A.Kadir ÇAPANOĞLU

A'DAN Z'YE

1970 Lİ YILLARIN ANKARASININ ÜÇ PLAYBOYU SİYAH-BEYAZ KENTİN RENKLİ ŞÖVALYELERİ

Değerli okurlar; yaş ilerledikçe, çevrenizdeki insanlarda azalıyor. Tüm olumsuzluklara rağmen her nasılsa hayatta kalanlarla bir araya geldiğinizde, yaşadığınız eski günleri ve o beyaz atlara binip gidenleri konuşup geçmişi yad etmek de insanı mutlu edebiliyor.

Bu yazımda sizi 1970 li yılların Ankara’sına yani elli yıl öncesine götürmek istedim.

Kıymetli akrabam Zehra İrem Tolluoğlu’nun Çankaya’da ki evinde eski Ankara’yı ve bir zamanlar bu şehirde yaşayan akrabalarımızı anarken şöyle bir cümle geçmişti “Yusuf Tereyağoğlu da bir zamanların Ankara’sının üç playboy’undan birisiydi.”

Yusuf TEREYAĞOĞLU, benim kuzenimdi. Diğer Playboylar kimdi diye merakla sordum. Dedi ki, “biri, Menderes hükümetinin Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu’nun oğlu Tolga ZEYTİNOĞLU, öteki de CHP Milletvekili Kemal Satır’ın oğlu Mustafa SATIR.”

Bugünün Ankara’sını gözümün önüne ne getirdim, birde çocukluğumun 1950 li , 60 lı, 70 li Ankara’sını. Grinin tonlarına bürünmüş bakanlık binaları ve bana hep kurşuni bir renk içindeymiş gibi gelen Ankara. Her dönemin "ciddi" şehri. 

Ben Anafartalar caddesi üzerindeki Atatürk Birinci İlkokulunda okuyordum, teyzemin iki kızı da Tıp Fakültesinde.  Kaç kere görmüştüm onları beyaz bluz beyaz şortları ve ellerinde kitapları ayaklarında patenleri ile bir troleybüsün arkasına asılıp okula giderken

Fakat takvimleri yaprak yaprak geriye sarıp 1970’li yıllara, o siyah-beyaz TRT dönemine gittiğimizde, bu ağırbaşlı kentin sokaklarında bambaşka bir rüzgâr esiyormuş. Siyasetin ve sanayinin kalbinden filizlenen, şıklıkları, arabaları, aşkları ve yaşam tarzlarıyla başkentin çehresini değiştiren üç isim, o dönemin deyimiyle "Ankara’nın Üç Playboyu" olarak tarihe geçecen Yusuf Tereyağoğlu, Tolga Zeytinoğlu ve Mustafa Satır.

Onlar sadece "zengin çocukları" değildi; Cumhuriyet’in büyüttüğü, Avrupa görmüş, Ankara’nın cemiyet hayatına batılı bir soluk getiren figürlerdi.

Sonra düşündüm, bu üç ismi yan yana getiren şey sadece dostlukları değil, taşıdıkları soyadlarının ağırlığı ve bu ağırlığı sokaklarda birer jön gibi taşıma becerileriydi.

Ankara’nın o meşhur ayazında, dönemin en lüks kulüpleri ve mekânları olan Reşat’ın Yeri, Milka ya da Süreyya gibi yerlerde bu üçlüyü görmemek imkânsızdı. Altlarındaki spor arabaların motor sesleri, dönemin gençleri için birer özgürlük ve lüks senfonisi gibiydi. İstanbul’un haraketli cemiyet hayatına nazire yaparcasına, "Ankara’da da hayat var, hem de en kalitelisinden" dedirtiyorlardı.

Gazetelerin magazin eklerinde, cemiyet sayfalarında onların fotoğrafları boy gösterirdi. Hangi davete katıldıkları, yanlarındaki hanımefendilerin zarafeti, giydikleri İtalyan kesim ceketler günlerce konuşulurdu.

