BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 19.12.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
192
Dün
:
4633
Toplam
:
15018705
YANKI Kadriye ŞAHİN
SILADA KAYBOLAN ÇOCUKLUĞUM
kadriyesahin64@gmail.com
Minik ellerin buz kesmediği, nefeslerin buğulanıp bulutlara yükselmediği, ağaçların yapraklarını dökmediği, kuşların göç etmediği bu yere isteksizce göçerken, bir çok şeyi gerilerde bırakmıştık.

Sılayı terk-i diyar edenlerin elbette gerilerde çok şeyleri kalmıştır. Bize, bizi eksik hissettiren boşluğun doldurulmaz yetimliğini hep içimizde taşırız. Sadece onu, ona ait yerden koparmamak için; garip, biçare, zamanın sığı sularına bıraktığımız, gurbetin garabetine sığdıramadığımız en önemli şey, çocukluğu muzdur.

Zaman içinde avunuyoruz evlatlarımızın çocukluğuyla. Belki, bu sebeple ihanet ediyoruz onun vefalı varlığına. Geçmişin en değerli hazine kutusuna gizlediğimiz mutluluklarımız, umutlarımız, sevgilerimiz, yaşadığımız, yaşattığımız değerlerimiz ve bu gün, yanımızda olmayan; sesine hasret kaldığımız, özlem duyduğumuz yakınlarımızın hatıralarını sakladığımız, zamana kalemsiz çizdiğimiz tuval, sılamızın mekanı değil midir? Yada, geçmişin tüm yansımalarını toplayıp kaydettiğimiz hiç büyümeyen, kirlenmeyen bir tutam ışık huzmesiyle çizdiğimiz kendi tablomuz... Zaman ise, bu tabloyu sakladığımız büyülü sandığımız...

Çocukluğumuzu saklayan bu büyülü sandığı, yaşadığımız zamana sığdıramadığımız için mi; yoksa, zamanın kirinden, pasından korumak için mi, bir türlü yanımızda taşıyamıyoruz? Sadece bizi çağırdığı an, zaman yolculuğunu hiçe sayıp özlem anahtarıyla kilidine dokunarak, o hiç büyümemiş, çürümemiş ruha bürünüp hasret gideriyoruz. Aslında, hasret gidermek değil maksat. Yaralarımızı tedavi ediyor. Tükenmiş umutları yeşertiyor. Gerilerden bir tutam mutluluk almak için zamana uzanarak; ruhumuz ile bütünleşen, özdeşleşen, ruhumuzdan izler taşıyan binalara, bizi karşıya taşıyan köprülere, ömrümüze benzettiğimiz yollara, kaygısız sokaklara sığınıyoruz...

Her insanın sığınacağı tek sığınağı, geride bıraktığı çocukluğu değil midir?
Öyle ise;
İçimizdeki çocuğu öldürmek kimin ne haddine? İnsan, içinde yaşayan çocuğu öldürmedikçe ölmez.
İyi de;
Onu yaşatmak, beslemek için ne yapıyoruz, neyi bekliyoruz? Yalan Dünya yetmedi, bir de "sanal" dünya'ya kaptırdık kendimizi. Biz, çocuklarımızın çocukluğunu biliyoruz da, çocuklarımız bizim çocukluğumuzu tanıyor mu? Aslında, kendimizi onlara tanıtamadığımız, gerilerden taşıdığımız kültürümüzü bilinçli aktaramadığımız için, zaman içinde çocuklarımız bizden, biz cocuklarımızdan kopuyoruz. Bu sebepten geçmişle gelecek arasında köprüler kurulamıyor. Oysa, bir kültürün uygarlığa dönüşe bilmesi için, geçmiş kültürün geliştirilmiş sürekliliği şarttır.
O zaman ne duruyoruz? Kapatalım telefonu, televizyonu, bilgisayarı. Sıyrılalım "sanal alem"den. Birazda, zaman üzerine resmettiğimiz ruhumuzun çizdiği tablo ile yüzleşip söyleşelim...

