BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 24.10.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
211
Dün
:
4633
Toplam
:
14652562
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
Büyük sel
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Ülkemizde sık sık yaşanan sel felaketlerini yazılı ve görsel basından öğrenir ucu bize dokunmuyorsa vah vah der geçeriz. Anlatmak istediğim büyük sel, Yozgat’ta yaşanan ama çok büyük acılara sebep olan bir felaketmiş. Zamanını da şöyle tarif ederlerdi; ” Sel geldiğinde Yozgatlı mübaşir Ethem Efendinin annesi, Ethem Efendiye hamile imiş. Ethem Efendi de 1308 yılında doğmuş.” Bu hesaba göre 1891–1892 yılları.

Konu açıldığında büyüklerimiz anlatırlardı; Yozgat’ın yağmuru genelde batıdan gelir. Ara sıra da olsa kuzey-doğu’dan dolu ile birlikte gelir ki bu da büyük bir felaketi getirir. O sene de yine kuzey-doğu’dan gelmiş ve canlı-cansız dememiş önüne ne geldiyse sürükleyip götürmüş Öğle vaktine kadar günlük güneşlik olan hava öğleden sonra birden kararmış. Yağmur bulutlarının kuzey yönünde toplandığını gören yaşlılar bunun hayra alamet olmadığını konuşurlarken, her biri bir avuç büyüklüğünde dolu taneleri ile karışık yağmur yağmaya başlamış. Sanki yeni bir tufan başlamaktadır Bu sırada Çatak mahallesinden aşağı doğru bir sel başlar. Halk onun telaş ve heyecanı içinde iken aniden batı yönünden bu güne kadar görülmeyen büyüklükte bir sel gelir ve Çataktan gelen sel ile birleşir. Karakâtip’in konağında çalışan işçiler yemek paydosu vermiş bir şeyler almak için çarşıya çıkmışlar birisi konakta kalmış. Karakatip bağırıyormuş, “Bir çekmece altınım var kim kurtarırsa yarısını ona vereceğim.” Konakta kalan işçi çekmeceyi bulup pencereden gösterir. Ama birden tümüyle yerinden sökülen konak sele kapılır, hızla bir ağaca çarpıp parçalanmaya başlar. Adamcağız suya düşer, bir kere su yüzüne çıkar sonra kaybolup gider. Cesedini Yozgat’a 10 km. mesafedeki Sarıhacılı köyünün oralarda bulurlar.

Evler- konaklar şöyle dursun, Sırasöğüt Mahallesinde, Hastane Caddesi ile Nakıpzade Caddesinin arasındaki Topal Salih’in bahçesinde bulunan Abbas Efendi kadınlar hamamını, Nakipzade Camii’nin yanındaki taş köprüyü de yıkıp geçer. Fatih Camii’nin batısındaki kiliseyi, izleyenlerin gözleri önünde burgu gibi oyarak söküp götürür. İnsan kaybının en çok olduğu yer de burasıdır. Önüne katıp sürüklediği camızlar yaklaşık 60 km. uzaklıktaki Sekili’de karaya vurmuş. Oradan Yozgat’a haber salmışlar camızlarınız burada diye. Hayvanların sahipleri oraya varsalar ki çoğu boğulmuş, yarı canlı olanları da hemen oracıkta kesip halka dağıtmışlar.

Bazı cesetler ağaçların üzerinde, hayatta kalabilen bazı hanımlar da çırılçıplak ağaçlara tutunmuş bir vaziyette. Etraftan yetişenler çarşaf battaniye ne buldularsa getirip sarmışlar. Bir Hâkim karısının cesedini ağacın üstünde görünce fenalaşır buhran geçirir günlerce kendine gelemez. Değişik uzaklıklarda o kadar çok ölen olmuş ki kaybolan cenazeler günlerce aranmış. Cesetler bulundukça minareden verilen salalar günlerce sürmüş. Saray köyüne kadar yol kenarlarından toplamışlar cesetleri.

