Değerli okurlar, 12 Haziran 2026 gecesi televizyonda Tarih TV programında Atatürk’ten kısa filmlerle zenginleştirilmiş Karabük Demir Çelik Fabrikasının kuruluşunu anlatan bir program izledik. Atatürk’ün böyle bir fabrikanın kurulması düşüncesinden başlayarak yabancı devletlerden kredi teminine kadar tüm hikâyesini, bu fabrikanın kuruluşundan itibaren tam 45 yıl hizmet vermiş ustabaşısı Sayın Hakkı Yardibi’nin anlatımıyla hazırlanmış güzel bir programdı.
Programı izlerken değerli dünürümüz Sayın Ersin Danıska’nın tatlı anlatımıyla kaydettiğim Ergani’nin tozlu yollarından, İstanbul’un Kâğıthane’sine ve oralardaki yüksek sıcaklıktaki bakır fırınlarına uzanan yorgun yılların hikayesi aklıma geldi. Karabük Demir Çelik Fabrikasının kuruluşunu andıran bu güzel hikâyeyi bende sizlerle paylaşmak istedim.
“Her hayat bir romandır derler ya, rahmetli babam Halil Danıska’nın iş hayatı da yazılsaydı bir roman olabilirdi belki. Ben aklımda kaldığı kadarıyla anlatmaya çalışayım.
Babam Halil Danıska, sanat enstitüsünü bitirince Etibank’ın Fethiye’de bulunan Krom işletmelerine giriyor. 5-6 ay orada çalıştıktan sonra şirket onu iki arkadaşı ile birlikte eğitim için Yugoslavya’ya gönderiyor.
O da şöyle oluyor: Atatürk'ün talimatıyla 1935 yılında kurula Ergani Bakır Madenleri (Elâzığ/Maden) Etibank’a devrediliyor. 1938 yılında Atatürk vefat edince İsmet İnönü Cumhurbaşkanı Celal Bayar da Başbakan oluyor. Hükümet, Etibank Genel Müdür Muavini ve Maden Yüksek Mühendisi Bedri Bekiroğlu’nu, 1939 yılının haziran ayında Yugoslavya'ya gönderiyor.
Görevin amacı, Yugoslavya’daki bor ve bakır madenlerini yerinde incelemek ve oradaki işletme teknikleri hakkında bilgi toplamak. Bedri Bey’e Yugoslavya’daki bor ve bakır madenlerine gitmesi için yol ve ikamet masraflarının yanı sıra, oradan getireceği dört ustabaşının pasaport ve yol masrafları için 200 pound serbest döviz veriliyor. Yurt dışından gelecek olan bu kişilerin alacakları aylık miktarının da 300 lira olması kabul edilmiş. Babamlarda orada bir yıl eğitim alıyorlar. Dönüşte Elazığ’ın Maden ilçesindekiErgani bakır işletmelerine gönderiliyorlar. Bedri Bekiroğlu daha sonra Etibank Yönetim Kurulu Başkanlığı da yapmış. Bildiğim kadarıyla Zürih Yüksek Mühendis Mektebi'nde elektrik ve makine mühendisliği eğitimi almış.
1939 Türkiye’sinde bir Alman mühendisin maaşı, yerel bir mühendisin katbekat üzerindeydi. Ergani’de "Maden Mahallesi" olarak bilinen bölgede, kendileri için inşa edilmiş modern, bahçeli ve dönemin şartlarına göre oldukça lüks elektrikli, banyolu lojmanlarda kalıyorlardı. Duyduğumuz kadarıyla, Jandarma ve polis, bu uzmanların maden çevresinde fotoğraf çekmelerine veya bazı yerlerde izinsiz dolaşmalarına izin vermiyordu.
1939’da tesisler biraz daha modernleştirilince, epey bir işçi alımı yapılıyor. Bunun sonucu olarak 1950’ye kadar üretimin kademeli olarak arttığı bu yüzden de sık sık kazalar olduğu söylenirdi.
