BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 25.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
214
Dün
:
4601
Toplam
:
13190717
YANKI Kadriye ŞAHİN
SILADA KAYBOLAN ÇOCUKLUĞUM
kadriyesahin64@gmail.com
Minik ellerin buz kesmediği, nefeslerin buğulanıp bulutlara yükselmediği, ağaçların yapraklarını dökmediği, kuşların hiç göç etmediği bu yere isteksizce göçerken, bir çok şeyi gerilerde bırakmıştık.

Sılayı terk-i diyar edenlerin elbette gerilerde çok şeyleri kalmıştır. Bize bizi eksik hissettiren boşluğun doldurulmaz yetimliğini hep içimizde taşırız.Sadece onu ona ait yerden koparmamak için garip, biçare, zamanın sığı sularına bıraktığımız, gurbetin garabetine sığdıramadığımız en önemli şey çocukluğumuzdur.
Zaman içinde avunuyoruz evlatlarımızın çocukluğuyla. Belki bu sebeple ihanet ediyoruz onun vefalı varlığına.Geçmişin en değerli hazine kutusuna gizlediğimiz mutluluklarımız, umutlarımız, sevgilerimiz, yaşadığımız-yaşattığımız değerlerimiz ve bu gün yanımızda olmayan; Sesine hasret kaldığımız, özlem duyduğumuz yakınlarımızın hatıralarını sakladığımız, zamana kalemsiz çizdiğimiz tual, "sıla"mızın mekanı değil midir? Ya da geçmişin tüm yansımalarını toplayıp kaydettiğimiz hiç büyümeyen, kirlenmeyen bir tutam ışık huzmesiyle çizdiğimiz kendi tablomuz. Zaman ise, bu tabloyu sakladığımız büyülü sandığımız.

Çocukluğumuzu saklayan bu büyülü sandığı, yaşadığımız zamana sığdıramadığımız için mi, yoksa zamanın kirinden, pasından korumak için mi bir türlü yanımızda taşıyamıyoruz? Sadece bizi çağırdığı an, zaman yolculuğunu hiçe sayıp özlem anahtarıyla kilidine dokunarak o hiç büyümemiş, çürümemiş ruha bürünüp hasret gideriyoruz. Aslında hasret gidermek değil maksat. Yaralarımızı tedavi ediyor, tükenmiş umutları yeşertiyor, gerilerden bir tutam mutluluk veriyor. Ve ruhumuzun sindiği binalara, bizi karşıya taşıyan köprülere, ömrümüze benzettiğimiz yollara, kaygısız sokaklara sığınıyoruz.

Her insanın sığınacağı tek sığınağı, geride bıraktığı çocukluğu değil midir? Öyleyse içimizdeki çocuğu öldürmek kimin ne haddine! İnsan, içinde yaşayan çocuğu öldürmedikçe ölmez.İyi de; onu yaşatmak, beslemek için ne yapıyoruz, neyi bekliyoruz? Yalan Dünya yetmedi, bir de "sanal" dünya'ya kaptırdık kendimizi. Biz çocuklarımızın çocukluğunu biliyoruz da, çocuklarımız bizim çocukluğumuzu tanıyor mu? Aslında kendimizi onlara tanıtamadığımız, gerilerden taşıdığımız kültürümüzü bilinçli aktaramadığımız için, zaman içinde çocuklarımız bizden, biz onlardan kopuyoruz. Bu sebepten geçmişle gelecek arasında köprüler kurulamıyor. Oysa bir kültürün, uygarlığa dönüşe bilmesi için geçmiş kültürün geliştirilmiş sürekliliği şarttır.
Kapatalım telefonu, televizyonu, bilgisayarı. Sıyrılalım "sanal alem"den. Birazda zaman üzerine resmettiğimiz ruhumuzun çizdiği tablo ile yüzleşip, söyleşelim...

