BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
214
Dün
:
4601
Toplam
:
13175301
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
BENİM BABAM
capanoglukadir@yahoo.com.tr
28 Mayıs 1964, bu gün babamın öldüğü gün. O’nu, bundan tam 53 yıl önce Çanakkale de işinin başındayken (T. İş Bankası) kaybetmiştik. Benim babam 1917 Yozgat doğumlu, sekizinci göbekten Çapanoğlu torunu olan Muammer Çapanoğlu’dur. Cennetmekân Muhlis Bey’in oğludur. Yozgat’ımızın canlı tarihi değerli Yılmaz Göksoy Hocam “O yıllarda Yozgat’ta sadece Muhlis Bey’e bey denirdi. Yaşadığı dönemde yalnız Çapanoğullarının değil tüm sıkıntıdaki Yozgatlının hamisiydi, onu hep kolları manşetli güzel paltosuyla hatırlarım” der.

Babam, 1930 lu yıllarda İstanbul Sultanahmet’teki Yüksek Ticaret Mektebinden mezun olmuş. Sene, 1935-1936. İstanbul’da yüksek tahsil yapan Yozgatlı talebeler ile Malatyalı talebeler aynı yurtta kalıyorlar. Malatyalı talebelerden Hamit Fendoğlu’nun kabadayı hareketlerinden hem Malatyalı talebeler hem de Yozgatlı talebeler illallah demişler. Hukuk fakültesinde okuyan Yozgatlı merhum Av. Sururi Tuğrul Bey, o sırada Yüksek Ticaret Mektebinde okuyan (daha sonra Sultanahmet İkt. Tic.İlm. Akademisi oldu) ve Çemberlitaş’ta bir otelde kalan rahmetli babam Muammer Çapanoğlu’ndan yardım istiyor. “Hamit, ne bize nede kendi hemşerilerine yurtta dirlik vermiyor, şuna bir görünsen iyi olur” diyor. Muammer Bey’in Yozgat Lisesinde okurken 19 Mayıs kutlamalarında katıldığı spor dallarından madalyaları ve birincilikleri var.

Değişik dallarda arka arkaya birinci olunca o yıllarda Yozgat valisi olan Bekir Sami Baran Bey, biraz asabi bir ses tonu ile yanındakilere “Bu çocuk kimin çocuğu” diye sorar. Yakınında oturan dedem Muhlis Bey (Çapanoğlu) yavaşça “Benim oğlum beyefendi” deyince mahcup bir sesle “tebrik ederim efendim” demek zorunda kalır.

Bir süre güreşle de ilgilendiğinden 1.90 boyunda ve güçlü bir yapısı vardı. 2010 yılında Yozgatlı şair Hüzni babanın oğlu Sayın Fahrettin Öncül, Yozgat öğretmen evindeki sohbetimizde “Muammer ağabey daha lise talebesi iken fötr şapka giyer, papyon kravat takardı. Boylu boslu idi kendisinden çekinirdik” demişti.

Babam, yurda geliyor, Hamit Fendoğlu’na bir daha Yozgatlı talebelere dokunmamasını tembih ediyor. Av. Sururi Tuğrul Bey, 1969 yılında İstanbul, Cağaloğlu’ndaki iş yerinde yaptığımız sohbette bu anılarını bana naklederken “O günden sonra bir daha bize sataşamadı” demişti.

Rahmetli Hamido, yıllar sonra XIII. Dönem Malatya Milletvekili seçildi. İsmet İnönü’nün hayatı boyunca odaya girdiklerinde ayağa kalktığı iki şahıstan birisi oldu. Kimilerine göre bir eşkıyadır. Bu söz ne kadar gerçeği yansıtır bilinmez elbette, ama üzerinde genellikle birkaç silah birden taşıdığı bilinirdi. 27 Mayıs ihtilal’ını yapan ve o sırada mecliste bulunan birçok milletvekilini dövmüş ve ihtilalin Generalini de boş geçmemiştir. Dönemin meşhur kabadayılarının bulunduğu Ankara Cicim'e geldiği zaman o dönemde meşhur olan Dündar Kılıç, Sarı Avni, Kürt Cemal gibi kabadayıları derinden etkilemiştir. Hamit Fendoğlu yıllar sonra Malatya Belediye Başkanı oldu ve “Hamido” lakabı ile anıldı.6 Nisan 1978 günü Malatya’daki evinde posta ile gönderilen bir bombanın patlaması sonucu, gelini ve iki torunu ile birlikte hayatını kaybetti. Allahın rahmeti üzerlerine olsun.