1949 ya da 1950 yılıydı sanırım, babam da “mat" (erimiş bakır ara ürünü) dökümü sırasında böyle şiddetli bir patlamada yaralanmıştı. Biz arkadaşlarımızla top sahasında oynuyorduk. Birden büyük bir patlama sesi geldi. Sonra da izabe tesislerinin olduğu yerden dumanlar yükseldi. Bizde oyunu bırakıp oraya doğru koştuk. Babamdan dolayı çalışanlar beni tanırlardı, biriken kalabalığı yararak bekçi kulübesinin yanına kadar gitmiştim. Kalabalık arasında erimiş bakırın patladığı yaralananlar olduğu, yaralananlar arasında babam Halil Danıska’nın da olduğu konuşuluyordu.
Korku ile, bekçiye sordum; “babam da yaralanmış mı?” O’da “evet baban da yaralanmış hepsini hastaneye götürdüler” dedi. Hemen koşarak eve geldim anneme “babam yaralanmış hastaneye götürmüşler” dedim. Annem heyecanlandı, koş hastaneye git öğren dedi. Babamı görmek için hastaneye gittim ama göstermediler. Bana yaralandığını ama kötü olmadığını söylediler. O zaman doktoru görmek istediğimi söyledim. Göremezsin dediler. Ama ben babamı görmek istiyorum diye ağlayınca doktora götürmek zorunda kaldılar. Doktor “şimdi göremeyeceğimi, ancak yarın görebileceğimi” söyledi. Ertesi günü annemle birlikte gittik. Babamın başında, yüzünde ve kollarında sargılar vardı. Şimdi tam hatırlayamıyorum ama uzun bir süre hastanede yattı, taburcu olduğunda gördük ki, yüzünde, ellerinde ve kollarında büyük yanıklar oluşmuş. Babam, bir süre işe gitmedi evde tedavisine devam edildi.
1954 Yılında babam, o sırada Rodos’ta bulunan dayım Mehmet Karabekir’e telefon etti. Burada (Elâzığ/ Maden) senin gibi bir teknisyene ihtiyaç var, hemen buraya gel dedi. Dayım, “ben geldim Marmaris’teyim” diye oradan telefon açmış. Babam hemen ilk vasıta ile gel demiş. Motor mekanik teknisyeni olan dayım zaman için de çok gözde bir teknisyen oldu. Bakım atölyesinin şefi oldu. Öyle ki bir arıza olduğunda dayım izinde bile olsa telefon açıp acele gel diye çağırırlardı.
Şark krom işletmelerinde çalışan Nurettin Çiçek de Maden’e bakır işletmesine müdür yardımcısı olarak atandı. Ablam ile evlendi eniştemiz oldu. Sonra da işletme müdürü oldu.
Babam Ergani Bakır İşletmelerinde 22 yıl bu işletmenin baş teknisyenliğini yaptı.
1957 yılında Türkiye de ilk defa elektrolitik bakır üretmek için İstanbul’un Kâğıthane semtine İş Bankası’nın öncülüğünde Rabak Elektrolitik Bakır ve Mamulleri adı altında bir fabrika kuruldu. Rabak Fabrikası, Türkiye’de elektrolitik bakır üretimi yapan ilk özel sektör girişimiydi. Bu sayede o dönemde dışa bağımlılık azalmış, yerli sanayinin hammadde ihtiyacı karşılanmıştır. Üretim yelpazesi, sadece saf bakır değil; bakır tel, çubuk ve levha gibi sanayinin kalbi sayılan ürünlerde burada üretiliyordu.
Fabrika, zamanla, Kâğıthane ve çevresinin çehresini değiştirdi. İşçiler için lojmanlar, sosyal tesisler ve revir gibi imkanlar vardı. Kağıthane o yıllarda modern bir işçi kenti olmuştu.