Benim akrabalarımdan babaannem Esma Çapanoğlu’nun yeğeni güzel insan Zehra Gülcem Artam Hanımefendi hem kimyager hem de ressam idi. 2010 yılı ocak ayında bir zamanların Yozgat’ını anlatan BOZKIRDA AÇAN İNCİ ÇİÇEKLERİ isimli güzel bir kitap çıkarmış akabinde 7 Eylül 2010 yılında yani sekiz ay sonra da 55 yaşında iken kanser hastalığından vefat etmişti. Bu kitapta, Büyük Sel’i tesadüfen hayatta kalan babaannesi Vasfiye Hanımın ağzından bakın nasıl anlatıyor.

Lohusalığının kırkıncı gününü dolduran Hikmet Hanım, adet olduğu üzere yeni doğmuş bebeği, minik Vasfiye’sini ve oğlu Halet’ini de yanına alarak annesi ile birlikte hamama gitmek üzere hazırlanmaya başladılar. Yardımcıları Pembe, sakız gibi beyaz bohçalara İstanbullu Büyük Hanımın havlu takımlarını, peşkirlerini, lavanta kokulu çamaşırlarını yerleştirdi. Ayrı bir bohçaya gümüş hamam taslarını ve kendi eşyalarını koydu. Hikmet Hanımın gözünün nuru henüz beş yaşında idi. Evden ilk çıkan Hikmet hanımın iri kahverengi gözleri bir an Nohutlu tepesinin üzerinde toplanan yağmur bulutlarına takıldı. Havadaki kurşuni sıkıntı yüreğine geçti biran.

Aynalıkörük hamamın önünde durdu. Çifte koşulmuş atlar başlarını sağa sola sallayıp burunlarından buğulu tırslama sesleri çıkardılar.
Hikmet Hanım gülümseyerek bebeği Vasfiye’ yi yıkadı, öptü, sevdi. Bir yandan da Halet’ini, güzel oğlunu süzüyordu “ Ne kadar mutluyum Ya Rabbim” diye düşündü.

Artık yavaş yavaş hamamdan çıkma vakti geliyordu “ İsterseniz Haleti de yanıma alayım” dedi Pembe. “Sen çık pembe annemi de al, bizde birazdan geliriz oğlumla” dedi Hikmet hanım. Pembe, üşütüp hasta olmaması için ilk önce Vasfiye’yi giydirdi. Dar kabinde İstanbullu Büyükhanım da giyinip soluklandı. Buradan çıktıktan sonra akraba ziyaretine gideceklerdi. Zaman geçmek bilmedi, büyük hanımın içi sıkılmıştı. Keseci hanıma seslendi; “ Kızım gir bak, nerede kaldılar… Söyle çıksınlar artık.” Natır biraz sonra geldi. “Valide hanım, Hikmet Hanım suya doyamadım diyor. Ana oğul bir kere daha liflenip geleceklermiş. Eğer çok bunaldıysanız sizler yavaş yavaş çıkıp akrabalarınıza gidebilirmişsiniz.” İstanbullu Hanım La Havle çekerek başını salladı.

Hikmet Hanım son sabunu dalgalı kumral saçlarına sürüp köpürttü. Mermer kurnanın dolup taşan sularını gümüş tasa defalarca doldurup, yüzünden, omuzlarından aşağıya döktü, döktü…
Güzel gözlerini açıp oğluna baktı. Halet sularla oynamayı bırakmış uzun kirpikli gözlerini kırpıştırarak hayranlıkla kendisini seyrediyordu. Birbirlerine gülümsediler. Anne hamamdan çıkmak üzere yerinden doğrulup, oğlunun elinden tuttu. İşte o anda kıyamet koptu. Daha ne olduğunu anlayamadan, kuvvetle kendilerini önüne katıp götüren bir girdaba girdiler. Taşkın sel suları, çağıl çağıl sokakları, bazı evlerin giriş katlarını doldurmuş, adeta kudurarak hamamın içerisine girmişti. Boz yeşil bir yılan gibi kıvrıldı. Ağzını açıp, yıktığı duvarların ardındaki ak pak hanımları önüne katıp çığlıklarında boğarak ilerledi. Bazıları hamamın üst katında kalmışlar, şaşkın çaresiz, ne yapacaklarını bilmeden ağlaşıyorlar, sıkıca bir yerlere tutunmaya çalışırlarken, selin onları da yutmaması için dualar ediyorlardı. Ana oğul bata çıka azgın suların delice hızına kapılmışlar, bitmeyen bir akışın içerisinde sürükleniyorlardı. İkisinin umutsuz gözyaşları sel sularına karıştı. Son yolculuklarına doğru annesi hâlâ Halet’inin bileğini elinden kaçırma korkusu ile sıkıca tutuyordu.

