BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
249
Dün
:
4601
Toplam
:
13183259
VİZYON Av. Celal KAPUSUZOĞLU
Baharla Gelen
mckapusuzoglu@hotmail.com
Pencereyi açtı, içeriye, toprak, yağmur ve bahar kokan taze bir hava girdi. Tenim tuhaf ürpertisine gülümseyerek, alnını pencere demirlerine dayadı. Karşı tepedeki çamlığa ağdığı zannedilen gökkuşağı dikkatini çekti. Renkler ve ışık-lar… Hayatın iki eşsiz ve temiz güzelliği, dünyada, yaratılmış iki büyük nimet. Gökkuşağı kayboluncaya, sıcak yerleri kuru-tuncaya kadar dışarıyı seyretti, dinledi, kokladı.
İdamlık Ali’nin diktiği kayısı ağacı çiçeklerle donan-mıştı. Avluya bakan gözleri önce kayısı ağacını gördü. Çiçekle-rin üstündeki damlaların göz kırpan ışıltısıyla eğleşti. İçinden geçenlere çevredeki eşyanın, seslerin ve renklerin tezadı en çok kalbi ve parmak uçlarını etkiliyordu. Hareketlilik. Tedir-ginliğin verdiği hareketlilik. Tesbihinin imamesini binlerce defa başa aldı. Duraklarda binlerce defa durdu.
Güneş yükseldikçe ışımada da arttı. Yağmurla yıkanan tabiatta, o büyülü tazelik gitti, yerini alelâde bir bahar günü-nün güzelliği aldı. Güzelliklerin gözlerinden çekilip gitmesine kızdı. Onlardı O’nu bu çevreden alıp giden. Bir yerlere, uzakta çok uzakta bir yerlere… Mahkûmlar gruplar halinde volta atı-yorlardı. Çok az bir kısmı duvar diplerindeydi.

İkinci yılındaydı. Birbirine benzer yüzlerce günün ta-mamlandığı iki yıl “Geçmiş olsunlarla, Allah kurtarsınlarla” başlayan günler, günler… Üst kattan seyrettiği manzaranın güzelliklerini gözlerine her santimiyle resmettiğini sanarak yatağına döndü. Bahar manzarası, içinde bulunduğu yerin, inkâr edilemez gerçeklerini silmişti.
İçindeki ümitler, güzellikler, yitirdiği yaşama sevinci yeniden yeşermişti. Bir anlıkta olsa bu zevki yaşamak ve ya-şatmak istiyordu. Bahar, güzelliklerin yeniden doğuşu…

İki yıl boyunca tesbihi, kalp atışları ve dakikalar yarış etmişti. Sabah tik-taklarına ne ihtiyaç var, tesbihi parmakları, kalp atışlarını göğsü, zamanı ruhu emmişti. Birinin geride kalması veya yarışı terk etmesi… En öldürücü bir zehri damla damla içmek, kendinden parça parça bir şeylerin alacağını bile bile…
Koğuşta yalnızdı, volta atmaya başladı. İlk dönüşte pencereden odaya vurmuş ışık, O’na başka baharları hatırlattı. Köyünü, çocukluk ve gençliğinin baharını, kuzularını her ba-har yaylıma alıştırdığı kıraçları. Ekin tarlaları, tavuk saklana-cak kadar büyük sarı çiçekli hardallarla süslenmiştir. Çevreden merkeze doğru köyünü hayat etti. Taze kokular, çocukken çelik oynadığı çayır. Onlarca çeşit oyunun oynandığı, dar ve kısa sokaklar. Gide gide, evini ocağını buldu canlandırdığı hayalinde. Kalp ağılarına sebep olan sevdiklerini, bütün gece-ler öldüren kâbuslarla uyandığı olayları…

O kış, dama düştüğü o kış pek ılık geçmişti. Yakacak ve yiyecek boldu. Her gün ava gidiyordu. O akşam üstü atının terkisindeki heybe, çeşit çeşit av kuşlarıyla doluydu. Saksağanı zevk için nişan tahtası yaptığı, o lânetli gün olmasaydı, ya da o günü hiç yaşamasaydı, işler ne de iyi gidiyordu. Son defa tüfeği nerde ne zaman doldurduğunu bir bilseydi.

