BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 16.11.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
220
Dün
:
4633
Toplam
:
14854841
YANKI Kadriye ŞAHİN
BİR AVUÇ KAR TOPU
kadriyesahin64@gmail.com


Ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım, tüm hayatımız bir yıldan ibaret değil midir?"Alemde ne varsa, Ademde de o vardır" derler ya.
İnsan, dış dünyadaki mevsimleri, isteyerek yada istemeden hep kendi ruhunda taşır. Bundandır ki İnsan, doğanın en kutsal parçasıdır.

Kimimiz, baharlar yetiştirir içinde, baharlara bağlı kalır gönül bağı. Kimimiz, bir ömür sonbahar rüzgarlarında savrulan güz yaprağı. Kimimiz de ise; tebessümdür, yaz günlerinin sıcağı... Kimiz bahara, yaza erişemez; karlı, dumanlıdır her zaman gönül dağı.
Dünya, bir yılda dört mevsim yaşar. Biz insanlar, mevsimleri ruh halimize, duygularımıza, duygularımızı yönlendiren olaylara bağlı yaşarız. Ruhumuzun mevsimlerini oluşturur hastalıklar, yalnızlıklar, kavuşmalar, ayrılıklar, doğumlar, ölümler, başarılar, barışmalar. Hasılı, hangi mevsimi seversek sevelim, bir kaç gün içinde, bazen anlık olarak değişen iç dünyamızın yaşayacağı mevsimler, bazen kaderin, bazen kendi tercihlerimizin elinde gelir, gider. Çoğu zaman da dış dünyanın mevsimleri ruhumuzu etkiler.

O mevsimler ki;
Sustuğumuzda... Suskunluğa susadığımızda, ruhumuza fısıldar.
Dağlarda, denizlerde, çiçeklerde, kuşlarda, böceklerde olduğu gibi mevsimlerin de, kendine hastır dili. Bahar; çiçek çiçek konuşur. Yaz; cırcır böceklerinin dilinde ses olur, gündüzleri uzatıp, meyveleri, tohumları güneşle hasbıhale durdurur. Sonbahar; güneşten, sudan ayrılır, yaprakları savurur.

Gençlik, baharı simgeler... Yaz, olgunluğu... Güz, yaşlılığı...
Kimse, yer vermez ömründe kış mevsimine. Oysa, sukuta erip, yalnızlıklar yaşarken, hasretin, özlemin ayazı yüreklere düşünce, kış mevsimi gibi dinginleşir insan ruhu.. Kış, doğa için rahmet, ruh için zahmet gibi görünse de, her gecenin bir sabahı, her kışın da bir baharı vardır. Temiz, saf yürekli insanlar, yazarlar ve şairler, ruhunda hep kış mevsimini taşırlar.
Her halukarda kış, sonsuzluğa atılan ilk adım. Dileyene, İlahi affın tecelli edeceği, temizlenmesi gerektiğinin habercisi. Aklayıp, paklayıp yeni bir bahara, yeni bir hayata hazırlanmanın evresi. Gökten dökülen tane tane kar taneleri gibi, toprağa sızmanın simgesi. Yok olma noktasında, tekrar dirilişin göstergesi.

Kış, hep suskun, soğuktur.
Oysa kış, kar diliyle konuşur, soğuk yüzüne bakana, gönül kapılarını açana... Beyaz bir titreyiş, dumanlı bir uçuştur kış... Neler getirir, neler götürür, neler anlatır; dinlemesini bilene, dinlemeyi dileyene...

Eğer ki, yılın yedi ayı kış olan Yozgat'ta yaşamış, çocukluk, gençlik yıllarınızı kar üstünde, kar ile iç içe yaşayarak geçirmiş, hatıralarınızı bu şehirde, en uzun kalan mevsime emanet etmiş iseniz; en iyi kışın dilini dinler, kendiniz ile bütünleştirir, en iyi siz anlarsınız. Hatta, bulunduğunuz yere hiç kar yağmıyorsa, kendinizi eksik hisseder, bu eksikliği kar resimlerine bakarak onunla bütünleşirken, onun özlemini, yüreğinizin derinlerinde hissedersiniz.
Bulunduğunuz mekanın kırk derecelere yaklaşan sıcağını düşürmeye çalışan klimanın karşısına oturup, gözlerinizi kapatarak, yüzünüze üfleyen soğuk havanın peşine takılıp, memleketin kış gecelerine, kış günlerinin beyaz, saf örtüsüne uzanıp gidersiniz.

