BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 19.12.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
201
Dün
:
4633
Toplam
:
15014512
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
4 NİSAN DENİZ ŞEHİTLERİ GÜNÜ VE DUMLUPINAR FACİASI
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Akdeniz de yapılan Nato tatbikatına katılan Birinci İnönü ve Dumlupınar denizaltılarımız manevralarını bitirdikten sonra Gölcükteki üslerine dönüyorlardı. Su yüzünde seyrederlerken 1953 yılı 3 Nisan’ı 4 Nisana bağlayan gece saat 02.00 sularında Çanakkale Nara Burnu önlerine geldiler. Astsubay Hüseyin İnkaya, nöbetçi olmamasına karşın vardiya dışı görevine devam ediyordu. Nara önlerine gelinirken rotada dikkatini çeken değişiklik üzerine köprü üstüne çıkmıştı. Tam bu sırada güvertede bulunan sekiz kişi, ne olduğunu anlayamadan suya yuvarlandı.

İstanbul’dan gelen ve aynı bölgede seyreden Naboland isimli İsveç şilebi şiddetle Dumlupınar’a çarptı. Denizaltımızın güvertesinde Süvari Kıdemli Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu, Üsteğmen Kemal Ünver, Üsteğmen Hüseyin Yumuk, Astsubay Hüseyin Akış ve Astsubay Hüseyin İnkaya vardı. Nabolant’ın kaptanı ise Oscar Lorentzo idi.

İki gemi öyle bir gürültü ile çarpıştı ki çarpma sesi Eceabat sahilinden bile duyuldu. Nabolant, Dumlupınar’a tamda baş tarafından bindiriyor ve denizaltı birkaç dakika içinde boğazın karanlık ve soğuk sularına gömülüyordu. Çarpışma esnasında denizaltının elektriği kesiliyor. Ön taraftan su alan denizaltının personeli hemen kıç torpido tarafına kaçmaya çalışsa da ancak 22 denizci geminin kıç tarafına ulaşabiliyor.

Olay haber alınır alınmaz ilk anda Eceabat limanında bulunan gümrük motoru, personeli ile birlikte kaza mahalline ulaşıyor. Bu sırada üzerlerinde can yelekleri olan ve kazadan kurtulmayı başarıp Naboland’dan atılan tahlisiye sandalına çıkan 8 denizciyi motora alarak hastaneye ulaştırıyorlar. Gün ağarırken balıkçı tekneleri de kaza mahalline ulaşıyor. Gümrük motorunun ikinci çarkçısı Selim Yoludüz, Dumlupınar’ın su yüzüne fırlattığı haberleşme şamandırasını görüp uzanıyor ve üzerindeki yazıyı okuyor. Deniz kuvvetlerine bağlı Dumlupınar Denizaltısı burada battı. Kapağı açın ve denizaltıyla irtibat kurun.

Selim Yoludüz, şamandıranın içindeki ahizeyi kaldırıyor ve ümitle “Alo” diyor. Karşıdan “Buyurun ben Astsubay Selami” diye cevap geliyor. Selim bey ne durumda olduklarını soruyor. Astsubay Selami, elektriklerinin kesik olduğunu,15 derece sancak tarafa yatık olduklarını ve kıç tarafında 22 kişi olduklarını bildiriyor. Bunun üzerine Selim Bey “Endişe etmeyiniz Kurtaran gemisi yolda sizi oradan çıkaracağız” diyor. Astsubay Selami’nin cevabı “Ailelerimize selam söylüyoruz. Bizi kurtaracağınıza eminiz. Vatan sağ olsun”.

Kurtaran Gemisi 10 saat sonra saat 11.00 sularında kaza mahalline geliyor. Ancak 91 metre derine oturan gemiyi ve personelini kurtarmak için yapılan tüm çabalar sonuçsuz kalıyor. 80 metreye kadar inen dalgıç Yılmaz Süsen, baygın bir halde yukarı alınıyor. 15 saat basınç odasında tutulduktan sonra hayata döndürülebiliyor.

Ahizeyi tekrar kaldırdıklarında aşağıdan ezan ve tekbir sesleri geliyor. Kurtaran gemisi personeli aşağıdaki arkadaşlarını kurtarmak için büyük gayret gösteriyorlar. Ancak daha çalışmanın ilk adımında denizaltının battı şamandırası koparılıyor ve Dumlupınar'la irtibat kesiliyor. Çan kılavuz teli olmayan denizatlıya ulaşmak daha da imkânsız bir hal alıyor.
Eğer Dumlupınar'ın şamandırası kopmasaydı dalgıçlar telefon kablosuna tutunarak aşağıya inecek ve Kurtaran gemisindeki çan telini denizaltının kurtarma kapağına takabilecekti. Ancak şamandıranın teli kurtarma çalışmalarının ilk adımında koparılıyor. Bu sır 50 yıl sonra açığa çıkarıldı (Kaynak: Berk İzmir [www. Zikinci.com])

Bu sırada Ankara radyosu da her saat başı durum hakkında bilgi veriyor. Çabalar netice vermeyip bütün umutlar tükenince radyodan Milli Savunma Bakanlığının yedi numaralı tebliğini yayımlanıyor. Çanakkale Nara önünde batan Dumlupınar denizaltı gemisinde kalmış olan personelin kurtarılmasından tamamen ümit kesilmiştir”.