Karısını severdi aslında. Karısıydı, üç çocuğunun anası. Atla, avlu kapısından girerken, O da evden çıkıyordu gülerek. Atı alıp ahıra çekecekti. Attan inmek için tüfeği uzatmıştı. Her şey o zaman oldu. Çifte iki namlusundan ateş ve ölüm kustu. Her zamanki gibi uzatmıştı halbuki. Hani tüfek boştu da. Sonra, üç gün önceki aile kavgasını duyan komşuların masumâne şahitlikleri. Her evde olan küçük kavgalardan biri ve hiç akılda olmayan kasıt.

Akşam haberlerinde başbakan yaptığı basın toplantı-sında açıklamıştı. “Kader kurbanlarına af düşünüyoruz. Şim-dilik zaman tesbiti yapmadık.” Koğuşta bir çığlık koptu. Kalkıp gerdan kırıp oynayanlar, kucaklaşanlar. Ranza ve duvarları yumruklayanlar, Başbakana dua ve hep ona oy vereceklerine yemin edenler. Öyle ya, hürriyete ve sevdiklerine giden yola, cılız da olsa bir ümit ışığı düşmüştü. Hem, koskoca başbakan yalan söyleyecek değildi ya? Ateş olmayan yerden duman çıkarmıydı? O bambaşka dünyaya sihirli bir el değmişti sanki. Aralarında yalnız birisi duymazlıktan geldi; kendi sevinçlerine ortak olmadı diye sert sert bakanlar bile oldu. O, pencere kenarında yatıp, yaz-kış, karanlığa ışığa ve boş duvarlara, bir şeyler arar gibi büyük gözlerle bakan mahkum, karısını taammüden öldürmekten hükümlü yirmi dört yıllık adam. Az konuşup çok susan, çok düşünen, az yemek yiyip, çok sigara içen.

Yatağına uzanırken çay içme hazırlıklarını, çakmakla-rın artan seslerini duymadı bile, iki yıl boyunca her sabah ve her akşam yaptığını yaptı. Kendi yazıp, kendi oynadığı oyunu düşündü yeni baştan. Bu oyunun ilk sözüyle başladı. “O sak-sağanı vurmamalıydım!” Son defa gittiği av dönüşü şaka olsun diye ateş ettiği o saksağan ilk atıştan sonra her defasında bir-kaç adım ileri konmuştu. Köye gelinceye kadar fişekliğin yarı-sını boşalttı. İyi atıcıydı halbuki. En sonunda nişancılığını yalanlayan bu murdar kuşa canı sıkılmıştı. Tetiğe dokunurken “acep cin midir peri midir?” diye düşünmüştü.

Büyüklerin sözleri vardı. Üç atışta vurulamayan avdan uzak durulmalıydı. Ne yazık ki yedinci atışta vurmuştu saksa-ğanı. O yüzden hep pişmanlık duyuyordu. Başına gelen onca belâya o saksağanın sebep olduğunu sanıyordu. Böyle yap-makla, kendisini hep suçlayan vicdanını susturmak istiyordu belki de. Hapishane duvarlarına arasıra konup öten saksağan-ların sesini duydukça, başına ağrılar giriyor, sıtma nöbetleri tutuyordu.