Geçen yıl, kış günlerinden bir gündü. Hava, çok soğuk olmasına rağmen, her zaman olduğu gibi, sadece resimlere bakarak, gurbetin garabetini kapatması için yağmasını beklediğim, bir türlü yağmayan karların, kar hasretini resimlerde giderirken;

Benim gibi memleketinden uzak yaşayan, otuz yedi yıldır hiç görmediğim, gazete sayesinde, sosyal medya aracılığı ile iletişim kurduğumuz okul arkadaşım, memleket hasreti gidermek için, Yozgat'a gittiğini, an itibarıyla çamlıkta bulunduğunu belirterek, watsap tan, pek çok kar resimleri arasında, bir avuç kar topunu;

"Memleketimizde kalan, hatıraları yansıtan mekanları aradım ama bulamadım. Geçmişten kalan tüm hatıraları kar topuna toplayıp, kar topu olarak fırlattım. Bir yerlere takılır kalır mı; yoksa, herkesin hatırası herkese ulaşır mı? Bilemem.!
Bildiğim tek şey; bu şehir, bizim bıraktığımız şehir değil. Bizden geriye, ne mekan, ne de tanıdık insan kalmış. Sadece ve sadece tek tanıdık "kar" kalmış."
Diyerek; geride kalan, hepimizin tek ortak tanığı, tanıdığımız kar tanelerini sımsıkı bir birine bağlayan, bir avuç kartopu haline getirip resimleyerek göndermişti..

Bir birinden güzel, kar manzaralı çamlık resimlerine bakarken çok duygulanmış; yersiz, mekansız, ıssız, bizden uzak, bizsiz kalan hatıralarımız, gençliğimiz, çocukluğumuz keşke, keşke bir kartopu gibi toplanıp bulunduğumuz diyarlara ulaşa bilse. Çocukluğumuzu bir arada yaşadığımız o insanlar, kar taneleri gibi tekrar bir araya gelse... Diye, düşünmüştüm. Tüm özlemlerimizi, anılarımızı taşıyan tek "kar" mı kalmıştı? Mevsim bahara erince tüm hatıralarımız, anılarımız, hasretini çektiğimiz özlemlerimiz eriyecek miydi? Oynadığımız sokaklar; sıcacık, sevgi dolu komşuluklar. Mahalleleri, sesleriyle çınlatan çocuklar. Yok mu olacaktı? Yok mu olmuştu, dallarına salıncak kurduğumuz bahçelerdeki ağaçlar?

Ne garip bir duygu, ne tür bir çaresizliktir?
Emanet ettiğiniz en değerli varlığınızı, ruhumuzu şekillendiren mekanları yerinde bulamayıp, hayal kırıklığına uğramak...!
İçinde yaşayan insana, yaşadığı değişimi, değişimle kaybettiği değerleri, benliksiz, belirtisiz kaldığını anlatamamak. Sonra, sizden başkasına anlam ifade etmeyen güzelliği, doğallığı, paylaşımcı, mütevazi fakat mutluluk ve huzur yüklü, geride kalmış öz değerlerle dolu yaşamı tanıtmak için çabalamak.!
Gereksiz yüzlerce şehirde, sizin için gerekli, sizin anılarınızı saklayan tek şehrin benzer yönlerini köşe bucak aramak. En güzel şehirler, sizi bağrına bassa, en güzel köşklerinde yaşatsa, yinede o şehre yabancı kalmak. O şehirde, kendi geçmişinizden bir parça bulamamak, kendinizle bağ kuramamak, göbek bağınızın düştüğü o toprağın kokusunu alamamak. En acısı da, anılarınızın şehrine ulaşıp, tüm hasretinize rağmen, kendi şehrinizde kendinize, hatıralarınıza yabancı kalmak.
Aslında, her şey dünde kalmıştır. Mekanlara takılıp kaldığını sandığımız dünleri ararken, mekanların da dünlere takılıp kaybolduğunu ne var ki, bir türlü benliğimiz kabullenemez. Hüzünlenerek o şehirden, yüreğimizde buruk buruk derinleşen o boşluğu yanınıza alıp, daha bir derin boşluk içinde, doğduğunuz, büyüdüğünüz yere yabancı olarak, kendi şehrinizden; maalesef, kendinizden uzaklaşmak...