Tüm özlemlerimle, umutlarımla, gün ışıklarıyla "sıla" tuvaline çizilmiş kendi eserim, kendim... Seninle sana geldim.! Seni zamanıma taşımaya, çocukluğumuzu çocuklarımıza tanıştırmaya karar verdim. Demenin zamanı değil mi? Zamanıysa.! Geçmişimizin yetim kaldığı memleketimize uzanıp; onu, çocukluğumuzu aramalı ve demeli ki.!

Yine sar yaralarımı.Yine büyüt sende bıraktığım dev sancılı umutları. Yine alıp götür benliğimi. Seni, yetim bıraktığım sılanın sokaklarına. Ömür törpüsü ile kaybolan senin zamanlarına... Yine tut. Tut ellerimden kınalı parmaklarınla... Düştüğüm yerden kaldır. Çizilmiş kollarınla...

Eskiden ben büyüdükçe, sen küçülür idin zamanın kanatlarında. Şimdi ben küçülüyorum, sen büyüyorsun ve uzaklaşıyorsun ömür denilen ray-sız tren yollarında. Oysa ben, seni arıyor, seni özlüyorum güneşin battığı kuytularda... Masumiyetine sığınıyorum, sıla hasretiyle yanan yüreğimin sızılarında.
Bırakma beni, uzaklaşma!
Belki bulamam seni bir daha!
Battığım, batırdığım dipsiz, karanlık zaman yolculuklarında. Haydi gel.!
Beraber seni, sendeki beni arayalım. Aynası kırılmış lambalarda. Güneşi batmış sığlarda...
.
İstersen seksek oynayalım; Hastane caddesinin, zıpladıkça ritm tutan Arnavut kaldırımlarında. Yada, kuş burnu toplayalım, Kiremitçi Ahmet efendinin bağlarında... Kaysı yolalım; Hacıherifin, kırık-sivri camlar dizilmiş avlu duvarlarında... İp atlayalım; Yenicami pınarının meydanında...
Serinlemek için para katıp, Gazoz içelim. Bünyamin'in bakkalında.
.
Beyaz örtü en erken Yozgat'ı sardığında. İstersen kızak kayalım,Top Mahallesinin Kışla Tepesi sokaklarında...
Ellerin morarsın, burnun kızarsın, pantolonun bacakları buzdan çakıldak bağlasın. Gözlerin sadece ayazın keskinliğiyle istemsiz ağlasın. Kirpiklerin topcuk, topcuk buzdan boncuk bağlasın.
Annem'in sandalye bacağından yaptığı kızağımız ile duvara tosladık ya... Boş ver kırıla kalsın.!
.
Biraz su arayalım; suya hasret Yozgat'ın Rahmet aylarında...
Mübarek Ahmet Efendinin bahçesindeki yaylı tulumbada. Taşırken, küçük kovalara minik ellerin yapışsın kışın ayazında. Top Mahallesinde patlayan top, Büyük Camide okunan Ezan sonunda. Zemzem niyetine orucunu açsın babam, anam, komşular. İftar sofrasında. Mahallenin camisinde Gülsuyu, fişekli lokum için yerleşelim saflara. Gülme krizine girelim, teravih namazında.

Yazın uzun günlerinde oruç tutup iftardan sonra. Ünal, Bilâl, Hatice, Nesrin, Nigar, Hacer Abla...
Buluşalım dondurmacıda. Sonra, bayramlık bakalım "Altın İğne" konfeksiyonda. Kuşlar için yem bırakalım. Büyük Cami avlusuna. Dönüp sahura kadar, saklambaç oynayalım sokaklarda. Davulun gümbürtüsü sustursun çığlıklarımızı... Sıcacık tereyağlı bazlamalar doyursun sahurda, açlığı unutmuş karnımızı.

Arife günü, yaşlıların, yoksulların, hastaların, ihtiyaçları tamamlansın. Komşuların börekleri, çörekleri, tatlıları, yemekleri bayram sofralarında yarışsın. İkram edilen çerezler, şekerler ile ceplerimiz dolup taşsın. Sabah, kapıda bekleyen faytona kurulup, Şekerpınar mahallesinde ki dedem, at nallarıyla çınlayan sokaklardan, bizim geldiğimizi anlasın. Bayram harçlığı sarı beş kuruşlar, yan bakkaldaki üzümlü leblebiye, lokumlu bisküviye harcansın... Küsler, dargınlar bayram hatırına barışsın. Gurbet sılaya, sıla gurbete karışsın.

