A.Kadir ÇAPANOĞLU

A'DAN Z'YE

BEYAZ ATLARIN SÜVARİLERİ VE YOZGAT’IN ÖKSÜZ KALAN NEZAKETİ: ÇAPANOĞLU HAMZA BEY VE MAHİNUR HANIM

Değerli okurlar, zamanımızın en popüler, en hırslı düsturlarından biri hâline geldi: "İtibardan tasarruf olmaz."
Gösterişin, şatafatın ve "benim neyim eksik" yarışının itibar sayıldığı; lüksün bir erdem gibi sunulduğu garip bir çağda yaşıyoruz. Oysa köklerimize, tarihimize ve bu toprakların asil ruhuna baktığımızda, gerçek itibarın bambaşka değerler üzerine inşa edildiğini görüyoruz.
Gelin, sizi eski Yozgat’a, o imparatorluk görkeminin edep ve nezaketle harmanlandığı günlere götüreyim...
Tandırda Yanan Kumaş ve Gerçek İtibar
Çapanoğlu Süleyman Bey’in oğlu Hamza Bey ve eşi Mahinur Hanım’ın hikâyesi tam da bu dediğimin resmidir.
1800’lü yılların Yozgat’ı... Çapanoğlu Süleyman Bey’in 35 çocuğundan birisi olan ve Yozgat’ta ikamet eden Çapanoğlu Hamza Bey’in eşi Mahinur Hanım (ö. 1833), pahalı ve gösterişli bir kumaştan elbise diktirir; davetlerde giymeye başlar. Bir gün konağında misafir ağırlarken hizmetlilerinden birinin de üzerinde aynı kumaştan yapılmış bir elbise görür.
Bir şey söylemez ama çok sinirlenir. Akşam Hamza Bey eve geldiğinde kızgınlıkla eşine anlatır. Hamza Bey, "Getir bakayım elbiseni." der. Mahinur Hanım elbiseyi getirir. Hamza Bey bakar, sonra "Tamam, kaldırabilirsin." der.
Hamza Bey, sabah ilk iş hizmetliyi çağırır:
— Oğlum, senin hanımın benim hanımın kumaşından elbise dikinmiş. Benim sana verdiğim para bu kumaşı almaya yetmez. Nasıl aldın bu kumaşı? diye sorar.
Hizmetli büyük bir eziklik içinde yanıtlar:
— Beyim, ben hanımımı çok seviyorum, onun her isteğini yerine getirmeye çalışıyorum. Ben de biliyorum yaptığımız doğru değil ama hanımım üzülmesin diye bütün paramı bu kumaşa verdim.
Hamza Bey hizmetliye acır, adamın maaşını bir kere daha öder ve uyarır: "Karın bir daha bu elbiseyi giymeyecek, haddini bilecek; yoksa karışmam, sonunu sen düşün." Ama asıl dersi kendi evinde verir.
Akşam eve geldiğinde eşine, "Hanım, getir bakayım şu elbiseyi." der. Mahinur Hanım elbiseyi getirir. Hamza Bey elbiseyi alır, doğru mutfak kısmına yönelir ve elbiseyi yanan tandırın içine atar. Şaşkınlıktan donakalan Mahinur Hanım’a da tarihe geçecek şu sözleri söyler:
"Hanım, etrafımızdaki insanlara kötü örnek olmuşuz! Sen de bundan sonra giyimine kuşamına dikkat et, şatafattan kaçın."
Düşünebiliyor musunuz? Osmanlı'nın iki büyük ayanından birisi olan Süleyman Bey’in oğlu Hamza Bey, "İtibardan tasarruf olmaz." deyip hizmetlinin gururunu ezmek yerine; gösterişiyle halka kötü örnek olduğunu kabul edip lüksü ateşe atıyor.
Sadece Çapanoğlu Hamza Bey değil; kardeşleri Abdülfettah Efendi (ilmiye sınıfından olduğu için Efendi sıfatını taşıyordu), Ahmet Bey ve Hacı Abbas Hilmi Paşa sarayda Rikâb-ı Hümâyûn Kapıcıbaşı’sıydılar (*) ve vezir Mehmet Celalettin Paşa... Hepsi Osmanlı sarayının en üst düzey bürokratları, padişahın en yakınındaki isimlerdi. Yetkileri büyüktü, imkânları sonsuzdu. Fakat onlar güçlerini gösterişte değil; alçakgönüllülükte, komşusunu ve hizmetlisini gözetmekte aradılar.
Ve "Yapan Var, Yapamayan Var..."
Bu olayla benzeştiği için aşağıdaki olayı da yazıma eklemeyi uygun gördüm.
Yozgat’ın o beyefendi, hanımefendi ruhu sadece Çapanoğlu konaklarıyla da sınırlı değildi. Pabuççuların Kadir (Abdulkadir) Efendi ve ailesi, son bekâr kızlarını evlendirirken çok özenmişlerdi. O kadar çok çeyiz yapılmıştı ki çeyizler gündüz vakti damat evine gönderilmek için arabaya yüklenince Kadir Efendi dışarı çıkar, yığılan eşyaların çokluğunu görür ve anında durdurur:
— Hepsini geri indirin! Yapan var, yapamayan var...
Ve o çeyizler; başkalarının boynu bükülmesin, imkânları olmayanlar ezilmesin diye komşulardan saklanarak gece vakti sessizce damat evine taşınır.
Zarafetin Ardında Bıraktığı Boşluk
Eski Yozgat’ın güngörmüş, asil insanları işte böyleydiler. Gösterişi değil nezaketi, hırsı değil edebi büyüttüler.
Sonra ne mi oldu?
O güzel insanlar, o koca yürekli beyefendiler ve hanımefendiler o asil beyaz atlara binip birer birer gittiler. Yozgat da topyekûn toplum kültürümüz de tam da bu yüzden öksüz kaldı.
Bugün şatafatlı arabalarımız, lüks elbiselerimiz, sergilemekten çekinmediğimiz imkânlarımız var belki... Ama "yapan var, yapamayan var" diye düşünen o ince ruhumuzu, tandırda yaktığımız elbise gibi kaybettik.
Anlaşılan o ki; asıl itibar üstümüzdeki pahalı kumaşlarda değil, incitmeyen yüreklerimizdeymiş...
(*) Rikâb-ı Hümâyûn Kapıcıbaşısı: Osmanlı teşkilatında padişahın huzurunu, tahtını ve padişahlık makamını temsil eden merkezî saray teşkilatının en önemli ve itibarlı mirliva (paşa) rütbeli görevlilerinden biridir. Bu unvanı taşıyanlar; sarayda doğrudan padişahın huzuruna kabul edilecek kişilerin geçişini, kabul törenlerini ve saray protokolünü düzenlerdi. İstanbul'a gelen yabancı elçilerin saraya takdim edilmesi, devlet büyüklerinin padişah huzuruna çıkarılması gibi kritik protokol görevlerini yürütürlerdi.
Tarih boyunca kapıcıbaşılık makamı zamanla bir unvana dönüşmüş; İstanbul'da sarayda görev yapanların yanı sıra vezirler, sancakbeyleri veya üst düzey devlet görevlileri için de bir paye (derece) olarak verilmiştir.
OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