Bağrında doğduğunuz şehir mi savurmuştu kar taneleri gibi bizi? Biz mi, engebeli coğrafyasına tutunamayıp, eriyip akarak uzaklaşmıştık o şehrin bağrından? İşte, tüm mesele bunun sebebini arayıp bulamamak. Bulunan sebepleri anlayıp, anlatamamak., anlayana çaresini sunamamak...

Uzak kalmış, kaybolmuş geçmişimiz gelir miydi?
Getire bilir miydi, tertemiz, en iyi dilekler ile, kırılganlığın simgesi olarak gönderilen bir avuç kar topu? Bir gün, bir el uzanıp, o kar tanelerini avuçlarına alan, avuçlarında karları bütünleştiren el gibi dokunup, o şehrin insanlarını bir araya toplaya bilir mi? Kırılan ve incinen şehrin, kanayan yarasını sarıp sarmalayıp, o şehrin çocuklarını tekrar, o şehre döndür mü? Şefkatli bir el, meramını anlatan bir dil... Belkide, yeniden birlik, beraberlik bağlarını kurulacak. İşte o zaman, daha çok karlar yağıp, göç yolları kapanacak.

Hep göçtük. Göç yollarına dizildik. Göçerken kaybettik.
Annelerin şefkatlerini. Babaların koruyan gölgelerini. Tahta pervazlar arasından ıslık çalarak yüzümüzü okşayan rüzgarın soğuk ellerini... Çatılardan sarkıp, duvarları gölgeleyen kar sarkıtlarının bembeyaz, ılık, nemli, yıldız yıldız parlayan tenlerini...
En çokta; sabah kahvaltısı için, pür telaş, fırından eve taşınan, henüz duman duman savrulan bacaların dumanıyla yarışan, kokusu sokakları saran, parmak çöreklerin sıcak, buğday kokulu nefeslerini... Kar üstünde kırıntı arayan serçelerin çilvelerini. Okula giden çocukların lastik çizmeleri altında kıtır kıtır tıkırdayan kar seslerini.

Göç kervanına katılmadan önce mutluydu çocuklar.
Kundura tabanlı çizmeler ile tanışmamıştı ayaklar. Hiç, asfalt kaldırımlı olmadı sokaklar. Güvenliydi biz çocukken yollar, ses çıkarmazdı yollarda yürüdüğümüz ayakkabılar. Sadece, kış aylarında, ayaklarımızın altında şarkı söylerken kar. Çocuklar, çocukça ahenkli adımlar ile yürürken, basılan karlardan, adımların ritmine göre yansırdı kar sesli şarkılar.
Sessizlik, suskunluktu kar.
Her şey susar, sadece konuşurdu kaldırımsız karlı yollar. Baharda vereceği meyvelerin hesabına dururdu yaprakları dökülmüş çıplak ağaçlar.