Kar kalkınca, sarı çiğdemler hiç sönmeyen mum alevi gibi Yozgat'ın Alay kışlasında yansın. Nohutlu Tepesinde, mor kardelenler hıdrelleze haber salsın. Madımaklar, toplanmaktan kaçar gibi, kışlanın içine yayılsın. Cehirlikde ki lalelerden mis kokular, buram buram Yozgat'ı sarsın... Kırıklı Yaylası, yarışan atların nallarıyla, naralarıyla yankılansın. Al yeleli atlar yarış için şahlansın. Çamlık, hıdrellezde nişanlı kızları, taze gelinleri ağırlasın...

Bekir Ağabey,Top yapsın annemin çulhalık yumaklarından.(Çaput veya ip kilim dokunan tezgah)
Yozgat'ı çınlatarak dalya, yakan top, istop oynayalım. Çığlık sesleriyle, yankılar yansısın dört bir yandan.
Ümmühan Yenge, dantel örsün duvar kenarında.
Leyla abla, (Engelli oğlu) Kadir'i doyursun ikindiyle akşam arasında.
Ayşe Abla, kavurga kavursun. Tandır başında. Yaşlı komşulara, bulama bulayıp dağıtsın anam Hürü, çorba tasında.
Kamil Ağbey; paçalı, ak güvercinler uçursun eski ahır damında.

Mahallenin imamı Mustafa Amca, uykuya yatsın dinleneyim diye. Yine bağırsın pencereden,"Sessiz kalasıcalar, alın şu çaput topu, gidin öteye.!" Gülsüm, babasından tırsar, gelmez beriye. Seslenir, "beştaş oynayalım." Diye, Fadime'ye. Yusuf kardeş, (Yozgat M.vekili Yusuf Başer) okul dönüşü, kale atışına yetişir acelece. Oyun sonu kopmuş düğmeler elinde. Elbiseler toz toprak içinde. Mahzunlaşır, bu halde giremez teyzesinin evine. Yine, Anam yetişsin tozumuzu silkeleyip, düğmeleri dikmeye.
.
Bahar geldiğinde evlerin içini, dışını toprak kokan badanalar yapalım. Halıyı, kilimi alıp, Çamlık deresine varalım. Yün yatakları yıkayıp çimenlere yayalım. Kilimler kuruya dursun, konu komşu çiğdemli pilav pişirip, pikniğimizi yapalım. Kalan köze de; kıştan kalma, bir kaç da palamut patlatalım. Akşama gelen, at arabasıyla yükümüzü tutalım. Hazır binmişken arabaya. Biraz da, sokaklarda tur atalım. Dönüşte, Ahmet Ağa'nın Sırasöğüt deresinde yüzen kazlarını önümüze katalım.

Bulduğun Fadime, kanifiçe işlesin nakış, nakış humayına.(Patiska beyaz bez). Sürekli sarası tutar da, bakamaz çocuğuna. Akşama kocası (hamal Bulduk) İsmail emmi yemek yapar, aldırmaz yorgunluğuna. Aman, bit düşmesin mahallenin çocuğuna.! Kızı küçük Adile'yi, her hafta getirelim bizim evin odunluğuna. Evcilik oynuyoruz, biri görüp sorduğunda. Elbise dikelim minder yüzlerini söküp anında. Ateş yakıp su ısıtalım, bizim bahçe ocağında. Çoğu zaman Anamın çamaşır günü sonunda. Bir ibrik suyla çimdirelim. Yazın sıcağı, kışın ayazında... Köpüklü kalır saçları, su kaçar kulağına. "Bez bebek gibi oynuyorsunuz bu kızla." Deyip, Ablam Şükran, yetişsin Adile'nin feryadına...