Vatan sağ olsun diyerek şehit olan 81 denizcimiz, bu elim kaza neticesi Nara burnu diplerinde sonsuzluk uykusuna yatıyorlar. Şehitlerimizin arasında iki de Yozgatlı var. Birsisi Çapanoğlu ailesinden Yozgatlı emekli öğretmen Nuri Aral’ın oğlu Deniz Elektronikçi Astsubay İlhan Aral diğeri Çavuş Tarık Gediz..

İlhan Aralın o günleri bizzat yaşayan kız kardeşi Aysel Aral Terken şöyle anlatıyor. “Evimiz, Yozgat’ta Polis dairesinin karşısında idi. Aga marka büyük bir radyomuz vardı ama babamın sadece kulaklıkla dinlediği küçük bir radyosu daha vardı. Genelde radyo yayınlarını onunla dinlerdi. Radyoda Dumlupınar Denizaltısı Çanakkale’de battı haberini duyunca babam, susun, susun diye bağırarak hemen yerinden fırlar büyük radyoyu açıp acı ile anneme seslenir. O andan itibaren radyonun başından ayrılmazlar.

Ben o sırada orta ikinci sınıf öğrencisi idim ve okulda idim. Okuldan eve geldim. Evin önünü kalabalık görünce hem şaşırdım hem de çok korktum. Bütün akraba hısımlar, komşular, ahbaplar ya evin bahçesinde ya da sokakta idiler. Anneme veya babama bir şey oldu sandım. Korkarak eve girdim. Annem yere oturmuş dövünüyordu. Karmakarışık ve uğultulu konuşmalardan ağabeyimin görev yaptığı Dumlupınar denizaltısının battığını öğrendim.

Ağabeyim daha 6 ay önce okulunu bitirmiş ve daha yeni maaş almaya başlamıştı. Bir ay kadar önce de izin alıp Yozgat’a gelmişti. Annem o zaman üzüntü ile “Yavrum neden bir denizaltıda görev aldın, çok tehlikeli” dediğinde. “Anne bu denizaltı sınıfının en üst gemisi tam dokuz motoru var, en seçkin subaylar bu gemide, korkma bir şey olmaz” diyerek teselli etmişti. Sevim isminde çok cici bir kız ile de nişan yapmıştık. Ağabeyim çok güzel keman çalardı. Arkadaşları ve komutanları ile birlikteyken de çalarmış. Bunları bize anlatırken çok mutlu idi. Annem de onu böyle mutlu görünce daha rahatlamıştı.

Radyo şehit oldukları haberini verdiği halde annemden beş gün sakladık. Yavaş yavaş onun da umutları tükendi. Daha sonraki günlerde ağabeyimin elbisesi ile şehitlik beratını getirdiler. Annem aylarca bahçeye çıkıp gizli, gizli ağlardı. Allah rahmet etsin. Nur içinde yatsın canım ağabeyim”.


8 denizciden 5'i hayatta kalmayı başardı. Denizden çıkarılmalarının hemen ardından hastaneye kaldırılan denizciler, nasıl kurtulduklarını şöyle anlatmışlardı: Dumlupınar Komutanı Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu: “Kaza mahallinde seyrediyorduk. Hava çok sisli ve kapalı idi. Aniden şiddetli bir çarpışma oldu. Ben güvertede idim. Sadme ile birlikte kendimi denizde buldum. Önce bir şaşkınlık anı geçirdim ve sonra suyun içinde soyunmaya başladım. Denizde iki saate yakın çırpındım, bu esnada tahlisiye vasıtaları ile kurtuldum”.

Üsteğmen Hasan Yumuk: “Sadme ile birlikte kendimi denizde buldum. Önce hafif bir baygınlık geçirdim ve sulara gömüldüm. Tekrar suyun yüzüne çıktığımda bizim geminin ters döndüğünü gördüm. Çok kesif bir sis vardı. Yüzmeye başladım. Gemi de süratle batıyordu. Ben de anafora kapılmıştım. Bir müddet geminin peşinden denizin dibine doğru sürüklendim. Bu çekişten kendimi bir türlü kurtaramıyordum. Nasıl oldu bilmiyorum; son bir gayretle suyun yüzeyine çıkabildim. Sularla iki saat kadar pençeleştim. Neticede İsveç gemisinin tahlisiyeleri ile kurtuldum”.