Pencere kenarındaki çiçeklere hiç zamanı değilken su döktü. Reyhanlar köklenirken, karanfil tomurcuklarının aç-mamasına kızdı. Dışarıda güzel bir bahar günü daha vardı. Avluya inmek istedi. Yolda içindeki mahkeme yeniden kurul-du. Her gün defalarca yaşadığı, sonunda her şahsıyla, her se-siyle içine yerleşen mahkeme. Hakimi bir türlü unutamıyordu. “Taammüden…” Ya üç çocuğu. Babalık adlı o ölümsüz, o tadına doyulmaz duygu yüreğini sıktı bıraktı, sendeletti.

Merdivenleri inerken hakime yeniden yalvardı. “Ya idam, ya berat. Etme hakim bey çocuklarıma acı. Zaten vicdan azabıyla yaşayacağım. Onların ne suçu var!...”
Duvarın kenarında kayısı ağacına kadar yürüdü, altına çömeldi. Yanından geçtiği herkes af konusunu tartışıyordu. İşin erbabı olanlar zaman tahmininde bulunuyorlardı. Otuz, hadi-hadi kır gün sonra hürriyete kavuşacaklardı. Kendisini bu kadar yakından ilgilendiren, bu kadar yakın ve hayati me-seleye kayıtsız kalması ne kötüydü.

İçindeki fırtına coştu, kudurdu. İki yıl boyunca gözle-rini ve beynini işgal eden o ânı yeniden yaşayacağını hissettiği için bu sefer korktu. İlgilenecek bir şeyler bulmak için avluyu, mahkumları seyretmeye çalıştı. İki yıl boyunca bakıpta gör-mediği şeyleri görüp ilgilenmek için dikkat kesildi.
Mahkumlar kısa olta atışlarla, yaklaşan hürriyet gün-lerinin hayaliyle koşar adım gidip geliyorlar. Dalgalar gibi esaretin kayalarını dövüyorlardı, sanki her dönüşte, “Acaba, ya olmazsa” gibi ihtimalleri akıllarına getirmeden konuşuyor-lar, konuşuyorlardı…

Avluya ve mahkumlarla ilgilenme gayreti boşa gitti. Kopacak fırtınanın sesleri kuvvetlenmeye başladı. Önce ço-cukları, ta köyden gelip karşısına dikildiler. El-ele tutuşmuş-lardı. Ağlaşıyorlardı. Bir yandan da affa sevinmediği, kendile-rine kavuşmayı istemediği için sitem ediyorlardı. Elleri uzattı, onları tutmak, kucaklayıp öpmek, sevmek, koklamak, benliği-nin en ücra köşesine kadar kokularını hissetmek için. O uzan-dıkça onlar uzaklaştı. Birden aralarına binlerce saksağan kon-du. Hep bir ağızdan “gak gak” diye ötüyorlardı. Bir kısmı he-men önüne kadar sekerek geldi. Ellerini uzatıp tutacak, tutup tek tek sıkıp öldürecek kadar yakına. Çiftesini arandı etrafın-da. Şu anda elinde olsaydı, sonra binlerce, binlerce fişek. Savcı da avlu duvarına çıkmıştı. Sırtında siyah cübbesi O’nu gösteri-yor bir şeyler söylüyor, her cümlesinin başında “katil” diyor-du. O gösterdikçe ve her “katil” deyişinde saksağanlar üstüne üstüne geliyordu. Tepesinde uçmaya omuzlarına kadar konup başını gagalamaya başladılar. Binanın dibinde hakim oturu-yordu. Saksağanları kovalaması için yalvardı, ağlamaya başla-dı. “Etme hakim bey…” Mahkumlar “Af! Af!” Diye tempo tutu-yorlardı.
Ayağa kalkıp, saksağanları üstünden kovmak için elle-rini sallayarak hasiphaneye. Balkona çıktığında saksağanlar-dan kurtulmuştu. “Af! Af!” diye bağıran mahkûmlara doğru döndü. Balkonun dibinde birikmiş kendisine bakıyorlardı. Gözleri büyüdü, ağlayarak, ellerini öne uzatıp, avluyu çınlatan gür bir sesle bağırdı. “Bana bakın ağalar, ben başbakanınız olarak size af vermiyorum. Haydi girin içeri!...”