Her hafta salı günü tan yeri ağardığında. Combalar'ın Memduha Nine, yine beklesin, Yancıoğulları'nın tepe küllük yolunda. Sipariş listesi yazılı hazır yanında. Filesi pazar bayrağı gibi kolunda. Ayşe Nine, Memduha Ninenin ardında. Bu sokaktan geçmedi diye, öteki sokakta kükresin Coruğun Haçça (Hatice Nine). Yaşlıların pazar siparişlerini alsın, sabah işine giderken, babam Elbiseci Hacı Ağa. "Biraz peynir, biraz yağ, bir sitil yoğurtla; Şu torbaya doldur aman saçılmasın nohut da. Zahmet olacak Hacı Ağa; dökmeden getiri versin, tembihle hamala bunu da"

Leylekler, cemreyle dönsün konakların yüksek bacalarına. Lak lak sesleri karışsın ılık meltem rüzgarlarının sancılarına. Büyükcami avlusundaki güvercinler pelte pelte karışsın Yozgat'ın gri bulutlarına. Gökyüzü, lacivert akşamların kızıllığına boyandığında. Kırlangıçlar dans edip savrulsun, kara bulut giymiş balerin kıvraklığında. Sabahın seher rüzgarında. Çil horozların sesi yankılansın, Gelin kayası ufuklarında. Sahipsiz köpekler yine olmasın bu şehrin sokaklarında.

Buluşalım, okul arkadaşlarıyla seksenli yılların başında.
Kardan gelinlik giymiş çamların, birbirlerine dal uzatıp çardak kurduğu, Lise caddesi yolunda... Kartopu oynayalım, Selma, Sevgi, Serpil, Gülizar, Rahime, Şaziye... Kızlar, bir arada. Atilla, Cengiz, Murat, Mikail, Mustafa, Kürşat, ... Lisenin arka tarafında... Sonra, hep beraber kardan adam yapalım, bahçesinin giriş kapısına. Necati Şahin; beklesin ders zilini, elinde sopasıyla...

Ramazan Efendi'nin diktiği pembe çardak gülleri sarksın, Yozgat Lisesi duvarlarında. Memiş Efendi'nin yetiştirdiği, bahçeyi cennete çeviren rengarenk gülleri koklayıp, hayal kuralım bahar aylarında...
Derse girmeyi unutalım. Yozgat Lisesi bahçesinde ki çardağın altında...
Ders bırakıp, ikmale kalalım; Alpay'ın "Eylülde Gel" şarkısına uyup, hocaların ve (Okul Müdürü) Şükrü Tonus'un inadına.

Farkına vardım. Hatıralar çok uzamış. Aslında anlatılacak daha neler, neler varmış.
Evvel zaman içinde, bir zamanlar bunlar yaşanmış. O zamanlar yaşananların mutluluk olduğunu insan yaşlanınca anlarmış.

Şimdi;
Bir varmış, bir yokmuş. Küçük sandığın içindeki hazine ne çokmuş. Ömür dediğimiz zaman sular gibi akmış. Geriye, geride kalan, çocukluğumuza yüklenen anılar kalmış. "Mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır". Anılar anlatıldıkça yaşarmış. Ne yazık ki, ne anıları yansıtan mekan, ne anıların içindeki, anıları anlatacak insan kalmış. Mekanlara ruh veren anılar da, mekanların ölümüyle kaybolmuş. Gurbete sığdıramadığımız, yanımızda taşıyamadığımız bu masum tablo, modern yaşamın ihanetine uğramış.

Gökten üç elma düşmüş. Birini yazan almış, birini okuyan. Diğeri, "Yozgat Gazetesine" kalmış...:)