Tüm özlemlerimle, umutlarımla, gün ışıklarıyla "sıla" tualine çizilmiş kendi eserim, kendim. Seninle sana geldim. Seni zamanıma taşımaya, çocukluğumuzu çocuklarımıza tanıştırmaya karar verdim demenin zamanı değil mi? Zamanıysa, geçmişimizin yetim kaldığı memleketimize uzanıp onu aramalı ve demeli ki...
Yine sar yaralarımı.Yine büyüt sende bıraktığım dev sancılı umutları. Yine alıp götür benliğimi, seni yetim bıraktığım sılanın sokaklarına.Ömür törpüsüyle kaybolan Senin zamanlarında... Yine tut, tut ellerimden kınalı parmaklarınla... Düştüğüm yerden kaldır çizilmiş kollarınla...

Eskiden ben büyüdükçe sen küçülürdün zamanın kanatlarında. Şimdi ben küçülüyorum, sen büyüyorsun ve uzaklaşıyorsun ömür denilen ray-sız tren yollarında. Oysa ben seni arıyor, seni özlüyorum güneşin battığı kuytularda. Masumiyetine sığınıyorum sıla hasretiyle yanan yüreğimin sızılarında.
Bırakma beni, uzaklaşma!
Belki bulamam seni bir daha!
Battığım, batırdığım dipsiz karanlık zaman yolculuklarında. Haydi gel beraber seni, sendeki beni arayalım aynası kırılmış lambalarda, güneşi batmış sığlarda.

İstersen seksek oynayalım; "Hastane caddesi"nin, zıpladıkça ritm tutan Arnavut kaldırımları'nda. Yada kuş burnu toplayalım, "Kiremitçi Ahmet efendi"nin bağlarında... Kaysı yolalım; "Hacıherif" in, kırık-sivri camlar dizilmiş avlu duvarlarında... İp atlayalım; "Yenicami" pınarının meydanında...
Serinlemek için para katıp, Gazoz içelim "Bünyamin in bakkalı"nda.

Beyaz örtü en erken Yozgat'ı sardığında. İstersen kızak kayalım,"Top Mahallesi"nin Kışla Tepesi" sokaklarında.
Ellerin morarsın, burnun kızarsın, pantolonun bacakları buzdan çakıldak bağlasın. Gözlerin sadece ayazın keskinliğiyle istemsiz ağlasın. Kirpiklerin topcuk, topcuk buzdan boncuk bağlasın.
Annem'in sandalye bacağından yaptığı kızağımız ile duvara tosladık ya..! Boş ver kırıla kalsın!
Biraz su arayalım; suya hasret Yozgat'ın" Rahmet ayları"nda...
"Mübarek Ahmet Efendi"nin bahçesindeki yaylı tulumbasında. Taşırken, küçük kovalara minik ellerin yapışsın kışın ayazında. "Top Mahallesi"nde patlayan top, "Büyük Cami"de okunan Ezan sonunda; Zemzem niyetine orucunu açsın babam, anam, komşular iftar sofrasında. Mahallenin camisinde Gülsuyu, fişekli lokum için yerleşelim saflara. Gülme krizine girelim Teravih namazında.

Yazın uzun günlerinde oruç tutup iftardan sonra; Ünal, Bilâl,Hatice, Nesrin, Nigar, Hacer Abla...Buluşalım dondurmacıda. Sonra bayramlık bakalım "Altın İğne" konfeksiyonda. Kuşlar için yem bırakalım "Büyük Cami" avlusuna. Dönüp sahura kadar saklambaç oynayalım sokaklarda. Davulun gümbürtüsü sustursun çığlıklarımızı. Sıcacık tereyağlı bazlamalar doyursun sahurda, açlığı unutmuş karnımızı.
Arife günü; yaşlıların, yoksulların, hastaların, ihtiyaçları tamamlansın.
Komşuların börekleri, çörekleri, tatlıları, yemekleri bayram sofralarında yarışsın. İkram edilen çerezler, şekerler ile ceplerimiz dolup taşsın. Sabah kapıda bekleyen faytona kurulup, "Şekerpınar" mahallesi"ndeki "dedem", at nallarıyla çınlayan sokaklardan, bizim geldiğimizi anlasın. Bayram harçlığı sarı beş kuruşlar, yan bakkaldaki üzümlü leblebiye, lokumlu bisküviye harcansın .Küsler, dargınlar bayram hatırına barışsın. Gurbet sılaya, sıla gurbete karışsın.