26.03.2013






Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
Bu bayramda
hocam bende yaziyorum arada sizin gibi ama okuyanlar sagolsunlar kulaklarinizi cinlatiyorlar. Bende sizin yazinizi okuyunca belki de coktan bu dünyadan ayrilmis sizin hocanizi düsündüm ama o kadar insafsiz olamadim sizin kulaginiza dogru üfleyi verdim. kendinize iyi bakin böyle yazmaya devam. Sizler sayesinde memleketim hic degismeden kalacak. Allah razi olsun.
tarık -- 07.04.2015 19:31
MUHTAR ADAYI
Yaşanmış hikayeler serisinin "AZICIK DA MIHTARLIKDAN GONUŞAK"a gelip dayandığın anlaşıldı. Tırnak içine aldığım cümlenin hikayesini de; pancarın ucunun sivriliğini vurgulayan cümleyi atlamadan yazmanı bekliyoruz Üstadım.
Yasin Ali ER -- 03.11.2014 15:44
GÜZ GELDİ
Yazdıklarının dışında, düşündüklerini ve sohbetlerini de paylaşan dostun olmam hasebiyle, yorum yazan okuyucularına sonuna kadar katılıyorum.
Benimle ve dostlarınla paylaştıklarının tamamının yazılarak okuyucuya sunulması nice elzemdir bilir misin?
Her birinin Türkçe hassasiyeti, her cümlede ap açık ortada ve belki sen de onların düşüncelerini yazmak anlamında gayrete gelmesine vesile olacaksın!
Kısaca sorumluluğunun büyümekte olduğunu gör artık.
Bana verdiğin "yazacağım" sözünü tutmakta geç kalıyorsun.
Mesela; hikâyelerini yayınladığın ilk kitabın olan "Atlar ve Sahipleri" eserinden ıkuyucularının neden haberi olmasın?
Mesela; şiirlerinin tamamını bu sayfadan sırasıyla neden paylaşmazsın?
Mesela; güncel gündeme dair sohbetlerimizde yaptığın tespitleri katılıp katılmama hakları kendilerine ait olmakla birlikte bütün okuyucuların neden bilmesin?
Lüzumuna binaen; "siz"li "biz"lilik bu yorumda yerini "sen" ve "ben"e bırakmıştır.
Bir okuyucunun ihtarı sayman ve birikimlerini sıklıkla yazarak paylaşman dileğiyle saygılar sunuyorum.
Selam ve dua ile...
Yasin Ali ER
Yasin Ali ER -- 20.10.2014 12:57
GÜZ GELDİ
al benden bir o kadar can dosta selam
yusuf altınbAS -- 16.10.2014 22:15
GÜZ GELDİ
sevdagül hanımın dediği gibi ,yorumlarınız da şiir gibi..ama çok seyrek okuyoruz yazılarınızı.Bu güzelim yazılarınızı sıklıkla okumak istiyorum.Ayrıca yayınlanmış eseriniz varmı? varsa hangi yayınevinden temin edebilirim.esenlik dileğimle..
Suna -- 14.10.2014 10:16
GÜZ GELDİ
Bu ne güzel,ne kadar edebi,ne kadar anlamlı bir güz yazısı.yazınızda şiir gibi.yumuşacık,gönlümü rahatlattı.ne mutlu yozgatlılara ki sizin gibi zarif yazarları var.Eesenlikler dilerim.
sevdagül -- 11.10.2014 18:01
Şehir ve Medeniyet üzerine
selam, saygılarımla hocam yazınız çok hoşuma gitti afınıza sığınarak feysimde paylaşma hisine kapıldım saygılarımla.
mahmut erdem -- 03.08.2014 13:51
Şehir ve Medeniyet üzerine
Naif, acıklı, Kapusuzoğlu'na yakışır bir şiir.
Mehmet Ali ÇAKIR -- 01.08.2014 16:40
Şehir ve Medeniyet üzerine
Sayın Kapusuzoğlu,Şiiriniz yazınızın son noktası olmuş.Bu kadar edebi yazılar yazan ve şiirin üstadı bir kalem, neden Yozgatlı bir şair olarak sesini duyuramadı. Nice cevherlerimiz sessiz sedasız kayıp gidiyor. Bu hazineler fark edilip memleketimiz kültüründe gün ışığına çıkarılmadıkça, bahsettiğiniz medeniyet asla bu şehre girmeyecektir.Medeni insanlar bastırıldıkça, medeniyet eğitimi veren insanlar saklandıkça halkımız asla eğitilemez. İnsan gördüğünü benimser. Geçenlerde "Yozgat Millet Vekil"lerinin birinin sayfasına yorum yapmıştım.Yozgat'lı bir hanım yoruma cevap yazmış. Aynısını geçiyorum.