Göç yollarında kaybettik.
Evlerimizin, taze çörek kokulu nefesini. Damarımıza kan, canımıza can olan kırmızı pekmezin, altın sarısı çalma'nın ekmeğe sürülmesini. Anneler dürümlerin boş yerlerini ısırıp, "ayağınıza diken batmasın" mecazında; dikensiz, saygılı, paylaşımcı çocuklar yetiştirmesini. Anaların, babaları "ayağına taş değmesin" duasıyla, her sabah kapıdan uğurlayıp, işine göndermesini. Her şeyin parayla satılıp, alınmadığını; okula giden çocukların, beslenme niyetine komşunun bahçesinden kar altında sarkan, sarı ayvayı koparıp çantasına yerleştirmesini... Annesi evde olmadığı zamanlar, okuldan gelen çocuğa, tüm komşu kapılarının açık olduğunu bilmesi, güven hissiyle büyümesini.
Kayboldu;
Kara günlerin kar aydınlığı gibiydi, kara gecelerin koynunda kar çiçekleri gibi açan, kara önlüklü, beyaz yakalı çocukların sınıf sıralarına dizilmesi...
.
Bu kervanın geçtiği; hangi patika yollarda, hangi köprüsüz, set kurulamayan zaman sularına kapıldılar?
Kuşburnu kokulu sokaklarımız. Sokakları çınlatan çocukluğumuz...
Yada, kar tanelerinin ince kanatlarına mı asılıp, karlar içine mi saklandılar?
Ahmet ağanın bağındaki, tüm mahalle çocuklarına ait minderli salıncağımız. Sandalye bacağından annemin yaptığı kızağımız. Evcilik oynarken çamurdan yaptığımız tenceremiz, tabağımız... Her oyunda, bir parça tül ile gelin olup, sürüklediğimiz, tel tekerli gelin arabamız. Ağaç dallarından yaptığımız, çöp bacaklı, düğme suratlı çocuklarımız.. Yorgan ipiyle kapının kuluna kurduğumuz bebek yatağımız. Kazdığımız toprağa yerleştirdiğimiz salça kutusuna su doldurup, tahta makara çıkrıklı, kağıt kovalı kuyularımız. Ay çiçeğinin sapından oklavamız. Yapraklarıyla hazırladığımız kışlık yufkamız. İlaç şişelerine peynir, çökelek niyetine bastığımız kil dolu, kışlık peynir çanağımız. Çay kutusundan yaptığımız ecza dolabımızda yer alan mercimekler, hap niyetine kullandığımız oyuncak ilaçlarımız.

Kışın dili, çiçeklerin en çabuk solan beyaz gülü...
Kar taneleri. Geçmişin silinmeyen izleri.
Solmadan, soldurmadan getirsinler diye bekledim tüm hatıraları. Bir bardakta buğulanan çayın buğusunu saklarken ellerimde. Kayboldum çam gölgeli, beyaz örtülü resimlerin önünde. Geceler, boy atarken çam dallarının yapraklarında ak kanatlı güllere. Kar tanesi gibi ağır ağır düştü sıla arkadaşlarım, komşularım, anam, babam hatıralar içine. Özlemleri çığ çığ büyüdü yüreğimde. Bir zamanların her sayfasında "kalbin kadar, kar gibi tertemiz sayfayı" diyerek başlayan yazıların süslediği hatıra defterinin sayfaları aralandı ilk kez ellerimde. Sayfalar arasında; menekşeler, leylaklar kuruyup incelmiş, döküldüler perde perde.

Otuz yedi yıl evvel, okulun son günü, "Değerli kardeşim" hitabıyla başlayıp, en güzel dilekleri yazmıştı, kartopu gönderen kardeşim hatıra defterine. Resimleyip gönderdim hemen kendisine. Rahmetli arkadaşım Sevginin ölüm şiiri ilişti gözlerime... Sonra, tüm arkadaşlarımızın duyguları ses verdi sayfalar içinde.
Hatırladıkça çocukluk arkadaşlarımızı. Yavaş yavaş uyandı, içimizdeki çocuk. Hatıralarımızda canlandı çocukluğumuz. İlk aklımıza gelen, Cumhuriyet ilk okulu bahçesinde "yağ satarım, bal satarım oyunumuz. Merkez orta okulunda, okul müdürü Şükrü Tonoz dan korkumuz. Lise yıllarında, siyasetin sersemliği ile bağlanan elimiz, kolumuz.

Kar resimleri gönderen arkadaşım için ulaştım bir kaç kişiye. Derken, aradım; Gülüzar, Serpil, Şaziye, Zehra, Selma, Rahime, Mikail, Murat, Mehmet, Abdurrahman, Atila,Cengiz Hürriyet, Sultan, Kamile, ilkokuldan Aliyi ve sonunda buldum Haticeyi de.. Ankara'dan Antalya'ya. İstanbul'dan Almanya'ya... Hatice arkadaşımın sayesinde ulaştım, bizde emeği olup, yaşayan öğretmenlerimize. Sonra, dönüp mahalleme. Sultan, Ahmet, Müşerref, kudret, Hatice, Ünal, Belgin, Aysel, Nuriye, Nesrin, Gülsüm, Serpil, Fadime...