31.10.2017

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
HER ŞEY TOPRAĞIN BAĞRINDA
Topraktan geldiğinin tevazu'u ve ona karışacağının tevekkülü içinde olmalı insan... Toprağı sevip, toprakla hemhal olmalı ki; toprak da bağrına bastığıyla bir âşinalık taşısın belleğinde!
Muhteşem bir konu seçimi ve gıpta edilecek betimlemelerle toprağın ruhundan esinlenen bir ruhun, harika yansıtmalarını gördüm.
Hoşgörünüze sunarak Aşağıdaki dörtlüğü ilave etmek geldi içimden!
......
Geçicidir, tabutta ölüm ile koklaşmak,
Ölümün gerçek tadı; toprakla kucaklaşmak!
Asl'olan insan olmak, insan gibi gitmeli
Ki o zaman helal olur, Rabb'inle selamlaşmak!
Y.A.ER -1977
Yasin Ali ER -- 15.12.2018 23:37
HER ŞEY TOPRAĞIN BAĞRINDA
Bu yazıya yorum yapılmaz. Herkes okusun diye paylaşılır. Ben de öyle yaptım. Kadriye Hanımefendiyle dostluğumuzdan cesaret alarak kandisine sormadan Face Book da paylaştım. Elinize yüreğiniz sağlık Kadriye Hanım'cığım. Göerebildiğimiz kadarı ile milyar X milyar X milyar X milyar...... yıldızın bulunduğu evrende tek özel mavi nokta dünyamızı sizinde anlattığınız gibi tüketene kadar kullanacağız. Durum bunu gösteriyor. İnsanoğlu kıyamete filan kalmayacak kendi sonunu kendi hazırlıyor. Sağlıklar diliyoruz.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 15.12.2018 20:39
HER ŞEY TOPRAĞIN BAĞRINDA
Kalemine yüreğine sağlık arkadaşım toprak anayı o kadar güzel kaleme almışsınki tüylerim diken diken oldu Anadolu’umun, vatanım’ın toprağı mis gibi kokusu burnuma geldi. Rahmetli Aşık Veysel bir türküsünde çok güzel demiş ‘Benim sadık yarım kara toprak’tır’ eninde sonunda gideceğimiz yer kara toprak. Değerli ızanımızı saygıyla rahmetle anıyorum. Senindenkalemin susmasın sen yaz bizde okuyup yorum yazalım sevgiler, selamlar.
Adınız ve Soyadınız -- 14.12.2018 19:34
BİR AVUÇ KAR TOPU
Yorumunuz Çok TŞKLER.Çok güzel anlatmışsın.Saygılar slmç
Abdurrahman Güçlü -- 12.11.2018 13:41
KURBAN EDİLEN BAYRAMLAR
Keşke tüm özledikleriniz, sizin ve tüm sizin gibi sıla hasreti çekenlerin gelmesiyle birlikte yeniden yeşerip, yeniden yaşanabilse!
O zaman burada da bayram olur mu ki acep?
Tanımadıklarınızla beraber sadece ibadeti yaşamak da aslında çok şey!
Ama ya tanıdıklarınıza rağmen bırakın bayram etmeyi; ibadeti bile yaşayamamanın iç ezikliğine ne dersiniz?
Ne şehir; bir vesile ile koyup gittiğiniz şehir, ne bayramlar; gidenlerin ağzında kalan bayram tadına bir ilave yaptı.
Yazınız???
Okurken her cümlesinde birkaç kez yutkunduruyor!
...ve keşke dedirtecek içtenliği taşımakta!
Bayramınız kutlu olsun!
Yasin Ali ER -- 20.08.2018 23:37
GÖZYAŞLARI
Yusuf'u Züleyha'ya döndüren, İbrahim'in ateşini güle çeviren, Hacer'in ayağı altına zemzem olup serilen, Meryem'in gözünden kundaktaki bebeğin yüzüne düşüp, İsa'yı dile getiren. Eyyup peygamberi dertlerinden dermana erdiren, Muhammed Mustafa (s.a.v)mi, en yüksek makama yükselten, kutsal kitapların ayetlerini süsleyen; inci, mercan taneleri ve hepimizde mevcut olan en değerli hazine... Ne güzel bir süstür, inci inci yaşlardan, kar tanesi kadar aklanmış paklanmış bir ruha, Allah için ağlayıp damla damla şebnemler ile süslenip huzurunda durmak.

Kadriye Hanımefendi; Ne güzel anlatmışsınız gözyaşlarının değerini. İnsan kendinde olan hazineyi keşfetmiş ise kendini keşfetmiş demektir. Hayatta, yaşamanın tek gayesi de insanın kendi kendine erişmesi, kendini keşfetmesidir. Her insan ruhunu temizlemenin yollarını bilse dünyada kötüler, kötülükler kalmazdı.Kaleminiz var olsun.
Züleyha Saydam -- 19.07.2018 21:24
LEYLALARIN SESİ
Duygularımıza tercüman olmuşsun Ablam.
Çok güzel anlatmışsın.
Keşke ölümü çocukların ulaşamayacağı bir yere koyabilsek. Öşümün reçetesi olsada...😡😠
Ali GÖLCÜK -- 04.07.2018 00:45
YOZGAT BASIN MÜZESİ PROJESİ
Sayın Çapanoğlu Beyefendi; sayfama teşrif ederek, zahmet edip yazmış olduğunuz değerli yorumunuz için teşekkür ederim.

