BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
207
Dün
:
4601
Toplam
:
13175521
VİZYON Av. Celal KAPUSUZOĞLU
KÖYE DÖNÜŞ
mckapusuzoglu@hotmail.com
Islak, yapışkan, soğuk bir kış günüydü. Tırmanacağı tepenin dibinde, ayağındaki ot-çöp karışımı çamurları yeniden silkeleyerek temizledi. Çarıklarının bağını sıkıladı. Kaputunun eteklerini palaskasına sokup, asker torbasını öteki omzuna aldı. “Az kaldı, yarım saat sonra evdeyim” diye söylendi.
Yeni bir güçle yürümeye başladı. Uzaklarda, uçsuz bucaksız bozkırın kıyısına tünemiş köyler görünüyordu. Sayısız küçük tepe, sayısız dere yatağı donmuş gibiydi. Tek bir hareket yoktu. Bir kuş bile kanat çırpmıyordu canlılığı gösterecek. Sanki bozkırda tek bir canlı vardı. Şu anda dünyanın merkezi kendisiydi. Ankara’dan bu yana yol yürümesine rağmen yorgunluk duymuyordu. Evine ocağına kavuşacaktı ya.
Tepeyi aşınca köy göründü. Ortada iki ulu çatal kaya, kartal kanadı gibi evlerin üzerine açılmıştı. Kayarak inmeye başladı. Tek-tük evden mavi, kül rengi tezek ve zaman dumanı çıkıyordu. Kendi evinden duman çıkmadığını görünce ürperdi. Karısı, oğlu iki yıldır burnunda tütüyordu. Adımlarını sıklaştırdı. Tepeyi yarı ettiğinde soldaki dere yatağından sekiz-on koyun belirdi. Yaklaştıkça çoğaldı. Koyunları güden çocuklar onu görünce durdular. İçindeki olumsuzluklar onu yormuştu. Kötü düşünceler gelip gidiyordu peşpeşe. Hem merakını gidermek, hem de bir anlık nefes için bir keven tümseğinde oturdu. On adım ötede çocuklar korkuyla dikiliyorlardı. Son koyun da önünden geçip gitti. Çocukların durumunu anlayınca el sallayıp “gelin” dedi. Aylardır tıraş olmamış; saçı sakalı, birbirine karışmış, bu perişan kılıklı adama ürküntüyle bakıp duruyorlardı. Torbasından bir avuç, beyaz, ceviz iriliğinde paşa şekeri çıkartıp uzattı.
- Korkmayın, eşkıya değilim. Bakın silahım da yok, dedi.
Çocuklar sesinin yumuşaklığına güvenerek yaklaştılar. Yanına oturdular, bir şekere, bir kendine bakıyorlardı. Küçük çocuk oğlu yaşındaydı. Daha fazla bekleyemedi.
- Bu köyün adı ne yeğenler?
- Akören.
- Yaaa… Sizin köyden iki asker arkadaşım vardı…
Çocuklar soran gözlerle baktılar:
- Kara Yusuf’un Dursun.
Çocuklar tanış bulunmaktan dolayı daha da rahatlamışlardı. Küçük olanı atıldı.
- Dün değil evvelsi gün askerden geldi. Dün de Ali Ağa’ya azap durdu.
Yüreği önce sevinçten, sonra hayal kırıklığından çırpınmaya başladı, ağzı kurudu. Bundan sonraki her soruya verilecek cevapların da öyle kötü olacağı içine doğmuştu. Sormaya korkar gibi kekeleyerek:
- Biri de Hafızın… Hafızın oğlu Abdurrahman vardı.
Büyük çocuk artık daha da rahattı. Köyde olup biteni anlatmaya hazırdı.
- Onu tanımayız, geçen sene künyesi gelmiş. Oğlu da kışın boğmacadan öldü.
Köyün sırtındaki ulu çatal kayalara gelip sırtına bindi. Ayaklarının altından topraklar kaymaya başladı. Kendini kaybetti. Bağırır gibi:
- Ya… Ya karısı?