-laf gonuşdu bal gaba doldur duldur ye saba
-Bu sözün aslı böyle değil.( deyip doğrusunu yazdım)el cevap..
-Biz yozgatlıyıg. ısdanbullu dalik. gıvıramag.
-Türkçede bir yazı dili vardır. Nereli olursanız olun bu dil değişmez. İlk okul okumuş bir insan bile konuştuğundan farklı yazar.Şivemizi yadırgamıyorum. Ayrı bir kültürün elbette bir parçası olarak kabul etmek gerekir.
-sen baga ders veracane AKP ye oy ver. için şişmiş senin.
-AKP ye oy kullanmış olmam, bu partiyi ve millet vekillerimi eleştirme hakkımı da kullandım anlamına gelmez.
-sen heç gabağ yemedin galiba. dolabımda çog .gonderiyinde ye.çohda gonuşma ben yozgat üniversitesi mezunuyum.
-------

Bu konuşmadaki son cümleye inanayımmı? İnanıyorum. Nice üniversite mezunlarının yazılarını, yorumlarını okuyorum. Aynı tarzda... Allah aşkına! Hadi bölümüne göre eğitim alıyor. Dil bilgisi farklı bir ders. Lakin! hiç mi hocaları bu öğrenciye ders anlatmıyor? Hiç mi konuşmuyor? Hiç mi davranış örneği sergilemiyor? Hiç mi gazete dergi okumuyor. Hiç mi televizyon seyretmiyor? Aslında bunların hepsini yapıyor. Fakat, kabuğunu kırıp kendini değişimin kollarına bırakmıyor.Bırakmış olsa, kabuktan çıkan civciv misali bir süre sonra üretici durumuna geçecek. O kabuğu kırmış olsa,tavuk altında bekleyen yumurtalar gibi tavuğun sıcaklığına ihtiyacı kalmayacak. Devletten hizmet bekliyorlar. devlet hizmet getirse kime getirsin. Yozgat lı zaten kendi kabuğunda yaşamakta ısrar ediyor.O kabuğun içinde söverek konuşmayı edep zannediyor.

Sizden ricamız, yazılarınızı daha sık paylaşarak biz okuyucularınızı bekletmemenizdir.Bayramınız Mübarek olsun. Saygılar, Hürmetler.

SUZAN -- 29.07.2014 13:35
Yeni yılda
ÜSTAD;SENİ SEVMİYORUM YİTİĞİNİ ARAMADIĞIN İÇİN,SENİ SEVİYOR VE ANLIYORUM,YİTİĞİNİN NE OLDUĞUNU BİLDİĞİN İÇİN...BAZI KİŞİLER 30 ŞUBAT DOĞUMLUDUR...SENLE DOĞUM GÜNÜMÜZ AYNI,NİCE OTUZ ŞUBAT!LARA...SELAMLARIMLA
MEHMET UYSAL -- 03.01.2014 16:14
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
1
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00