Dakikalar, ardından saatler geçti. Önüne canlar katıp götüren sel suları biraz hızını kesti. Etraftan koşup gelenler bağırarak selzedelere yardım etmek için çabalıyor, kimileri yakınlarını ararken akıbetlerini merak edip, karşılaşabilecekleri kötü sonu düşünmek bile istemiyorlardı. Birkaç hanım çırılçıplak ağaç dallarına takılıp kalmışlar, bu sel felaketinin üzerine birde utançlar eklenmiş, tir tir titreşiyorlardı. Yardıma gelenler üzerlerinden çıkardıkları paltolarıyla, şuradan buradan buldukları örtülerle onları sarıp sarmalıyor, bulundukları yerden kurtarmaya çalışırlarken ağlaşmalar ile yakınlarını bulanların sevinç nidaları birbirlerine karışıyordu. Ana oğlun nefesleri tükendi. Hikmet Hanım son kez gökyüzünün gri bulutlarını, oğlunun suların arasından batıp çıkan güzel başını gördü. Gücü takat’ı kalmamış, elleri artık oğlunu tutamaz olmuştu. Salkım söğütler, iğde ağaçları onları kurtarmak için dere yatağına dallarını uzatmışlardı ama yakalayamadılar. Sürüklenirken, minicik bebeği geldi aklına, süt göğüsleri sızladı. Vasfiyesi ne yapardı şimdi? Ya kocası Emin…
Nasılda severlerdi birbirlerini…. Ah! Ne olurdu koşup yetişebilse onlara, Halet’ini sevgili karısını tutup, kuvvetli kollarıyla çekip çıkarsaydı bu girdaptan… Sonra garip bir rüyaya daldı. Işıklı bir yolun başına geldi. Evi arkasında kalmıştı. Uzaklarda, çok uzaklarda beliren, altın renkli ulu çam ağaçlarına doğru yürümeye başladı. Ormanın tepesinde bir duman mı tütüyordu ne? Oğlu Halet yanına gelip elini tuttu. Sevindi… Her adımlarında etraflarında gülistanlar açtı, mis kokular yayıldı havaya. Melekler sarmıştı dört bir yanlarını. Onlara gülümsüyorlardı… Rüya öyle güzeldi ki ana oğul bir daha uyanmadılar.

Günler geçti Emin Bey’in yüreği alev alev, acı içinde yanarken, bir taraftan da aramaları sürdürüyordu. O sabah tekrar erkenden aramaya çıktılar. Arkadaşları, hizmetinde çalışanlar, hep birlikte sel yatağını araştırıyorlardı. Önden yürüyen bir genç birden durdu. Bir şey görürü gibi olmuştu. Dizlerine kadar gelen suya aldırmadan koşarak oraya vardı. Gördüğü manzara karşısında yüzü bembeyaz olmuş bir halde ne diyeceğini bilemeden arkadan gelen Emin Bey ve arkadaşlarına döndü, baktı. Sonra ellerini önünde kavuşturup, başını yere eğdi. Göz pınarlarından yaşlar akıyordu. Sonunda onları bulmuşlardı ama ne çare… Emin bey sendeleyerek birkaç adım attı, gördükleri karşısında kaskatı kesilmişti. Gölgeleri suya vuran iğde ağaçlarının eflatun kuytuluğunda, Hikmet Hanımın dalgalı, uzun saçları ince dallara takılmış, anacığından biraz ileride Halet yüzüstü elleri iki yana açık öylesine sessiz ve acıklı yatıyorlardı. Güneş menevişli ışıltıları ile genç, küçük bedenlerini okşuyor, ama onları daldıkları sonsuzluk uykularından uyandıramıyordu. Arkadaşlarının durup saygı dulu bir sessizlik içinde kalmalarının ardından, Emin Bey’in acı gerçek beynine bir ok gibi saplandı. Yer sanki ayaklarının altından kayıp gidiyor, gök yarılmış başına düşüyordu. Çılgınlar gibi koşup suların içerisinde yatan sevdiklerinin üzerine kapandı. Feryadı tepelerde yankılandı, yumrukları havayı, ıslak toprağı dövdü. Hıçkırıklar içerisinde ağladı, ağladı. Sonra sustu, yarı bedeni suların içinde olduğu yere yığılıp kaldı. Sırtındaki paltosu ile eşini sarıp, sarmaladı, oğlunu ceketinin içine alıp bağrına bastı.