Çocuklar o âna kadar yumuşak sesle konuşan adamın birden bağırır gibi konuşmasına şaşırmışlardı. Sesinin tonu değişen yabancıya yeniden korkuyla baktılar. Büyük çocuk fısıldadı.
- Geçen Cuma günü Gelingüllü’deki Eyüp Hoca’yla evlendirdiler, kocaya gitti.
Hızla kalktı. Her şey tükenmiş, kafasındaki bütün iplerin ucu düğümlenmiş. Tepeyi yeniden tırmanmaya başladı. Geldiği yola yeniden vurdu kendini. Yürüdükçe yönünü değiştirdi. Sola doğru, sırtın diz boyu çamuruna bata çıka, alıç ağaçlarının dibinden Kanak çayına doğru yürüdü. Günlerce omzunda taşıdığı torbayı, ayağında kilolarca ağırlık yapan çamurları hissetmiyordu. Gevşeyip çözülen çarık bağlarını görmüyordu. Çocuklar durmadan konuşuyordu. Sanki yanında onunla birlikte yürüyorlardı.
Sağdaki alıç korusunun hemen dibindeki iki yıl önce hasat yaptığı tarlası sisler altındaydı. Kıraçlaşmış, üstünde otlar bitmişti. O yana döndü. Tarladan geriye yalnız sınır tümsekleri kalmıştı, hepsi birbirine karışmıştı. Irgatlıkta, çiftte çocukken, yeni yetmeyken emmilerine azık getirdiği tarla. Dal boyu iki emmisi onu yarı yolda omuzlarına alırlardı. Yine çift süren emmilerine azık getirmişti. O gün azık bohçasını açtırmadılar. Çifttin demirini toprağa gömmüşlerdi, köye dönerlerken şu iri alıcın on adım önüne. “Evimize mukayyet ol Abdurrahman” demişlerdi. Ekini ekemeden gittiler, gidiş o gidiş, Balkan, Trablus…
İki sınırın kesiştiği yere oturdu. Aynı tarlada hasat yapıyordu. Evlenmişti. Şimdi azığı oğlu getiriyordu. Bütün tarlaları işleyemediği için, tohum ve yeygiye yeten, bu köyün bütün sessizliği, bütün bunaltıcılığı bu tarladaydı. Azık bekliyordu. Birden alıçların arasından Dursun çıkmıştı. Yaka bağır açık, cepkeni boydan yırtık. Güya ona yardıma gelmişti. Yolda ağanın azaplarıyla kavga etmişti. Abdurrahman’a anasını emanet edip, Ali Ağa’yı vuracaktı. Dursun her zamanki gibi yüksek perdeden konuşuyordu. Azık gelinceye kadar alıçların altında yattılar. Birbirlerine Yemen’i Çanakkale’yi anlattılar yeniden. Arada bir kavga ettiler. “Bu dürzüyü vuracağım” diyordu Dursun. Ben Yemen’de vuruşurken, bu, bedel verip gitmedi. Üstelik sevdiğim kızı, parayı basıp elimden aldı. Tarlama benimdir diye çift koştu. Abdurrahman: “İstida verip dava açalım” dedikçe Dursun: “Ortada mahkeme mi var Abtdurrahman, kanun bu” diyordu belindeki Karadağ tabancayı gösterip.
Oğlu Mehmet azığı getirmişti. Yemeklerini yerken Dursun, Mehmet’e:
- Yiğen köyde ne var, ne yok, ölen yiten, kaçan göçen?
Mehmet sıradan bir şeyler söylüyor gibi:
- Jandarmalar top-tüfek resmi olan bir kağıt asmışlar caminin kapısına, imam asasıynan, çiftçi mesesiynen diyormuş. Ben gelirken Emine bibi ağlıyordu.
İkisinin de ellerinden banaklar düşmüştü. Göz göze gelmişlerdi. Dursun küfretmeye başlamıştı.