Üsteğmen Kemal Ünver: “Köprü üstüne çıkmıştım. Bu esnada şiddetli bir sadme ile denize düştüm. Gittikçe sulara gömülüyordum. Cankurtaran yelek ve simidi olmadığı için iki saat kadar daima yüzmek mecburiyetinde kaldım. İsveç gemisi tahlisiyesi imdadıma yetişmeseydi kurtulmama imkân yoktu”.

Seyir Astsubayı Hüseyin İnkaya: “Biraz hava almak için güverteye çıkmıştım. O sırada çok şiddetli bir sadme oldu ve kendimi denizin içinde buldum. İki saate yakın yüzdükten sonra, elime geçen bir cankurtaran simidine sarılarak kurtuldum”.

Astsubay Başçavuş Hüseyin Akış: “Nöbeti devralmak üzere yukarı çıkmıştım. İnfilakı andıran bir gürültü ve sadme arasında denize yuvarlandım. Bir hayli çabaladıktan sonra neredeyse kesilecektim. Tahlisiye yetişti ve kurtarıldım”.

1950 de Kasımpaşa Dalgıç Okulu’nda birinci sınıf dalgıç olarak yetiştirilen Dara Çetinkale 1958 yılında 91 metredeki Dumlupınar Denizaltısına Helyum-Oksijen (heliox) karışımı ile ilk dalan dalgıç oluyor. Gelişmiş teknoloji ile 2003 yılında denizaltıya ulaşan bir ekip resimlerini çekip üzerine vatan size minnettardır yazılı bir plaket çaktılar. Her yıl 18 Mart Çanakkale zaferi kutlamaları için İstanbul’dan Çanakkale’ye gidilirdi. 1966,1967 ve 1968 yıllarında aynı saatlerde aynı yerde denize çelenk bırakma törenine Türkiye Milli Talebe Federasyonunun bir üyesi olarak naçizane bende katılma şerefini yaşadım. Mekânları cennet aziz ruhları ışıklar içinde olsun.

Yazarın notu; Amerikalı bir gökbilimcinin yeni keşfettiği bir asteroide (gök cismi) 59 yıl önce 81 askerimize mezar olan Dumlupınar denizaltısının adı verildi. Bunu sağlayan ise “Dumlupınar battığında, ben İstanbul'da yaşıyordum ve 7 yaşındaydım. 81 askerin şehit olmasıyla ilgili acıklı hikâyeler, o günlerde radyodan yayınlanıyordu. Bunlardan çok etkilenmiştim” diye anlatan Muazzez Lohmiller isminde bir Türk Kadınıdır.