Kapılıp yaşam telaşına, savrulurken yılların peşinde; unutulmuş, unutmuşuz bir birimizi yıllar yılı görmeyince. Tanıyamadık, tanımakta zorlandık şimdiki halimizi. Beyaz kurdeleli ipek saçlarımıza yağan zaman karları; sürüklenip geçerken, çizmiş az çok tenimizi...Birbirimize bakıp, kendimizi görünce anladık, gerilerde kalıp, kaybolan gençliğimizi. Okul resimleri paylaşıp, hatırladık geçmişteki halimizi. Hüzünlü haberler aldık, bir kaçımız olmuş rahmetli... Mahalle arkadaşlarım, okul arkadaşlarımı daha çok sevdi. Hatta, okul arkadaşım deyip, adresini adresine ekledi. Bir kısmı, resimlerdeki örgülü saçların kurdelesine takılarak, arkadaşını kendisi zannedip, sen, ben kavgası bile etti.Tüm arkadaşlarım, erkek, kadın demeden bir birine adres verdi. Eşlerini de tanıtıp, kadroya dahil etti. Çocukları hiç sormayın. İçim eridi, canım gitti. Hepimizin çocukları; biz, bir birimizden ayrıldığımız yaşın üstündeler idi... Torunlar mı? Torunlar, sürpriz olup, hesapsız orta yerde bitti.

Mesafeler uzak olsa da, kar taneleri gibi, her birimiz başka memleketlerde yaşasak ta; memleket hasreti, kültür birliği, aynı toprakların, aynı iklimin insanı olmak, aynı hatıraların içinde bulunmak, aynı sıkıntıları, aynı mutlulukları yaşamak, ortak hatıraları olmayan kardeşlerimizi bile, bir araya getirdi. En güzel tarafı da, yıllarca bir birini merak edip bulamayan arkadaşların telefonlarını vererek görüşmeleri ve bu görüşmelerden sonra edilen mutluluk duaları göklere yükseldi. O gün anladım ki, yıllar ve mesafeler insanlar arasındaki gönül bağını koparamamış. Sadece, fırsat bulup bir birimizi aramadığımız için, özlem ve hasret yükü, yüreğimizde ağırlaşmış..

Biz, bir birimizden uzak mesafelerde yaşayan gurbet kuşlarını, bir avuç kartopu bir araya getirdi. Tıpkı, kar tanelerinin sıcak avuçlar içinde birleşmesi gibi. Bir selam, bir damla saygı, bir dirhem değer, uzaklaştıkça esneyen, asla kopmayan kardeşlik duygusu; uzak mesafeleri yakın eyledi, bizi bir birimize kenetledi.
Ve, kendi kendimize hep şu soruyu soruyoruz.
Neden, evcilik oynadığımız mahallede yaşlanıp, akşama kadar bahçelerimizde beraber oturup, akşam evlerimize dağılmadık? Bir tas çorbayı paylaşıp, bir fincan kahvenin sohbetine varamadık? Biz, bir avuç kar topundaki kar taneleri gibi, neden kendi memleketimizde bir birimize bağlanıp kalmadık.? Neden, her birimiz gurbetin bağrına savrulup, yaban topraklara yağdık?

"Gurbette, postayı sordum söylediler. Gönülden gönüleymiş."
Gönüller bir oldukça, mesafelerin uzaklığı hiç önemli değilmiş.
Şimdi, gönüllerimiz bir. Bazılarıyla haftada, bazılarıyla her gün konuşup, duygularımızı, özlemlerimizi sorunlarımızı paylaşıyoruz. Bir avuç kar topu, selam oldu, sevgi oldu, ses oldu, birlik, paylaşım, yalnızlara yoldaş olup, her birimizin içinde sesiz seslenen özlemi, hasreti susturdu.

Bir kış günü, sılamızın tepelerine kar indiğinde, çam ağaçları beyaz elbiselerini giyindiğinde, bir avuç kartopu olarak, sılamıza dönmüş olsak. Sılamız, Yozgat'ımız; Beyaz karlı, ak bağırlı bağrına basar mı bizi?

***
Selam olsun, kar yüklü Yozgat'ın kar yürekli, gönüllerinde kar çiçekleri açan, sılasından ayrı kalan insanlarına.
Selam olsun, bir avuç kar topunu armağan edip, tüm arkadaşlarımızın kavuşmasına vesile olan, kar gönüllü kardeşime, sınıf arkadaşıma...
Selam olsun, halen mahallemde yaşayıp, mahallenin halinden haberdar eden, yazılarıma destek veren, mahallemizde kalan, tek çocukluk hatırası Ahmet KOCA kardeşime.