Denizli’de araştırma yapmak için kamp kuran bir grup üniversite öğrencisi, kamp yakınına tüneyen bir Denizli Horozunun sabahın erken saatlerinde yüksek sesle ötmesinden bir hayli rahatsız olmuşlar.

Sabahın köründe ortaya çıkan horoz, önce dikleniyor, sonra dakikalarca ötüyormuş… Tabi ki bu sebepten dolayı ekipte ne uyku ne de huzur kalmamış. Sonunda gençlerin sabırları tükenmiş…

Horozu susturmak için başlamışlar kovalamaya. Horoz önde.. Gençler horozun peşinde…

Derken mahalle arasına dalmışlar… Bu kovalamacayı gören, fakat bir anlam veremeyen yaşlı dede, seslenmiş:

– “Hey, evlatlar!.. Bu zavallı horozu niye böyle ürkütüyorsunuz?” demiş.

Gençler:

– “Dede, bu horoz sabahın köründe ötmeye başlıyor, tüm kampı ayağa kaldırıyor. O yüzden bunun başını keseceğiz!” demişler.

Dede:

– Yazıktır evladım yapmayın!.. Bırakın, ben onun sesini keserim, bir daha da sizi rahatsız etmez.” demiş.

Gençler bunun uzerine kovalamayi bırakmışlar.

Ertesi gün sabah, hafif ‘gak – guk’ sesleri dışında horozdan kayda değer hiç bir ses çıkmadığını görünce de, şaşırıp dedeye sormuşlar:

– “Yahu dede, ne yaptın da bu horozun sesini kestin?..” İhtiyar gülmüş ve:

-“Ayağının altına yağ sürdüm. Horoz kabararak ötmeye yeltendiğinde, ayaklarının altı yağlandığından gerisinden güç alamıyor ki kuvvet alıp ötebilsin… Bu yüzden böyle gak guk etmeye başladı.” demiş.

Yaslanacağın arkan sağlamsa, istediğin kadar kabarır, diklenir, sözünü dinletirsin. Arkan bir kaymaya başlamayı görsün, ancak o zaman ‘gak-guk’ etmeye başlarsın…Demiş.

Ülkenin durumuna gelince;
Efendimiz S.A.V şöyle söylemiştir. "Siz nasılsanız o şekilde yönetilirsiniz". Bizim insanımız halinden memnun ki her seferinde kazanan kazanıyor. Kazananın arkasına çok fazla dayanıldığı zaman diklenme elbette olacak. Keşke bunun bilincinde olup; birlik beraberlik, anlayış içinde... Ayrımcılık, kayırımcılık yapmadan, bölüp parçalamadan... Vatan, millet, bayrak adına her kesim desteklenmiş güçlendirilmiş olsa. (solcusu , sağcısı) Zamanında baş örtüsüne bu kadar karşı çıkılmasaydı, başını örtenin hakları gözetlense idi, el kadar bez parçası bu kadar pirim yapmazdı. Yanlışlar, yanlışları doğurdu. Şimdi insanlar, inancını, geleneğini, göreneğini yaşayacak yaşatacak olsa, şu partili, bu partili yaftasıyla yaftalanıyor. sanki, inancın-imanın sahibi partiler...

Diğer taraftan; diğer tarafın destekçileri, (sol kesim) insanların inancıyla alay edip, din önderlerini kötüleyip küçümsedikleri sürece, bu ülkede kaybeden, diğer tarafı güçlendiren olacaklar. Hem kaybediyorlar, hem kaybettiriyorlar. Kendi kendilerine ve topluma zarar verdiklerini fark edemiyorlar.