04.04.2017

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ÇAPANOĞULLARI HADİSESİ BİR İSYANMIDIR? - 1 -
Yorumunuz sevgili a.kadir bey yerköy derebağı köylüyüm.tel.0 535 967 57 11.yozgat günleri ankara da Siyami YOZGAT ın yazdığı USAT romanı hakkında düşüncelerinizi rica ediyorum.okudum.şu sira tekrar okuyorum.selamlar
Ünal dursun -- 07.12.2018 23:57
NE ÇORBAYMIŞ BE!
Değerli dostum,
Çorba hakikaten yediden yetmişe herkes için çok değerli bir yiyecek. Teşekkür ediyorum. Bizim Köyden İnsan Manzaraları-1’i okumuşsunuz. Yorumlamışsınız. Varlığınız daim ola.
Kısacık bir ekleme yapmak isterim yine “çorba”ya dair. Bizim gibi çorba severin biri az kalsın yuvasını bozuyormuş. Bu çorba yüzünden canım. Şöyle olmuş: Adam eşinden her gün çorba istiyor. Çorbasız sofraya oturmuyor. Bir gün böyle, beş gün böyle… Kadıncağız usanmış. Bir gün tasını tarağını toplamış. Demiş ki kocasına:
-Ben anneme gidiyorum. Ne halin varsa gör!
Adam mutfak işinden pek anlamıyor. Yalvarır bir sesle:
-Hanım, çorba pişir de öyle git bari, deyip boynunu bükmüş. Kadıncağız hanımlığını yapmış. Annesine gitmekten vaz geçmiş.
İşte böyle aziz dostum. Selam ve saygıyla.
Mustafa Topaloğlu -- 07.12.2018 23:48
BİZ NELER GÖRDÜK
Sayın M. Kılıcaslan, lütfen capanoglukadir@yahoo.com.tr adresimden mail göndererek ya da Yozgat Gazetesinden telefonumu alarak bana ulaşınız. Selamlar.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 30.11.2018 10:45
Bir yiğit beyzade, Çapanoğlu Halit bey
Merhaba , bende Çapanoğlu torunuyum ama tam hikayeyi bilmiyorum, Babannem zamanında bahsederdi bir süredir aklını yitirmişti ama geçmişi iyi hatırlıyor ara ara diyordu oda yeni rahmetli oldu 76 yaşında, bildiğim kadarıyla arap seyfi alaca köyündendi babası Mehmet Celal Çapanoğluymuş annesi İkbal Arslan çerkes kızıydı. Abisi de vardı Aydın oda vefaat etti genç yaşt pek bilmiyorum. Babası genç yaşta aklını kaybetmiş at çiftlikleri felan varmış zamanında birşeyler olmuş almışlar ellerinden , babasının mezarını bilmiyordu. Sadece İstanbul da vefaat etti kimsesizler mezarlığına gömülmüş sanırım. Dediğim gibi yarım yamalak bir hikaye yeni toprağa verdik üzgünüz ve merak ediyorum belki bir bileni vardır. Hayatı kısa sürede olsa yozgatta devam etmiş dayısı komsermiş babası vefaat edince yozgata dönmüşler bir köy adı veriyordu ama unuttum orada dayısı komsermiş karakolun karşısındaki evde kalırlarmış Çerkes kızı dediğim ikbal annem de bildiğim kadarıyla ceritmiş. Celal dedemin tek bir resmi mevcut ama dediğim gibi bilgiler yarım belki bir bilen vardır.
M.Kılıçaslan -- 28.11.2018 20:28
BİZ NELER GÖRDÜK
Bu yazını, en iyi üniversitelerin malzeme ve metalurji mühendisliği mezunu çocuklar bile yazamaz Ağabey, kutlarım seni, de niye mühendis olmamışsın ki
Bülent cerit -- 24.11.2018 15:19
BİZ NELER GÖRDÜK
Sayın Çapanoğlu,
Harika bir biçimde tasvir ettiğiniz bu kapkacak macerasını ben de aynen sizin gibi yaşayanlardanım, çünkü aynı nesil ve yaklaşık aynı çevredeniz..Rahmetli annem gözümün önünde canlandı mutfakta çalışırken. Zavallı memleketim! Geri kalmışlığın bedelini bizler ödüyoruz. Kullandığımız bu nesnelerin bıraktığı arızalar yaşlılık döneminde uzun yılların içinden geçerek bizlere yansıyor. Allah bizden sonrakilere acısın diyorum. Onlar bizim nesilden daha şanssız. Gerek dünya, gerek memleketimiz ölçeğinde.
Selam ve saygılar,
A. YAŞAR OCAK -- 23.11.2018 10:42
BİZ NELER GÖRDÜK
Teşekkür ederim bu kadar güzel eski-yeni günler anlatılmaz.bizim evde de bakır tencere vardı.çok iyi hatırlıyorum.elinize ve kaleminize sağlık.

ARTO KAZANCIOĞLU -- 23.11.2018 10:40
BİZ NELER GÖRDÜK

Yüreğine sağlık. Sıcacık bir yazı. Hep birlikte yasadığımız dönemler. Çok teşekkürler.
Güner Türkoğlu Gökay -- 23.11.2018 10:39
BİZ NELER GÖRDÜK
SEVGİLİ ABDÜLKADİR BEY,
ÇOK GÜZEL TARİHİ BİR YAZI OLMUŞ, ELİNİZE SAĞLIK, İLERDEKİ KUŞAKLARIN VE TARİHÇİLERİN YARARLANABİLECEĞİ BELGE NİTELİĞİNDE GERÇEKTEN.
SEVGİLER....SELAMLAR...
Selçuktayfun Ok -- 23.11.2018 10:38
SAYIN BEKİR BOZDAĞ’IN YOZGAT ZİYARETİ
Yorumunuz Sayın hocam çok güzel yazmışsınız fazlalığı var eksikliği yok yozgat var yozgatlı yok garip sahipsiz şehir tıpkı benim gibi öksüz garip tarihe bakarsak Cumhuriyet döneminde yapılan ortada cakili bir çivi yok bir bira fabrikası var olmaz olsun o bira fabrikası biz böyle iyiyiz.... sizi yeni tanıdım atalarimizin gurur duyduğumuz sahiplendigimiz Çapanogullarindan yozgat da bizim Capanogullarida bizim dediğimiz ismini namini duydugumuzda titredigimiz kendimize gelip heybetlendigimiz dedelerimiz özümüz canimiz....yazmaya devam edelim ama 1923 den bugüne kadar saygılarımla
Mustafa Aydın Turan -- 20.11.2018 09:05
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00