- Ulan yetmezmi daha. Anamızı ağlattınız yedi cephede. Ortada ne kaldı da yeniden seferberlik istiyorsunuz. Yemin olsun, düşman Akören’e gelinceye kadar parmağımı oynatmam.
Dursun’u sakinleştirmek için ne diller dökmüş, hatta hakaret etmişti. Dursun:
- Tarlamı elimden aldı Ali Ağa için mi döğüşeceğim, diyordu. “Düvel-i Muazzamaya güç yetmez, aklını başına al Abdurrahman”
Toprak, yurt, yuva, eş, çocuk istiyordu. Sonunda:
- Bak Abdurrahman, senin aklına uyar da savaşa gider, sağ döner, sonra Ali Ağa’ya azap durursam… Çulu palayı yeyip, aç bilaç kalırsam, vebali günahı senindir. O zaman seninle keçileri seçeriz, bunu bilmiş olasın.” Diyerek eve dönmüş, asker torbalarını hazırlamışlardı.
İkinci defa savaşa giderken görevini yapmaya mecbur olduğunu hissediyordu. Dursun’un da kendisinin de köye sağ döneceğinden o kadar emin ki, Sakarya cehenneminde bile en küçük bir korku duymamıştı.
Eli ayağı soğuktan uyuşuncaya kadar oturdu. İçi boşalmıştı. Evi, ailesi, oğlu Mehmet, karısı, Dursun, emmileri geçti gözünün önünden. “Bir hafta bekliyemedin ha, bir hafta!” diye karısına sokrandı. Emmilerinin karısı yoktu iyi ki. Birer çift demiri bırakmışlardı geriye. Bir de yeni yetme yeğenlerini… Ya kendisi…
Kalktı, tekrar yürümeye başladı. Kestirmeden gidip kervan yoluna çıktı. Sık söğüt ağaçlarının arasından tarihi köprünün bir ucu görünüyordu. Dursun’a yalan çıkmıştı. Şimdi hakkında neler söylüyordu kim bilir? Azap durmasının, çocuğunun ölümünün, karısının dedesi yaşındaki adama kocaya varmasının suçlusu şimdi kendisi miydi? Onca dil dökerek savaşa gönderdiği arkadaşının gözünde bir hiçti belki de.
Kısa dönemeci geçince köprüye vardı. Bir karar vermesi gerektiğini anlıyordu. Ne yapmalı? Köye dönmek. Bu ihtimali düşünmesiyle kafasından atması bir oldu. Başını alıp gitmeliydi. Hem künyesi de gelmişti, ölü bir adamdı artık. Karısı bayramdan bayrama da olsa baba evine geldiğinde karşılaşmayacak mıydı? Yok yere nikâhlı karısının başkasının olmasına kaç gün tahammül edecekti? İstanbul’a gitmeliyim. Mülâzım-ı evvel Orhan Bey “ Ne zaman istersen gel Abdurrahman” dememiş miydi?
Kuzayden güneye doğru uzanan köprünün ortasındaki adam heykeli gibi korkuluklardan birine oturdu. Köprü çıkışında yol ikiye ayrılıyordu. Torbasını omzundan indirdi. Paşa şekerlerini avuç avuç Kanak’a atmaya başladı. “Alın balıklar, siz yiyin” der gibi. Sonra oğluna aldığı potinleri, karısına aldığı ibrişim kuşağı, kadife entariliği, elinde evirip çevirdi, “Bir hafta bekleyemedin namert” diye bağırdıktan sonra, pis bir şey tutuyormuş gibi elindekilerine tiksintiyle baktı. Dursun’a: “Bu sefer namusumuz ve çocuklarımız için döğüşeceğiz” demişti. Hınçla suya attı hepsini.
Elini kaputun iç cebine sokup madalyasını çıkardı. Madalya kor gibi elini yakıyordu. Vatana ve vatanın namusuna karşı görevinin yaptığı için vermişlerdi. Sinirleri boşalmıştı. “Namus için ha…” diye söylendi. Elindeki madalyayı hırsla sıkmaya başladı. “Sen haklıydın Dursun” diye bağırıp, madalyayı Kanak’ın en derin yerine fırlattı.