Kar kalkınca sarı çiğdemler hiç sönmeyen mum alevi gibi Yozgat'ın Alay kışlası"nda yansın. "Nohutlu Tepesi"nde mor kardelenler "Hıdrellez"e haber salsın. "Madımak"lar toplanmaktan kaçar gibi kışlanın içine yayılsın. "Cehirlik"deki laleler den mis kokular buram, buram Yozgat'ı sarsın... "Kırıklı Yaylası," yarışan atların nallarıyla, naralarıyla yankılansın. Al yeleli atlar yarış için şahlansın. "Çamlık," Hıdrellezde nişanlı kızları, taze gelinleri ağırlasın.

Bekir Ağabey,Top yapsın annemin culfalık (Çaput veya ip kilim dokunan tezgah) yumaklarından.
Yozgat'ı çınlatarak "dalya, yakan top, istop" oynayalım. Çığlık sesleriyle, yankılar yansısın dört bir yandan.
Ümmühan Yenge, dantel örsün duvar kenarında.
Leyla abla, (Engelli oğlu) Kadir'i doyursun ikindiyle akşam arasında.
Ayşe Abla, kavurga kavursun tandır başında. Yaşlı komşulara, bulama bulayıp dağıtsın "anam "Hürü" çorba tasında.
Kamil Ağbey; paçalı, ak güvercinler uçursun eski ahır damında.

Mahallenin imamı Mustafa Amca, uykuya yatsın dinleneyim diye. Yine bağırsın pencereden,"Sessiz kalasıcalar, alın şu çaput topu, gidin öteye". Gülsüm, babasından tırsar gelmez beriye. Seslenir "beştaş oynayalım" diye Fadime'ye. Yusuf kardeş, (Yozgat M.vekili Yusuf Başer) okul dönüşü kale atışına yetişir acelece. Oyun sonu kopmuş düğmeler elinde, elbiseler toz toprak içinde. Mahzunlaşır, bu halde giremez teyzesinin evine. Yine Anam yetişsin tozumuzu silkip, düğmeleri dikmeye.

Bahar geldiğinde evlerin içini, dışını toprak kokan badanalar yapalım. Halıyı, kilimi alıp, "Çamlık deresi"ne varalım. Yün yatakları yıkayıp çimenlere yayalım. Kilimler kuruya dursun, konu komşu çiğdemli pilav pişirip pikniğimizi yapalım. Kalan köze de, kış dan kalma bir kaç da palamut patlatalım. Akşama gelen, at arabasıyla yükümüzü tutalım. Hazır binmişken arabaya birazda sokaklarda tur atalım. Dönüşte, Ahmet ağanın "sırasöğüt deresi"nde yüzen kazlarını önümüze katalım.

"Bulduğun" Fadime, kanifiçe işlesin nakış, nakış humayına (Patiska beyaz bez). Sürekli "sara"sı tutar da bakamaz çocuğuna. Akşama kocası (hamal Bulduk) İsmail emmi yemek yapar, aldırmaz yorgunluğuna. Aman, bit düşmesin mahallenin çocuğuna. Kızı küçük Adile'yi, her hafta getirelim bizim evin odunluğuna. "Evcilik oynuyoruz", biri görüp sorduğunda. Elbise dikelim minder yüzlerini söküp saklıca. Ateş yakıp su ısıtalım, bizim bahçe ocağında. Çoğu zaman "anam"ın çamaşır günü sonunda. Bir ibrik suyla çimdirelim yazın sıcağı, kışın ayazında. Köpüklü kalır saçları, su kaçar kulağına. "Bez bebek gibi oynuyorsunuz bu kızla." deyip, Ablam Şükran, yetişsin Adile'nin feryadına...