Yozgat Sürmelilerinden en bilinen ve en çok dinlenen şu türkü; Acaba bu felaket için mi söylendi?

Dersini almışta ediyor ezber
Sürmeli gözler sürmeyi neyler
Bu dert beni iflah etmez deleyler
Benim dert çekmeye dermanım mı var

Yozgat’ı sel almış soğluğu* duman
Sıtkınan severdim billahi inan
Eğer inanmaz isen
Mezarıma vardığın zaman
Ben susayım kemiklerim söylesin.
Sürmelim aman…

* Soğukluk = Halkın deyimi ile Yozgat Çamlığı

Bozkırda açan inci çiçekleri; isteme adresi Hatiboğlu Basım ve Yayın Ltd. Şti. Ankara
Tel: 0312 223.48.01 hatipogluyayinevi@hotmail.com

31.08.2017


Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ANTALYA SEYAHATNAMESİ

Yazınız hoşuma gitti, çok akıcı, tasvirler insanın aklında canlanıyor, insanlar için yapilan eleştiriler de gayet dozunda bence böyle paylasımlara çoğumuzun ihtiyacı var, sahip olunmasa da hayal edip biraz ruh tatmini yaşamak bile bize hoşluk ve rahatlık veriyor.
AHMET KAPANCI -- 15.10.2018 14:44
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Çapanoğlu Derviş Bey
Ermeniler KELLER köyünde kesilmişlerdir... bunu Osman Paşa Tekke köyünden olan annem de anlatırdı... Hatta bir kız çocuğu kıyımdan müslüman olup sadece o kurtulur.. bu kızı Osman Paşa Tekke köyüne getirirler.. yetişkin olunca yaşlı bir adamla evlendirirler... Sanırım Menderes döneminde olacak istanbul dan ermeni aileler gererek bu kızı bulmuşlar... Annem ismini de söyledi ama ben unuttum... kızın genç kızken köyde terzilik yaptığını ama yüzünün hiç gülmediğini de söylerdi.. Ermeniler ayaklanacak diye bunların tehcire tabii tutulması Stalinin Kırım türklerine yaptığının aynısı ve insanlık suçudur. Perinçek dönek bir tip olarak boşuna talat paşa'yı günahlarından arındırmaya çalışıyor. Osmanlı Türkleri de sevmeyen anakronik bir devlet sonuçta
Mevlevi Dedeoğlu -- 11.10.2018 01:05
YOZGAT’IN SIĞIRI
Yorumunuz