1970’lerin Ankara’sı, İstanbul’a kıyasla daha küçük ve herkesin birbirini tanıdığı bir cemiyet hayatına sahipti. Bu yüzden bu üç ismin attığı her adım, yaşadığı her aşk ve dâhil olduğu her kavga, dönemin fısıltı gazetesinde ve magazin basınında özellikle Hayat, Ses dergileri ve gazetelerin Ankara eklerinde büyük yankı uyandırırdı.

Bugün kendi alanında bir sembol haline gelmiş   popüler kültür simgelerini televizyon magazin programlarında ya da sosyal medya da görüyoruz. O günlerde ise bu üç ismin "hikayelerini" canlı izlemek için adres belliydi: Kuğulu Park civarı, Kavaklıdere ve Tunalı Hilmi Caddesi.

YUSUF TEREYAĞOĞLU: Ankaralı ünlü sanayici saygıdeğer eniştemiz rahmetli Necati Tereyağoğlu’nun oğluydu. Sanayinin ve üretimin getirdiği o büyük gücü, başkentin sosyal hayatında bir zarafet unsuru olarak kullanmayı biliyordu. Dönemin en lüks otomobillerinin direksiyonunda o vardı.

İstanbul’a her gelişinde kaputunun üzerinde lacivert kartal resmi olan beyaz 1970 model Pontiac Trans Am’i ile bize de boğazda bir tur attırırdı. Gaza bastığında sanki göğsünüzden geriye koltuğun arkalığına bastırılıyormuşsunuz gibi oluyordunuz.

Ankara’nın yerli burjuvazisini temsil eden Yusuf Tereyağoğlu, parayı ve lüksü en estetik yaşayan isimdi. Ankara’nın kasvetli havasından sıkıldıkça rotayı Akdeniz’e çevirirdi.

Türkiye’de Bodrum’un ve mavi yolculuğun henüz yeni yeni keşfedildiği yıllarda, lüks teknelerle güneye inen ilk Ankaralılardandı. Yaz aylarında İstanbul ve Ankara sosyetesini kendi teknesinde ağırlar, Fransız Rivierası tarzı partiler verirdi. Dönemin magazin dergilerinde "Tereyağoğlu’nun yat partisinde kimler vardı?" başlıklarıyla, tekneden güneş gözlüklü, şampanyalı fotoğraflar payışılırdı.

Yusuf’un yurtdışı bağlantıları çok güçlüydü. Ankara’ya sık sık yabancı, özellikle Fransız ve İtalyan kız arkadaşlarıyla gelir, onları kentin elit çevreleriyle tanıştırırdı. Başkentin o dönemki kapalı toplum yapısında, Yusuf’un yanında yabancı dil konuşan, avangart giyimli kadınlarla caddede yürümesi büyük bir olay ve hayranlık konusuydu.

TOLGA ZEYTİNOĞLU: Menderes hükümetinin efsanevi Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu’nun oğluydu. Üçlü arasında magazin basınının ve İstanbul sosyetesinin de en çok peşinden koştuğu isim şüphesiz Tolga Zeytinoğlu’ydu. Bakan oğlu olmanın getirdiği üstünlüğü çok iyi kullandı. Eski bir bakan oğlu olmanın getirdiği o doğal elitizm, Tolga’nın üzerinde adeta jilet gibi duran takım elbiselerle birleşiyordu. Kulüplerde, davetlerde gözler hep onun üzerindeydi. Tolga, tam bir hız tutkunuydu. Dönemin en lüks ve nadide spor arabalarını Ankara sokaklarında özellikle o dönem yeni açılan Çevre Yolu hatlarında ve bulvarlarda yarıştırırdı. Sadece sokaklarda değil, dönemin resmi ralli yarışlarında da boy gösterir, kupalar alırdı. Arabasının markası ve rengi, Ankara gençliği arasında haftalarca konuşulurdu.       Yakışıklılığıyla yapımcıların da dikkatini çekmişti. Dönemin ünlü oyuncuları ve sinema çevreleriyle yakın ilişkileri vardı. İstanbul-Ankara arasında mekik dokur, dönemin ünlü aktrisleriyle adı aşk dedikodularına karışırdı. Hatta adı bir dönem, Türk sinemasının en ikonik kadın oyuncularından biriyle anılmış, bu ilişki Ankara’daki büyükelçilik davetlerinden İstanbul’un lüks kulüplerine kadar taşınmıştı.