Her hafta salı günü tan yeri ağardığında. "Combalar"ın Menduha Nine, yine beklesin, "Yancıoğulları"nın tepe küllük yolunda. Sipariş listesi yazılı hazır yanında. Filesi pazar bayrağı gibi kolunda. Ayşe Nine, Menduha Nine'nin ardında. Bu sokaktan geçmedi diye, öteki sokakta kükresin Coruğun Haçça (Hatice Nine). Yaşlıların pazar siparişlerini alsın, sabah işine giderken Babam Elbiseci Hacı Ağa. "Biraz peynir, biraz yağ, bir sitil yoğurtla; Şu torbaya doldur aman saçılmasın nohut da. Zahmet olacak Hacı Ağa; dökmeden getiri versin, tembihle hamala bunu da"

Leylekler, "cemre"yle dönsün konakların yüksek bacalarına. Lak lak sesleri karışsın ılık meltem rüzgarlarının sancılarına. Büyük cami avlusundaki güvercinler pelte pelte karışsın Yozgat'ın gri bulutlarına. Gökyüzü lacivert akşamların kızıllığına boyandığında. Kırlangıçlar dans edip savrulsun, kara bulut giymiş balerin ustalığında. Sabahın seher rüzgarında çil horozların sesi yankılansın "Gelin kayası" ufuklarında. Sahipsiz köpekler yine olmasın bu şehrin sokaklarında.

Buluşalım okul arkadaşlarıyla seksenli yılların başında.
Kardan gelinlik giymiş çamların, birbirlerine dal uzatıp çardak kurduğu," Lise caddesi" yolunda... Kartopu oynayalım, Selma, Sevgi, Gülüzar, Rahime, Şaziye... Kızlar bir arada. Atilla, Cengiz, Murat, Kürşat, ... Lisenin arka tarafında. Sonra, hep beraber kardan adam yapalım, bahçesinin giriş kapısına. Necati Şahin; beklesin ders zilini, elinde sopasıyla...

Ramazan Efendi'nin dikdiği pembe çardak gülleri sarksın "Yozgat Lisesi" duvarlarında. Memiş Efendi nin yetiştirdiği, bahçeyi cennete çeviren rengarenk gülleri koklayıp, hayal kuralım bahar aylarında...
Derse girmeyi unutalım, "Yozgat Lisesi" bahçesinde ki çardağın altında...
Ders bırakıp, ikmale kalalım; Alpay'ın "Eylülde Gel" şarkısına uyup, hocaların ve (Okul Müdürü)"Şükrü Tonus"un inadına.

Farkına vardım. Hatıralar çok uzamış. Aslında anlatılacak daha neler neler varmış.
Evvel zaman içinde, bir zamanlar bunlar yaşanmış. O zamanlar yaşananların mutluluk olduğunu insan yaşlanınca anlarmış.

Şimdi.!
Bir varmış, bir yokmuş. Küçük sandığın içindeki hazine ne çokmuş. Ömür dediğimiz zaman sular gibi akmış. Geriye, geride kalan çocukluğumuza yüklenen anılar kalmış. "Mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır", anılar anlatıldıkça yaşarmış. Ne yazık ki, ne anıları yansıtan mekan, ne anıların içindeki, anıları anlatacak insan kalmış. Mekanlara ruh veren anılar da mekanların ölümüyle kaybolmuş. Gurbete sığdıramadığımız, yanımızda taşıyamadığımız bu masum tablo, modern yaşamın ihanetine uğramış.

Gökten üç elma düşmüş. Birini yazan almış, birini okuyan, diğeri "Yozgat Gazetesine" kalmış...:)