Sporun her türlüsünü yapan ve güreşle de ilgilenen babam, hiç unutmuyorum, 1955 yılında kendine güç denemesi yapmak isteyen 22 yaşlarındaki iki yeğenini iki kolu ile kafakola alıp nefessiz bırakmıştı. 1964 yılında vefatından sonra ancak birkaç kere giydiği İpekiş kumaşından diktirdiği paltosunu ben giymek istemiştim. 1.80 boyundaki ben paltonun içinde korkuluk gibi kalmıştım.

Muhlis Bey dedemin Çapanoğulları hadisesi sonrası 1922-1949 yılları arası Yozgat’ta inşaat ve kok kömürü müteahhitliği yaptığı dönemde babam, hem dedemin yanında bulunuyor hem de Yozgat CHP İl İdare Kurulu üyeliği yapıyor. 1948 yılında açık oyla halkevi başkanlığına seçiliyor, 1950 yılına kadar bu görevi yürütüyor. (Yozgat Halkevi’nin kuruluşu ve faaliyetleri (1932-1951) İbrahim Erdal) Yozgatlı ünlü öğretmen Fazlı Bilecen de 1940 yılında halkevinin dördüncü başkanı olarak seçilmiştir. 30 Aralık 1949 günü Çapanoğlu Büyük camiinde Cuma namazını kılarken beyin kanaması geçiren dedem Muhlis Bey’in 62 yaşında ani vefatı ile neye uğradığını şaşıran babam. İhalesini aldıkları Alaca ve İskilip’in şehir suyu şebeke inşaatlarını bitiremeyip iflas edince Maarif Vekili olan Atıf Benderlioğlu’nun tavassutu ile İş Bankasına memur olmak zorunda kalıyor. Ve biz Ankara’ya taşınıyoruz. Babamın Halkevi başkanlığı böylece son buluyor.

1955 yılında Kırklareli’ne tayini çıkınca o zamana kadar yürüttüğü Çapanoğlu Camii mütevelli‘liğini de (bir vakfın ya da benzeri bir şeyin yönetimi kendisine verilmiş olan kimse) yeğeni Avukat Nejat Çapanoğlu’na bırakmıştı. Onu asıl üzen de bu olmuştu. Çünkü hem bayramlarda Ankara’dan Yozgat’a gidip sakal-ı şerifi kırk kat bohçasından çıkararak cemaate gösterip dini bir görevi yerine getirmenin manevi mutluluğunu yaşıyor hem de tarihe mal olmuş bir sülalenin temsilciliğini yapıyordu. Bir bayram beni de yanında götürmüştü. Sakal-ı şerifi çıkardığında yaşanan izdihamdan öylesine korkmuştum ki günlerce etkisinde kalmıştım. Türkiye’de hemen her camide bir sakal-ı şerif vardır ama bunların içinde Çapanoğlu camiinde bulunanın gerçek olduğu kabul edilir. Zira Çapanoğlu Beyleri her yıl padişahlar tarafından Kâbe’ye gönderilen örtü ve hediyeleri götüren Sürre alaylarına komutanlık etmişlerdi. Bu gidip gelmeler sırasında Kâbe’deki kutsal emanetlerden gerçek bir sakal-ı şerif getirmiş olabilirler diye düşünülür.

Bizim bundan sonraki hayatımız hep gurbette geçti. Tek zevki ara sıra evinde içebildiği bir duble rakısı oldu. Ben babamın da bağlama çaldığını bana aldığı bağlamayı çok keyiflendiği bir gün çalmasıyla öğrendim. Biraz keyiflenirse sofranın başında alçak bir ses tonu ile ezberindeki iki bozlaktan birini söylerdi;

Ufacık filizli de seyrek meşeli
Sarıçiçek de mor menekşe döşeli
Atamın otağı yerler nic’oldu.
Arap atlı koca beyler nic'oldu

Dokuz boğumlu da kargının boyu
Düşmana at sürmek ecdadın soyu
Binmiş abidinim varıyom deyi
Boynu uzun arap atlar nic'oldu?