Gelelim Yozgat meselesine. Yozgat meselesi uzun mesele. Yozgat'ın asıl kurucuları öyle yada böyle, yanlış anlaşıldı veya anlatıldığı için kurtuluş mücadelesi döneminde büyük bir şanssızlık yaşadı, yaralandı. Toparlanamadı dağıldı. Çapanoğulları'ndan sonra, Yozgat'ta kalıp yerleşenler, beleş toprak, arsa sahibi olanlar, şehir boş kalmasın diye, şehre beleşçileri çekenler ve beleşçiler... Köylüsünü benimsemedi. Hep tepeden bakıp sömürdüler. Ne Yozgat'ı sahiplendiler, ne de sahiplenilsin istediler. Atatürk, Yozgat'a ceza verdi deyip, bir duvar ördürtmediler. Köyden şehre göç edeni canından bezdirdiler. O şehirdeki psikolojik baskı nedeniyle, göç kervanı yola koyuldu. Önce, köylüler ile oturmam diyen şehirliler göçtü. Sonra, tek başına kalkınamayan garip köylüler... Şimdi, kimse bu kervanı döndüremiyor. Bir birine sahip çıkmayan toplumlarda yöneticiler "ben bilirim" havasında da olurlar, ego şişirme çabasına da kapılırlar. Bu tür sosyal olgular içinde, ne şehirler gelişir, ne de memleket kalkınır. Bu gün, bir şeylerden şikayet ediyor isek, bunun asıl müsebbibi bizleriz, sizlersiniz. Yani aydın kesim ve cahil kesim.. Uç noktalardaki kutuplaşmalar ve itici fikir ayrılıkları, orta alanı kimin doldurduğunu fark ettirmiyor. Ülkeyi yönetenler baş örtüsüyle uğraşırken bir birini yedi. Ülkenin paralarını da Amerika yedi. O paralar tekrar bize silah olarak PKK nın, PYD nin, İşit in elinde döndü. Nitekim, 15 Temmuz olayları... İnsanlar inancımı yaşayım diye, sahtekarların kucağına düşüyor, dış mihrakların oyununa geliyor. Allah, bu ülkeye zeval vermesin. Düşmanların eline fırsat düşürmesin. Siyasiler gelip geçici. Baki olan; devlet, Millet, bayrak. Bu olguların önemini kavrayıp; bir birimize daha saygılı olup, daha anlayışlı, daha kapsamlı, düşünmeliyiz. Önemli olan, yukarıda anlattığım hikaye gibi bilinçli, bilgili; horozun özelliğini tanıyıp, başını kesmeden huzura, refaha kavuşturacak, herkese yaşam alanı tanıyacak yöneticiyi yetiştirmek, yada böylesini fark ederek seçe bilmek.

İnce giyerim ince diyerek bu milletin gözüne kimse giremez. Kaşım gözüm Atatürk'e benziyor diye, kimse Atatürk ile boy ölçüşemez. Neresi benziyor? Onuda bilmiyorum.! O, bir lider. O, bir milli lider. O, bir dünya lideri. Yedi düvele dur diyen LİDER.

Saygılar, hürmetler. Eşiniz hanımefendiye selamlar. Hayırlı, huzurlu bayramlar.
Adınız ve Soyadınız -- 17.06.2018 01:13
YOZGAT BASIN MÜZESİ PROJESİ
Değerli Kadriye Hanımefendi, sadece Yozgat’ta değil tüm ülkemizde her konudaki yozlaşmayı ve bunun neticesi görgüsüzce bencilleşmeyi pek güzel tarif etmişsiniz. Bu bencilleşme daha ileri safhalarda kibirlenmeyle etrafına zarar vermeye başlıyor. Bunun çok örneklerini yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Umarım, bu şehri yönetenler yazınızda yaptığınız uyarılara duyarsız kalmazlar. Tarihte bir ailenin kurduğu bu güzel şehrin geçmişine sahip çıkarlar. Saygı ve selamlar.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 13.06.2018 23:29
BİR ZAMANLAR, O ŞEHİRDEKİ RAMAZANLAR
Yorumunuzah Kadriye ablam ah ne guzeldi o gunlet bakkal memetin orda rahmetli hanife ablalarin tandirda ne gunlerdi simdi nerde yuregine saglik cok kkk guzel anlatmissin
Adınız ve Soyadınız -- 30.05.2018 23:26
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
1
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00