Sayın Abdülkadir Çapanoğlu. Yazınızı bilgilenerek ve zevkle okudum.
Bence yazdıklarınız bir anı değil bir tarih. Ellerinize, belleğinize sağlık.
Çok teşekkür ederim, lütfedip bana da gönderdiğiniz için.
Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)
Olcay Akkent -- 08.10.2018 08:32
YOZGAT’IN SIĞIRI
Sayın Çapanoğlu,
Bu anlattığınızı aynen yaşayan biri olarak hatırlattığınız için teşekkür ederim. Bizim de iki ineğimiz vardı. Bugün Bozok Ün. Rektörlük binası olan eski Cumhuriyet Mektebi'nin (ben 1951-54 arası orada okudum) doğu taraftaki bahçe kapısının tam karşısında (yanılmıyorsam halen Ceylanlar Apt. nın yerinde) iki katlı, büyük üç bahçeli beyaz konak dedemin idi. Ben ve ikisi kız biri erkek üç kardeşim orada doğduk ve 1954 yılına kadar orada büyüdük. Dedeniz Muhlis Bey’in Çerkes Ethem'in yakıp yıktığı konağın harabelerinin yakınındaki konaktan bahsediyorum. Birbirine bitişik üç bahçenin dip tarafında, güneydekinden bir kapıyla girilen samanlık ve oradan yine bir kapıyla geçilen ahırımızda bu iki ineği annem beslerdi. Sabah erkenden mektebin ve evimizin arasındaki sokaktan geçip aşağı özün üstündeki köprüyü geçerek oradan doğuya, Yeni Cami mahallesine yönelen ikinci bir sığır sürüsü daha vardı. Bizim iki inek ona katılır ve akşamüzeri böğürme sesleri arasında aynı yoldan geri döner, evin önünden geçen inekler arasından annem bizim inekleri içeri alırdı. Şunu hep özlemle anarım ki o sayede bol bol yoğurt, tereyağı, kaymak ve süt soframızdan eksik olmazdı. Hikâyenin geri tarafı sizin anlattığınızın aynıdır. Kel Hasan'ın kurabiyeleri, tulumba tatlıları ve kırmızı elma şekerlerini yemek benim de çocukluk zevklerim arasında hasretle hatırladığım ayrıntılardır. Bana bu güzel nostaljik manzarayı hatırlattığınız için çok çok teşekkürler. Selam ve saygılar.
A. YAŞAR OCAK -- 07.10.2018 17:22
YOZGAT’IN SIĞIRI
Çok güzel bir yazı.Kaleminize sağlık.Çocukluğumu hatırladım bizim köydede (Tekirdağ/Ferhadanlı)gittiğimde aynı güzelliği yaşardım.Maalesef o yüzlerce İnekten 1 tane bile kalmamış.
MEFKURE SONÜSTÜN -- 07.10.2018 09:03
GERÇEK BİR AŞK ÖYKÜSÜ
Hocam yaşam o kadar kutsalki içerisinde VAR ettiği güzellikleri ayrıştırmaz ama biz insanız diyemeyenler bu yaşamı altüst etmekteler umarım bu güzel yaz diziniz bizlere rehber olur, saygılar.
Mahmut erdem -- 29.09.2018 19:07
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
İstanbuldan takip ettiğim biri olarak Şakir paşa ve çapanoğlu ailesinin bu memleket için ne kadar fedakarlıklar yaptıklarını okuyunca insanın içinde bir burukluk oluyor haksız yere sıkıntılar yaşamalarından dolayı ama onlara minnet duyarak saygıyla anarak Allah cc rahmet eylesin makamları cennet olsun
Mahmut kara -- 21.07.2018 02:02
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
Merhaba Abdulkadir bey
Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum gerçekten şunu anladım eğer bugünkü teknoloji olsaydı Ahmet şakir paşa (yazık çok üzüldüm)dan diğer fedakar çapanoğlu aileleri çok daha düzgün anlışılırlardı. Maalesef çok değerli hizmetleri bulunan insanlar kendilerini ifade edememiş seslerini istedikleri biçimde ulaştıramamış ve büyük mağduriyet yaşamışlar. Ama bugün hakiki gerçekler gün ışığı gibi ortada o yüzden mekanları cennet olsun. Sizede ayrıca teşekkürler bu olayları daha düzgün biçimde bizlere ulaştırdığınız için ,

Saygılarımla,
MAHMUT KARA -- 20.07.2018 19:50
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Acizane köşemde yayınladığım yazılarıma zaman ayırıp yorum göndermek lütfunda bulunan okuyucularımıza en kalbi teşekkürlerimi arz ederim. Sehven yorumlarının altına isim yazmayı unutan sayın okuyucularımın köşemdeki mail adresimden (yazı başlığının altında) bana ulaşmalarını hasseten rica ederim.Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.07.2018 10:46
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Uzun süre okuyamadım okuduğumda engüzel yazı oldu emeğinize sağlık hocam
Adınız ve Soyadınız -- 09.07.2018 16:56
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00