31.10.2017

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
EFENDİMİZE MEKTUP
Sayın Kadriye Şahin,
Aramıza hoş geldiniz. Belki bu "hoş geldiniz" biraz geç oldu ama, özel durumum nedeniyle uzun zamandır gazeteye bakamamıştım. Şimdi fırsat bulabildim.
Başarınızın sürekli olması dileğiyle.
Muhsin Köktürk -- 20.11.2017 18:14
EFENDİMİZE MEKTUP
Yorumunuzcan arkafasim harika bir yazi olmus o canlar canina olan ozlemmimiz muhtacligimiz kaleminde hayat bulmus allah razi olsun senden rabbim gozumuzun nuru dertli gonullerimizin ilaci olan O resulun sefaatine nail eylesin refika caglayan
Adınız ve Soyadınız -- 18.11.2017 13:27
YOZGAT'ın KAVURGA KOKULU ÇOCUKLARI
cocuklugumuzu okul yillarimizi o donemin yozgatini o kadar guzel anlatmissin ki arkadasim o yillara goturdun beni daha bugun komsulara dedim ki rahmetli anamin kavurgasi hic eksik olmazdi masanin ustunde biz neden yapmiyoruz diye dertlendim dertlendim de yinede yapmiyorum nedense marketten aldigimiz kuri yemisler dahami cazip geliyor ne ellerine saglik canim yeni yazilarini bekliyorum kalemine kuvvet
Refika çağlayan -- 14.11.2017 20:52
YOZGAT'ın KAVURGA KOKULU ÇOCUKLARI
Kuruyemişin atası olarak da bilinen Yozgat’a özgü ‘Çedeneli Kavurga’, Yozgatlı kadınlar tarafından tandır ve ocak üzerinde ekmek sacı içerisinde üretilmeye devam ediyor.
Geçmişte kırsal kesimlerde; buğday ile Hint kenevirinden elde edilen çedenenin tandırlarda kavrulmasıyla hazırlanan ‘Çedeneli Kavurga’ unutulmaya yüz tutmuş kuruyemişler arasında yer alsa da Yozgat Belediyesinin kültürel değerleri ortaya çıkarması çalışmaları doğrultusunda yeniden evlerdeki yerini alacak.
Yozgat Belediyesinin destekleri ile yıllık ortalama 100 ton ‘Çedeneli Kavurga’ üretimi yaptıklarını söyleyen Yozgat Belediye Başkanı Kazım Arslan, kavurganın kuruyemişlerin atası olduğunu belirterek, “Kavurga, Yozgat’ın önem verdiği yiyeceklerden bir tanesidir. Bir manada kavurgaya kuruyemişin atası demek de mümkün. İmkanların daha kısıtlı olduğu dönemlerde insanların biraz da eğlencelik olarak yediği bir kuruyemiş türüdür. Son birkaç yıldır bunun üretimini biraz daha artırdık. Daha önce evlerde yapılıyordu ama son zamanlarda unutulmaya yüz tutmuştu. İnsanlarımız bu lezzeti özlemişler. Bir manada da insanlarımız bu lezzetle birlikte geçmişe, maziye de dönüş yapıyor. Yaklaşık senede 100 ton civarı kavurga üretiyoruz ve bunu küçük paketler halinde satışa sunuyoruz. Büyükte ilgi görüyor” dedi.

BU YAZI; BU ÇALIŞMAYA DESTEK OLMUŞ. SAYIN KAZIM ARSLAN TEŞEKKÜR ETMELİ. Ayrıca Yazar, Sayın Kadriye Şahin Hanıma Teşekkürler. Çok farklı bir kalem.
yusuf -- 14.11.2017 17:43
YOZGAT'ın KAVURGA KOKULU ÇOCUKLARI
canim arkadasim silada kaybolan cocuklugum baslikli yazini cok begenerek okudum ama tadi damagimda kaldi devamini bekliyorum allah yolunu acik etsin
refika caglayan
Adınız ve Soyadınız -- 14.11.2017 11:22
YOZGAT'ın KAVURGA KOKULU ÇOCUKLARI
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi,

Tahminimde yanılmamışım. Nostalji sandığınızda yıllardır özenle sakladığınız buram buram Yozgat kokan anılarınızı bizimle paylaşmaya başladınız. Bizler için iç çektiren sıla özlemi ama sonraki nesiller için kaynak olacak yazılarınızı merakla bekleyeceğiz.