09.11.2018

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
BİR AVUÇ KAR TOPU
Yorumunuz Çok TŞKLER.Çok güzel anlatmışsın.Saygılar slmç
Abdurrahman Güçlü -- 12.11.2018 13:41
KURBAN EDİLEN BAYRAMLAR
Keşke tüm özledikleriniz, sizin ve tüm sizin gibi sıla hasreti çekenlerin gelmesiyle birlikte yeniden yeşerip, yeniden yaşanabilse!
O zaman burada da bayram olur mu ki acep?
Tanımadıklarınızla beraber sadece ibadeti yaşamak da aslında çok şey!
Ama ya tanıdıklarınıza rağmen bırakın bayram etmeyi; ibadeti bile yaşayamamanın iç ezikliğine ne dersiniz?
Ne şehir; bir vesile ile koyup gittiğiniz şehir, ne bayramlar; gidenlerin ağzında kalan bayram tadına bir ilave yaptı.
Yazınız???
Okurken her cümlesinde birkaç kez yutkunduruyor!
...ve keşke dedirtecek içtenliği taşımakta!
Bayramınız kutlu olsun!
Yasin Ali ER -- 20.08.2018 23:37
GÖZYAŞLARI
Yusuf'u Züleyha'ya döndüren, İbrahim'in ateşini güle çeviren, Hacer'in ayağı altına zemzem olup serilen, Meryem'in gözünden kundaktaki bebeğin yüzüne düşüp, İsa'yı dile getiren. Eyyup peygamberi dertlerinden dermana erdiren, Muhammed Mustafa (s.a.v)mi, en yüksek makama yükselten, kutsal kitapların ayetlerini süsleyen; inci, mercan taneleri ve hepimizde mevcut olan en değerli hazine... Ne güzel bir süstür, inci inci yaşlardan, kar tanesi kadar aklanmış paklanmış bir ruha, Allah için ağlayıp damla damla şebnemler ile süslenip huzurunda durmak.

Kadriye Hanımefendi; Ne güzel anlatmışsınız gözyaşlarının değerini. İnsan kendinde olan hazineyi keşfetmiş ise kendini keşfetmiş demektir. Hayatta, yaşamanın tek gayesi de insanın kendi kendine erişmesi, kendini keşfetmesidir. Her insan ruhunu temizlemenin yollarını bilse dünyada kötüler, kötülükler kalmazdı.Kaleminiz var olsun.
Züleyha Saydam -- 19.07.2018 21:24
LEYLALARIN SESİ
Duygularımıza tercüman olmuşsun Ablam.
Çok güzel anlatmışsın.
Keşke ölümü çocukların ulaşamayacağı bir yere koyabilsek. Öşümün reçetesi olsada...😡😠
Ali GÖLCÜK -- 04.07.2018 00:45
YOZGAT BASIN MÜZESİ PROJESİ
Sayın Çapanoğlu Beyefendi; sayfama teşrif ederek, zahmet edip yazmış olduğunuz değerli yorumunuz için teşekkür ederim.

Denizli’de araştırma yapmak için kamp kuran bir grup üniversite öğrencisi, kamp yakınına tüneyen bir Denizli Horozunun sabahın erken saatlerinde yüksek sesle ötmesinden bir hayli rahatsız olmuşlar.

Sabahın köründe ortaya çıkan horoz, önce dikleniyor, sonra dakikalarca ötüyormuş… Tabi ki bu sebepten dolayı ekipte ne uyku ne de huzur kalmamış. Sonunda gençlerin sabırları tükenmiş…

Horozu susturmak için başlamışlar kovalamaya. Horoz önde.. Gençler horozun peşinde…

Derken mahalle arasına dalmışlar… Bu kovalamacayı gören, fakat bir anlam veremeyen yaşlı dede, seslenmiş:

– “Hey, evlatlar!.. Bu zavallı horozu niye böyle ürkütüyorsunuz?” demiş.

Gençler:

– “Dede, bu horoz sabahın köründe ötmeye başlıyor, tüm kampı ayağa kaldırıyor. O yüzden bunun başını keseceğiz!” demişler.