MUSTAFA SATIR: Siyasetin tam merkezinde CHP Milletvekili ve eski Başbakan Yardımcısı Kemal Satır’ın oğluydu. Hem o dönemin sol-sosyal demokrat aydın çevrelerine yakındı hem de başkentin gece hayatının en pırıltılı simalarındandı. Babası Kemal Satır’ın siyasi gücü nedeniyle her zaman spot ışıklarının altındaydı. Ancak o, babasının çizdiği ağırbaşlı siyasetçi profilinin tam aksine, hayatı uçlarda yaşamayı seviyordu. Mustafa Satır’ın adı, dönemin popüler pop şarkıcıları, TRT’nin ilk ekran yüzleri ve Ankara’ya konsere gelen yabancı sanatçılarla anılırdı. Magazin basını, onun katıldığı gazino programlarında ön masayı kapatıp sahneye güller yağdırmasını günlerce yazmıştı. Mustafa Satır, haksızlığa gelemeyen, korumacı yapısıyla bilinirdi. Gittiği mekanlarda (örneğin popüler mekânlardan Süreyya veya Milka'da) yanındaki kadınlara yapılan en ufak bir saygısızlıkta racon kesmesiyle, gerekirse yumruklarını konuşturmasıyla meşhurdu. Ertesi gün gazetelerde "Milletvekilinin oğlu kulübü birbirine kattı" manşetleri atılsa da o dönem bu durum "delikanlılık" ve "centilmenlik" olarak kabul görürdü.

Bir dönemin sonu ve bir kentin hafızası

70’li yılların sonuna doğru Türkiye’nin üzerine çöken o siyasi gerilim ve ekonomik çalkantılar, Ankara’nın bu renkli ve tasasız günlerini de yavaş yavaş gölgeledi. Kulüpler kapandı, sokakların tadı kaçtı ve o pırıltılı gençlik yılları yerini hayatın daha ciddi yüzüne bıraktı.

Yusuf Tereyağoğlu, Tolga Zeytinoğlu ve Mustafa Satır... Onlar, Ankara’nın sadece siyasetten ve bürokrasiden ibaret olmadığını, bu kentin kalbinde bir zamanlar büyük bir estetiğin, eğlencenin ve batılı bir yaşam tarzının da attığını kanıtlayan son şövalyelerdi.

Bugün Tunalı’da eski bir binanın cephesine ya da Kuğulu Park’ın kuğularına bakarken, kulağınıza bir spor araba motorunun sesi ve ardından gelen şen şakrak kahkahalar çalınırsa şaşırmayın. Onlar, Ankara’nın o hiç unutulmayacak 70'li yıllarının asil delikanlılarıydı.

İşte, magazine, kulislere ve şehir efsanelerine yansıyan bu üçlünün magazin tarihine geçen en büyük ortak efsanesi, aralarında yaptıkları gizli hız yarışlarıydı. O yıllarda henüz bugünkü gibi gelişmiş bir otoban sistemi yoktu, "Eski İstanbul Yolu" kullanılıyordu.

O yılların sosyete kulislerinde konuşulanlara göre; bu üçlü, hafta sonu İstanbul’daki bir partiye ya da kulübe yetişmek için Ankara’dan aynı anda çıkış yapar, İstanbul’a (Boğaz hattına) ilk varan kişinin hesabı diğerlerine ödeteceği büyük iddialara girerlerdi. Gazeteler doğrudan bu yarışları yakalayamasa da kulüplere toz toprak içinde ama son derece şık giren bu üç delikanlının "yol maceraları" dedikodu sütunlarının en sevilen malzemesiydi.

Bizim çocukluk yıllarımız da gençlik yıllarımızda çok güzeldi. Topluma ve büyüklerine saygılı, vatan sevgisini her şeyin üstünde tutan, iyi eğitim alan, tutumlu olmayı ilke edinmiş, güzel ahlaklı Atatürk çocuklarıydık biz.  

OKUR YORUMLARI
Yozgat'ta Günün Haberleri
YOZGAT'TA 5 GÜNLÜK HAVA DURUMU
hava durumu
YOZGAT İÇİN GÜNÜN NAMAZ VAKİTLERİ