13.02.2013


Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
Bu bayramda
hocam bende yaziyorum arada sizin gibi ama okuyanlar sagolsunlar kulaklarinizi cinlatiyorlar. Bende sizin yazinizi okuyunca belki de coktan bu dünyadan ayrilmis sizin hocanizi düsündüm ama o kadar insafsiz olamadim sizin kulaginiza dogru üfleyi verdim. kendinize iyi bakin böyle yazmaya devam. Sizler sayesinde memleketim hic degismeden kalacak. Allah razi olsun.
tarık -- 07.04.2015 19:31
MUHTAR ADAYI
Yaşanmış hikayeler serisinin "AZICIK DA MIHTARLIKDAN GONUŞAK"a gelip dayandığın anlaşıldı. Tırnak içine aldığım cümlenin hikayesini de; pancarın ucunun sivriliğini vurgulayan cümleyi atlamadan yazmanı bekliyoruz Üstadım.
Yasin Ali ER -- 03.11.2014 15:44
GÜZ GELDİ
Yazdıklarının dışında, düşündüklerini ve sohbetlerini de paylaşan dostun olmam hasebiyle, yorum yazan okuyucularına sonuna kadar katılıyorum.
Benimle ve dostlarınla paylaştıklarının tamamının yazılarak okuyucuya sunulması nice elzemdir bilir misin?
Her birinin Türkçe hassasiyeti, her cümlede ap açık ortada ve belki sen de onların düşüncelerini yazmak anlamında gayrete gelmesine vesile olacaksın!
Kısaca sorumluluğunun büyümekte olduğunu gör artık.
Bana verdiğin "yazacağım" sözünü tutmakta geç kalıyorsun.
Mesela; hikâyelerini yayınladığın ilk kitabın olan "Atlar ve Sahipleri" eserinden ıkuyucularının neden haberi olmasın?
Mesela; şiirlerinin tamamını bu sayfadan sırasıyla neden paylaşmazsın?
Mesela; güncel gündeme dair sohbetlerimizde yaptığın tespitleri katılıp katılmama hakları kendilerine ait olmakla birlikte bütün okuyucuların neden bilmesin?
Lüzumuna binaen; "siz"li "biz"lilik bu yorumda yerini "sen" ve "ben"e bırakmıştır.
Bir okuyucunun ihtarı sayman ve birikimlerini sıklıkla yazarak paylaşman dileğiyle saygılar sunuyorum.
Selam ve dua ile...
Yasin Ali ER
Yasin Ali ER -- 20.10.2014 12:57
GÜZ GELDİ
al benden bir o kadar can dosta selam
yusuf altınbAS -- 16.10.2014 22:15
GÜZ GELDİ
sevdagül hanımın dediği gibi ,yorumlarınız da şiir gibi..ama çok seyrek okuyoruz yazılarınızı.Bu güzelim yazılarınızı sıklıkla okumak istiyorum.Ayrıca yayınlanmış eseriniz varmı? varsa hangi yayınevinden temin edebilirim.esenlik dileğimle..
Suna -- 14.10.2014 10:16
GÜZ GELDİ
Bu ne güzel,ne kadar edebi,ne kadar anlamlı bir güz yazısı.yazınızda şiir gibi.yumuşacık,gönlümü rahatlattı.ne mutlu yozgatlılara ki sizin gibi zarif yazarları var.Eesenlikler dilerim.
sevdagül -- 11.10.2014 18:01
Şehir ve Medeniyet üzerine
selam, saygılarımla hocam yazınız çok hoşuma gitti afınıza sığınarak feysimde paylaşma hisine kapıldım saygılarımla.
mahmut erdem -- 03.08.2014 13:51
Şehir ve Medeniyet üzerine
Naif, acıklı, Kapusuzoğlu'na yakışır bir şiir.