Fabrikayı Almanlar kuruyor. Alman tebaasından olan Helmut , Ehrentraut ve Wilhelm adındaki teknisyenler burada hem çalışıyor hem eğitim veriyorlardı. O dönemde yabancı uyruklu kişilerin kamu veya stratejik işletmelerde çalışması, Bakanlar Kurulu kararı veya özel izinlere tabiydi bu kişilerin Ergani bakır madeni işletmesinde çalıştırılmasına izin verilmesi de yine devletin işletmelerde çalışan veya çalıştırılması düşünülen yabancılara yönelik sağladığı bir kolaylıktı. Alman firması, bizim insanımız işi öğrenene kadar bir süre kendi elemanlarını çalıştırdı.
Babamın eski işyeri Ergani Bakır işletmelerinin müdürü olan Şevket Turgut Bey, o yıllarda Rabak’ta müdürmüş. Babamı arıyor, emekliliğine ne kadar kaldığını soruyor. Babam da bir yıl kadar kaldı diyor. Babamı dökümhaneye şef yapmak istiyor ama daha emekli olmasına bir yıl var. Sonunda hastaneden aralıklarla rapor alarak Rabak’ta çalışmasını sağlıyorlar. Turgut Bey daha sonra Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili oldu. Ben o yıllarda Sivas lisesinde talebeydim. Okullar tatil olunca bende İstanbul’a gelirdim. Babamla birlikte fabrikaya gider gelirdim. Bu gidip gelmeler sırasında Alman teknisyenlerle samimi oldum.
Alman teknisyenler, potalarda eriyen bakırın saflık durumunu anlamak için aldıkları numuneleri döverek saflık derecesini tayin ediyorlarmış. Bu dövmeler sırasında saflığından emin olamayan Alman teknisyenler öğrendikleri yarım yamalak Türkçeleri ile “numune, numune” diye bağırarak yeni numuneler isterken babamın test yapılmadan onay verdiği numunelerin saflığının uygun çıkmasına da hayret ediyorlar. “Biz potadaki bakırın saflığına karar veremezken Halil Menajer, tamam tamam diyerek kalıplara döktürüyor, bakıyoruz ki tamam” diyorlarmış.
Durum böyle olunca zaten daha öncede Türkiye’de kalma süreleri dolduğu için birkaç kere temdit yasaları çıkarılarak süreleri uzatılan Alman Teknisyenler de elemanı oldukları firmaya mektup gönderiyorlar. “Halil Menajer bu işi bizden iyi yapıyor bizim burada daha fazla kalmamıza gerek yok” diyorlar.
Rabak’ta çalışan Alman teknisyenler o zamanın en lüks oteli Hilton da kalıyorlardı. Tabi Rabak’a da epey pahalıya mal oluyorlardı. Almanya onları çağırınca şirket de büyük bir mali yükten kurtulmuş oldu. Almanlara bir veda yemeği verdiler. Bende o yemekte idim. Yine yarım yamalak Türkçeleri ile “Halil Menajer büyük menajer” diyerek babamı bana övmüşlerdi.
Çocukluk yıllarımdan hatırladığım; babam, sabahın erken saatlerinde işine giden, akşam eve döndüğünde üzerinde çalışmanın ve üretmenin vakur yorgunluğunu taşıyan bir babaydı. Bizler o yaşlarda fabrikaların nasıl kurulduğunu, hangi zorluklarla o makinelerin getirildiğini tam kavrayamasak da babalarımızın işlerine olan sadakatlerinden memleket sevgisinin ne demek olduğunu hissederdik. O dev tesisler yükselirken aslında bir milletin geleceği inşa ediliyordu. Cumhuriyetin kazanımı olan o devasa fabrikalar, sadece taştan ve demirden ibaret binalar değildi; her biri bağımsızlığın, üretimin ve muasır medeniyet seviyesine ulaşma idealinin kalbiydi. Babam da o çarkların dönmesi, o bacaların tütmesi için ömrünü veren neferlerden biriydi.
