Bankası şubesi. Alt kat şube üst kat lojmandı.

Kardeşim evde yoktu bende Cennetmekan Feridun Fazıl Tülbentçi’nin Kanuni Sultan Süleyman romanını okuyordum. Tarihe merakım lise yıllarında başlamıştı. Kapı zili çaldı. Pencereden baktım küçük bir çocuk “boksör filan abi seni Tahta köprünün orda bekliyor” dedi. Tahta köprü, Çanakkale merkezinde şehri ikiye bölen Sarıçay üzerindeki en bilinen ve halk arasında hafızalarda yer edinen nostaljik eski bir köprüydü.

Ben bu boksör filan kimdir bilmiyordum. Beni neden çağırıyordu merak ettim. Üstümü giyindim kamamı cebime koydum evden çıktım. Lojman ile Tahta Köprü arası bayağı bir mesafe idi.  Aklımda sorular ile Tahta köprüye yaklaştığımda dere kenarındaki duvarın üstünde oturan ve üzerinde asker elbisesi olan bir er bana doğru gelmeye başladı. Belli ki ki beni tanıyordu.  Meraba dedi bende Merhaba dedim. Askerlik görevini yaptığı için sanırım benden en az üç yaş büyüktü. Biraz ondan biraz da isminin başına boksör koyduğundan olacak külhanbeyi ağzı ile “sen okulda halk türküleri korosu kurmuşsun” dedi. Evet kurdum, ne olmuş dedim. Dedi ki, “koroda benim kız arkadaşım var. Kızı korodan çıkaracaksın.”  İsmi ne dedim, söyledi.

Koroda benim sınıfımın dışında orta okul son sınıftan bile kızlar vardı ama ben isimlerini bilmiyordum. Bunu kendisine söyledim. Sonra şöyle söyledim; bak sen asker elbisenle gelmişsin, bana külhanbeylik taslıyorsun. Asker elbisenle geldiğine göre belli ki boşsun ama ben öyle değilim diyerek kamamın sapını gösterdim. Bu biiir dedim. İkincisi, koro okulun korosu değil ben kurdum benim korom. İster erkek ister kız olsun hiçbir kardeşime seni koromda istemiyorum diyemem çünkü çok onur kırıcı olur. Madem kız arkadaşın kendin söylersin beni ilgilendirmez derken arkamdan bir ses geldi “Kadir, kim bu arkadaş?”  Dönüp baktım. Koromda bağlama çalan sınıf arkadaşım daha sonra da elli yıllık kadim kardeşim olacak rahmetli Erdoğan Sezgin’in Karayollarında çalışan abisi Tunay Sezgin. Dedim ki bu arkadaşın kız arkadaşı benim koromdaymış, onu korodan çıkarmamı istiyor, bende böyle bir şey yapamayacağımı anlatmaya çalışıyorum.

Rahmetli Tunay’ın göz kapakları biraz aşağıdaydı, kabadayılar gibi sanki aşağıdan bakıyormuş gibi dururdu. Bizi bir süre uzaktan izleyip boksör filancanın hareketlerini beğenmemiş olacak ki “lan bas git, bize ne senin kız arkadaşından” dedi. Çocuk şok oldu, bir şey söyleyemedi, arkasını dönüp gitti.. 

Biz de lise yıllarımızda böyle kabadayı talebelerdik ama ne okulumuza ne etrafımıza ne arkadaşlarımıza bir zarar vermedik. Zayıfları kolladık ezdirmedik. Kız arkadaşlarımızı hem okluda hem okul dışında koruduk. Sevdiğimiz öğretmenlerimizi baş tacı yaptık. Sevemediklerimize de saygıda kusur etmedik.

Rahmetli Tunay Sezginden bir anıyı aşağıdaki yazımda anlatmıştım hoşunuza gidecektir.  Bkz.” Bizim İmam” yazım https://www.yozgatgazetesi.com/a-kadir-capanoglu/bizim-imam-82081.html

………………………………………

Değerli okurlar, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 13 Ekim 1923 tarihli oturumunda, akşam saat 20.30'da İsmet İnönü ve 14 arkadaşının imzası ile tek maddelik bir kanun teklifi verildi. Kanun teklifi, Ankara’nın Başkent olması hakkındaydı. Milletvekillerinin coşkulu alkışları ve "Yaşa!" sesleri arasında Ankara'nın başkent olması kabul edildi.  O an Meclis kürsüsünde bulunanlar, bu kararın sadece coğrafi değil, yeni devletin vizyonunu belirleyen tarihi bir mühür olduğunun bilincindeydiler. Ankara'nın başkent ilan edildiği günlerde dünya basını bu kararı şaşkınlıkla ama büyük bir dikkatle takip etmişti. İstanbul'un yüzyıllara dayanan geleneksel başkent unvanının ardından, Kurtuluş Savaşı'nın tozlu ve mütevazı karargâhı Ankara'nın seçilmesi; yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin yüzünü doğudan batıya değil, doğrudan kendi Anadolu topraklarının özüne döneceğinin en net ilanıydı. Kutlu olsun.

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