“Yozgat’ın Kavurga Kokulu Çocukları” başlıklı yazınızdan esinlenerek bende bir şikayetimi dile getirmek istiyorum. Evvelki yıllarda yaptığımız Çapanoğulları toplantılarımızda Amerika dahil muhtelif şehirlerimizden gelen 120 civarındaki misafirlerimizi ören yeri Hattuşa dahil gezdirirken Hayri İnal konağında da misafir etmiş onlara kavurga ikram etmiştik. Misafirlerimiz o kadar sevmişlerdi ki artanları ceplerine doldurmuşlardı. Son toplantımızda yine ikram ettik ama bu kavurga değil adeta diş kıran idi. Tuz ayarı iyi olmamıştı. Konağın altında dört hanım kavuruyor küçük Torbacıklara koyup misafirlere hediye ediliyordu. Hanımlara sitem ettim. “Siz ya kavurga yapmayı bilmiyorsunuz, ya da baştan savma yapıyorsunuz, böyle kavurma olmaz dedim. “Siz onları bırakın biz size yeniden yapalım” dediler. Yorumu size bıraktım. Selam ve saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 13.11.2017 11:24
YOZGAT IN "PARMAK ÇÖREĞİ" VE 1980 Lİ YILLARIN NÜFUS ÇALIŞANLARI
Kadriye hanım..şimdi her iki yazınızı zevkle okudum.ne güzel anlatmışsınız yozgatımızı..kalemine ve yüreğine sağlık..
Bahadır -- 10.11.2017 23:11
SILADA KAYBOLAN ÇOCUKLUĞUM
Kadriye ablam yüreğine saglik bu gurbet insanı böyle bülbül gibi sakitiyir tabi gurbette olmayanlar bilemez nede güzel anlatmissin mahallemizi ama şimdi nerdeeeeee o eski günler seninle bir yenicami ve Yozgatli olarak gurur duydum bu gurbet ellerde
meryem ekici sonme -- 10.11.2017 20:22
YOZGAT IN "PARMAK ÇÖREĞİ" VE 1980 Lİ YILLARIN NÜFUS ÇALIŞANLARI
80 li yıllar dan bu yana Nüfusçuların hayatında da (yazını okurken yemiş kadar olduğum ama tadını hiç bilmediğim) tıpkı parmak çörekte olduğu gibi hiç bir değişiklik olmadı sürünmeye devam ediyoruz.Değil parmak çörek simit bile yiyemiyoruz artık çünkü bunları yiyecek samimi dürüst güvenilir dostlar bulamıyoruz.Ne mutlu ki o yılları yaşamışız sevgiyle kalın.
Sıdıka YERDEKALMAZER Ermenek Nüfus Müdürü -- 08.11.2017 09:29
SILADA KAYBOLAN ÇOCUKLUĞUM
Gazetemizin saygıdeğer yazarı sayın ÇAPANOĞLU Beyfendi, asaletiniz'e yakışan davranışınızla köşeme lütfedip "Hoş geldiniz" diyerek karşılayıp, zahmet buyurup kıymetli ve zarif yorum bıraktığınız için teşekkür ve hürmetlerimi sunarken. Sizlerin arasına layık görmekle, beni onurlandıran Sayın "OSMAN HAKAN KİRACI" Beyfendiye ayrıca teşekkür ederim.

Köşemde paylaşılan "Yozgat'ta Kaybolan Çocukluğum" başlıklı ilk yazımı okuyarak yorum yazma zahmetinde bulunan; SİBEL Hanıma, yeğenim Dc Doktor MUSTAFA ŞAHİN'e, ATİLLA ERSOY kardeşime,REFİKA arkadaşıma, kuzenim ALİ GÖLCÜK'e, Memuriyet hayatımın unutulmaz ilk iş arkadaşı SIDIKA YERDEKALMAZER' e, HATİCE Hanım'a, mahalle arkadaşım AHMET KOCA'ya Söke'den yazan SELMA SARICA' ya, isimsiz yorum yazan kardeşlerime, özel mesajla tebrik mesajları yazan tüm (sayı kalabalık olduğu için isimleri tek tek yazamayacağım) dostlarıma teşekkür ediyor, selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Ayrıca SIDIKA Hanımın sorusuna aynı zamanda cevap vermek istiyorum.

Zaman; geçmişi,geride kalanları değerli kılıyor. Şimdiki zamanımızın, bu yaşların mutluluk olduğunu dönülmez göç de anlayacağız sanırım.Ancak, pişman mı olduk, asıl mutluluğumu bulduk? Malesef bunu kimselere anlatamayacağız.

Tüm okurlarıma sevgi ve hürmetler
Kadriye ŞAHİN -- 07.11.2017 18:12
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
1
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00