Babam Halil Danıska'nın hikayesi, aslında çalışkanlığın ve Cumhuriyet değerlerine olan bağlılığın hikayesidir. Eğer bugün o günler bir roman gibi anlatılacaksa; içinde azim, dürüstlük ve yokluktan var edilen bir sanayi devrimi mutlaka yer almalıdır. Onların nesli, bu toprakların sadece ekmeğini yemediler, fabrikalar kurdular. Onlar kurduğu fabrikalarda başka fabrikaları kurdular.
Babam orada 1965 yılına kadar çalıştı. Zaten emekli de olmuştu. Rabak’ın yönetim kadrosu değişince o da ayrıldı. Bir buçuk yıl kadar bir iş yapmadı. Ergani işletmesinde müdür olan eniştem babamı tekrar oraya çağırdı. Üç sene kadar da orada görev yaptı. Ondan sonrada bir daha çalışmadı. Bir süre sonra sağ tarafına felç geldi ve on dört yıl öyle yaşadı. Kurtuluşta eski postanenin yakınındaki sokakta aldığı bir apartman dairesinde oturdular.
Almanların tabiri ile Halil Menajer çok çalışkan, çok bilgili, sevilen bir teknisyen ve iyi bir babaydı. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.
Ben de babamın işinden dolayı mı desem, yoksa şairin dediği gibi “Bilmem tecelli mi yoksa ki kader mi” desem, İstanbul Çağlayan da bakır alım satımı yapan bir işeri sahibi oldum. Değişik kalınlıkta bakır filmaşin, bakır lama satışı yaptım. Kullanım dışı kalan değişik kalınlıktaki kabloların dış kılıflarını soyan makinalarım ile bakır telleri yeniden kullanıma kazandırdım. Ama çok zorlu yıllardı. Çağlayan semtindeki işyeri sahipleri 12 Eylül 1980 askeri darbesinden önceki aylarda, bir gün solcu olarak bilinen, öbürü gün ülkücü olarak bilinen sokak çetelerine haraç ödemek zorunda kalmıştık.
Evet, kıymetli dünürümüz Ersin Danıska’nın hatırladıkları bunlar. Ersin Bey’in isimlerini hatırladığı teknisyenleri merak ettim ve araştırdım. Soyadları şöyleydi; Helmut (Sehly), Ehrentraut (Radermacher), Wilhelm hakkında bilgi bulamadım.
Sayın okurlar; ben de 1990-1994 yıllarında 8 şirketli Hontel Holding’in merkezi satın alma müdürüydüm. O zamanlar gündemde olan Uluslararası Standartlar Örgütü (ISO) tarafından geliştirilen, kuruluşların müşteri memnuniyetini artırmak, ürün/hizmet kalitesini tutarlı kılmak ve etkin bir Kalite Yönetim Sistemi (KYS) kurmak için uydukları İSO 9000 belgesi almak için ekip arkadaşlarımızla büyük çaba sarf ediyorduk. Bu belgeyi edinmek isteyen her firma, mal ve hizmet aldığı işletmeyi yerinde görüp denetleyerek rapor ediyordu. Ben de mühendis arkadaşımla birlikte Hontel kablo San. Tic. A.Ş. adına o zamanlar ismi Telka-Rabak olan ve bakır filmaşin’i aldığımız bu büyük tesisin Kocaeli’ndeki fabrikasını ziyaret etmiştik. Bakırın %99,99 saflığa ulaştırılmasını sağlayan büyük elektroliz havuzlarının üzerindeki ahşap iskelede yürürken bayağı tedirgin olmuştum.
Bakırda altın gibidir, onun kadar kıymetlidir. Gramı zayi olmaz, sadece kullanım maksadına göre şekil değiştirir.