Dede:

– Yazıktır evladım yapmayın!.. Bırakın, ben onun sesini keserim, bir daha da sizi rahatsız etmez.” demiş.

Gençler bunun uzerine kovalamayi bırakmışlar.

Ertesi gün sabah, hafif ‘gak – guk’ sesleri dışında horozdan kayda değer hiç bir ses çıkmadığını görünce de, şaşırıp dedeye sormuşlar:

– “Yahu dede, ne yaptın da bu horozun sesini kestin?..” İhtiyar gülmüş ve:

-“Ayağının altına yağ sürdüm. Horoz kabararak ötmeye yeltendiğinde, ayaklarının altı yağlandığından gerisinden güç alamıyor ki kuvvet alıp ötebilsin… Bu yüzden böyle gak guk etmeye başladı.” demiş.

Yaslanacağın arkan sağlamsa, istediğin kadar kabarır, diklenir, sözünü dinletirsin. Arkan bir kaymaya başlamayı görsün, ancak o zaman ‘gak-guk’ etmeye başlarsın…Demiş.

Ülkenin durumuna gelince;
Efendimiz S.A.V şöyle söylemiştir. "Siz nasılsanız o şekilde yönetilirsiniz". Bizim insanımız halinden memnun ki her seferinde kazanan kazanıyor. Kazananın arkasına çok fazla dayanıldığı zaman diklenme elbette olacak. Keşke bunun bilincinde olup; birlik beraberlik, anlayış içinde... Ayrımcılık, kayırımcılık yapmadan, bölüp parçalamadan... Vatan, millet, bayrak adına her kesim desteklenmiş güçlendirilmiş olsa. (solcusu , sağcısı) Zamanında baş örtüsüne bu kadar karşı çıkılmasaydı, başını örtenin hakları gözetlense idi, el kadar bez parçası bu kadar pirim yapmazdı. Yanlışlar, yanlışları doğurdu. Şimdi insanlar, inancını, geleneğini, göreneğini yaşayacak yaşatacak olsa, şu partili, bu partili yaftasıyla yaftalanıyor. sanki, inancın-imanın sahibi partiler...

Diğer taraftan; diğer tarafın destekçileri, (sol kesim) insanların inancıyla alay edip, din önderlerini kötüleyip küçümsedikleri sürece, bu ülkede kaybeden, diğer tarafı güçlendiren olacaklar. Hem kaybediyorlar, hem kaybettiriyorlar. Kendi kendilerine ve topluma zarar verdiklerini fark edemiyorlar.

Gelelim Yozgat meselesine. Yozgat meselesi uzun mesele. Yozgat'ın asıl kurucuları öyle yada böyle, yanlış anlaşıldı veya anlatıldığı için kurtuluş mücadelesi döneminde büyük bir şanssızlık yaşadı, yaralandı. Toparlanamadı dağıldı. Çapanoğulları'ndan sonra, Yozgat'ta kalıp yerleşenler, beleş toprak, arsa sahibi olanlar, şehir boş kalmasın diye, şehre beleşçileri çekenler ve beleşçiler... Köylüsünü benimsemedi. Hep tepeden bakıp sömürdüler. Ne Yozgat'ı sahiplendiler, ne de sahiplenilsin istediler. Atatürk, Yozgat'a ceza verdi deyip, bir duvar ördürtmediler. Köyden şehre göç edeni canından bezdirdiler. O şehirdeki psikolojik baskı nedeniyle, göç kervanı yola koyuldu. Önce, köylüler ile oturmam diyen şehirliler göçtü. Sonra, tek başına kalkınamayan garip köylüler... Şimdi, kimse bu kervanı döndüremiyor. Bir birine sahip çıkmayan toplumlarda yöneticiler "ben bilirim" havasında da olurlar, ego şişirme çabasına da kapılırlar. Bu tür sosyal olgular içinde, ne şehirler gelişir, ne de memleket kalkınır. Bu gün, bir şeylerden şikayet ediyor isek, bunun asıl müsebbibi bizleriz, sizlersiniz. Yani aydın kesim ve cahil kesim.. Uç noktalardaki kutuplaşmalar ve itici fikir ayrılıkları, orta alanı kimin doldurduğunu fark ettirmiyor. Ülkeyi yönetenler baş örtüsüyle uğraşırken bir birini yedi. Ülkenin paralarını da Amerika yedi. O paralar tekrar bize silah olarak PKK nın, PYD nin, İşit in elinde döndü. Nitekim, 15 Temmuz olayları... İnsanlar inancımı yaşayım diye, sahtekarların kucağına düşüyor, dış mihrakların oyununa geliyor. Allah, bu ülkeye zeval vermesin. Düşmanların eline fırsat düşürmesin. Siyasiler gelip geçici. Baki olan; devlet, Millet, bayrak. Bu olguların önemini kavrayıp; bir birimize daha saygılı olup, daha anlayışlı, daha kapsamlı, düşünmeliyiz. Önemli olan, yukarıda anlattığım hikaye gibi bilinçli, bilgili; horozun özelliğini tanıyıp, başını kesmeden huzura, refaha kavuşturacak, herkese yaşam alanı tanıyacak yöneticiyi yetiştirmek, yada böylesini fark ederek seçe bilmek.