Arşın arşın çuha şalvar giyenler
Kazan kazan pilavları yiyenler
Sen ölme de ben ölüyüm diyenler
Emmim dayım yeğenlerim nic'oldu

Ya da şunu söylerdi;

Aman Babına da deli gönül babına
Koç Yiğitler de sığmaz oldu kabına
Ala çamın boz ardıcın dibine
Silah çatıp yatmamıza ne kaldı

Aman yaz gelip de yaz ayları doğunca
Bizim burdan göçmemize ne kaldı
Sarı çiçek mor menekşe bitince
Top top edip yolmamıza ne kaldı

Babına’nın anlamını sözlüklerde aradım bulamadım. 23 Ekim 2009 günü rahmetli Süleyman Sökmen ağabeyime telefonda sormuştum “Babına ne demek” diye. Değerli ağabeyim “Babına yiğitleme demektir” diye engin bilgisini bir kere daha ispat etmişti. Telefon konuşmamızı da şöyle bitirmişti; Babına da yiğitleme adıdır/ Sürmeliler türkülerin tadıdır/ Çapanoğlu havalinin şahıdır/ O zamanları görenleri bi bilsen. Sonra telefon konuşmamızı yeterli görmemiş ki, Yozgat Gazetesindeki köşesinde de bana hitaben yine şu notu yazmıştı.

“Sevgili hemşerim Abdülkadir Çapanoğlu, ben Süleyman Sökmen, ilginiz için çok teşekkür ederim. Babına "yiğitleme" manasına gelmektedir. Başka sorularınız veya görüşleriniz olursa beklerim.Sevgiler
Süleyman Sökmen -- 24.10.2009 12:34

Yozgat’ımızın yeri doldurulamayacak değerlerinden Süleyman Sökmen ağabeyimle 2003 yılından beri telefonla görüşüyor, bayramlaşıyorduk. “Kimler Geldi Kimler Geçti”, “Dalya”, “Yozgat’ın Gerçek Türkü Öyküleri” kitaplarını imzalayıp göndermişti. Allah’ın rahmeti üzerine olsun değerli ağabeyim.

Babamın keyfi yerindeyse masadan kalkamazdık o’da Kırşehir’in Çiçekdağı’na geçerdi.

Yar yar Çiçekdağı derler de var mı sana zararım
Yar yitirdim uğrun uğrun ararım
Anam böyle miydi yar seninle kavlü kararım
Şahım ey ömrüm ey

Yar yar engininde yavru şahin kışlamaz
Felek üsteledi peşim bırakmaz
Aman gönül kalesine gülle işlemez
Şahım ey ömrüm ey

Ve son yudumla bağlardı

Atalım mı küçük hanım atalım mı vay
Rakıyı da şaraba katalım mı vay
Senin için on beş sene yatalım mı vay

Hana vardım han değil
Penceresi cam değil
Bugün ben yâri gördüm
Ölürsem de gam değil

Hayatımız gurbette geçti demiştim. Ankara, Kırklareli, Afyon/Dinar, Niğde, Amasya, Çanakkale derken, 28 Mayıs 1964 yılında babam da dedem gibi Çanakkale de geçirdiği beyin kanaması neticesi da ha 47 yaşındayken bizi bırakıp gidiverdi. Geride lise talebesi iki erkek ve 3 yaşında bir kız evladı bırakarak. Kadere bakın ki babaannem vefat ettiğinde de babam 5 yaşındaymış. Anne özleminden kızına da annesinin ismini koymuştu, kızına da hasret gitti. Vefatından sonra ikinci dünya harbi esnasında yedek subaylığını yaptığı İstanbul Hadım köydeki ulaştırma taburu diplomasının arasında şu karalamasını bulmuştum.

Şu beyhude ömrüm hep böyle sürecek sandım
Meğer hep nakıs’ta (eksi) yazılıymış bu benim bahtım
İkbali ile avunurken muhterem babamın
Avucumdan kayıp gitti ecdad-ı vatanım

27.05.2017

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00