Mehmet Ali ÇAKIR -- 01.08.2014 16:40
Şehir ve Medeniyet üzerine
Sayın Kapusuzoğlu,Şiiriniz yazınızın son noktası olmuş.Bu kadar edebi yazılar yazan ve şiirin üstadı bir kalem, neden Yozgatlı bir şair olarak sesini duyuramadı. Nice cevherlerimiz sessiz sedasız kayıp gidiyor. Bu hazineler fark edilip memleketimiz kültüründe gün ışığına çıkarılmadıkça, bahsettiğiniz medeniyet asla bu şehre girmeyecektir.Medeni insanlar bastırıldıkça, medeniyet eğitimi veren insanlar saklandıkça halkımız asla eğitilemez. İnsan gördüğünü benimser. Geçenlerde "Yozgat Millet Vekil"lerinin birinin sayfasına yorum yapmıştım.Yozgat'lı bir hanım yoruma cevap yazmış. Aynısını geçiyorum.

-laf gonuşdu bal gaba doldur duldur ye saba
-Bu sözün aslı böyle değil.( deyip doğrusunu yazdım)el cevap..
-Biz yozgatlıyıg. ısdanbullu dalik. gıvıramag.
-Türkçede bir yazı dili vardır. Nereli olursanız olun bu dil değişmez. İlk okul okumuş bir insan bile konuştuğundan farklı yazar.Şivemizi yadırgamıyorum. Ayrı bir kültürün elbette bir parçası olarak kabul etmek gerekir.
-sen baga ders veracane AKP ye oy ver. için şişmiş senin.
-AKP ye oy kullanmış olmam, bu partiyi ve millet vekillerimi eleştirme hakkımı da kullandım anlamına gelmez.
-sen heç gabağ yemedin galiba. dolabımda çog .gonderiyinde ye.çohda gonuşma ben yozgat üniversitesi mezunuyum.
-------

Bu konuşmadaki son cümleye inanayımmı? İnanıyorum. Nice üniversite mezunlarının yazılarını, yorumlarını okuyorum. Aynı tarzda... Allah aşkına! Hadi bölümüne göre eğitim alıyor. Dil bilgisi farklı bir ders. Lakin! hiç mi hocaları bu öğrenciye ders anlatmıyor? Hiç mi konuşmuyor? Hiç mi davranış örneği sergilemiyor? Hiç mi gazete dergi okumuyor. Hiç mi televizyon seyretmiyor? Aslında bunların hepsini yapıyor. Fakat, kabuğunu kırıp kendini değişimin kollarına bırakmıyor.Bırakmış olsa, kabuktan çıkan civciv misali bir süre sonra üretici durumuna geçecek. O kabuğu kırmış olsa,tavuk altında bekleyen yumurtalar gibi tavuğun sıcaklığına ihtiyacı kalmayacak. Devletten hizmet bekliyorlar. devlet hizmet getirse kime getirsin. Yozgat lı zaten kendi kabuğunda yaşamakta ısrar ediyor.O kabuğun içinde söverek konuşmayı edep zannediyor.

Sizden ricamız, yazılarınızı daha sık paylaşarak biz okuyucularınızı bekletmemenizdir.Bayramınız Mübarek olsun. Saygılar, Hürmetler.

SUZAN -- 29.07.2014 13:35
Yeni yılda
ÜSTAD;SENİ SEVMİYORUM YİTİĞİNİ ARAMADIĞIN İÇİN,SENİ SEVİYOR VE ANLIYORUM,YİTİĞİNİN NE OLDUĞUNU BİLDİĞİN İÇİN...BAZI KİŞİLER 30 ŞUBAT DOĞUMLUDUR...SENLE DOĞUM GÜNÜMÜZ AYNI,NİCE OTUZ ŞUBAT!LARA...SELAMLARIMLA
MEHMET UYSAL -- 03.01.2014 16:14
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
1
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00