İnce giyerim ince diyerek bu milletin gözüne kimse giremez. Kaşım gözüm Atatürk'e benziyor diye, kimse Atatürk ile boy ölçüşemez. Neresi benziyor? Onuda bilmiyorum.! O, bir lider. O, bir milli lider. O, bir dünya lideri. Yedi düvele dur diyen LİDER.

Saygılar, hürmetler. Eşiniz hanımefendiye selamlar. Hayırlı, huzurlu bayramlar.
Adınız ve Soyadınız -- 17.06.2018 01:13
YOZGAT BASIN MÜZESİ PROJESİ
Değerli Kadriye Hanımefendi, sadece Yozgat’ta değil tüm ülkemizde her konudaki yozlaşmayı ve bunun neticesi görgüsüzce bencilleşmeyi pek güzel tarif etmişsiniz. Bu bencilleşme daha ileri safhalarda kibirlenmeyle etrafına zarar vermeye başlıyor. Bunun çok örneklerini yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Umarım, bu şehri yönetenler yazınızda yaptığınız uyarılara duyarsız kalmazlar. Tarihte bir ailenin kurduğu bu güzel şehrin geçmişine sahip çıkarlar. Saygı ve selamlar.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 13.06.2018 23:29
BİR ZAMANLAR, O ŞEHİRDEKİ RAMAZANLAR
Yorumunuzah Kadriye ablam ah ne guzeldi o gunlet bakkal memetin orda rahmetli hanife ablalarin tandirda ne gunlerdi simdi nerde yuregine saglik cok kkk guzel anlatmissin
Adınız ve Soyadınız -- 30.05.2018 23:26
BİR ZAMANLAR, O ŞEHİRDEKİ RAMAZANLAR
Ablammm
Harika bir anlatım, neredeyse resmini çizmissin o günlerin.
Gözümde canlandı bir bir o günler o anılar.
Bambaşkaydı o zaman ki ramazanlar. Kellecinin fırından uzunca pideler yapılırdı. O pidelerin kokusu hala burnumuzda tüter.
Tebrik ediyorum.
Yeni yazı dizilerini bekliyorum.
Kalemine yüreğine sağlık...
Ali Gölcük -- 30.05.2018 18:42
YOZGAT LİSESİ (1978/1981) SAÇ SÜSLEME ve FELSEFE DERSİ (BÖLÜM: 10)
çok çok tşkler
-- 15.05.2018 18:29
SILADA KAYBOLAN ÇOCUKLUĞUM
Kadriye Hanım, "Sılada Kaybolan Çocukluğum" yazınızı okuyunca çok hoşuma gitti yorum bıraktım. Biraz sitem etmek istemiştim. "BELKİDE HİÇ HATIRLAMADIĞINIZ HOCANIZ" diyerek. Halk Eğitim Merkezinde kur hocanızdım. Hemen hemen aynı yaşlardaydık. Çok iyi bir arkadaş ve faal bir kursiyerdiniz. Hala resimlerimize bakıp sizleri hatırlarım. O zamanın insanları bu şehirde kalmayınca şehrin siması bile değişti.

Selam ve sevgilerimle...
GÜLEN -- 06.05.2018 22:39
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
1
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00