BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
236
Dün
:
4601
Toplam
:
13176101
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
GÜLSEREN SEBÜK MANDATO
capanoglukadir@yahoo.com.tr
O, çok kültürlü bir Çapanoğlu torunu, bir hanımefendiydi. Hukuk doktoru olan Gülseren Hanımefendi Kur’anı Kerim’i kendi dilinden okumak anlamak için İtalyan eşi Gennaro Mandato ile altmış yaşından sonra Arapçayı öğrenmişti. Bir sohbetimizde şöyle söylemişti;

Her dilin ayrı özellikleri vardır. Alfabesinin de ona uygun olması gerekir. Çin alfabesi Çince lisanına uygundur. Japon alfabesi Japon lisanına uygundur. Yunan alfabesi Yunan halkının lisanına uygundur. Arap alfabesi de, Arapçanın yapısına uygun seslerden doğmuş, bu sesleri yansıtacak, Arapların anlaşmasını sağlayacak ölçüde biçimlenmiştir. Türkler, konuştukları lisan olan Türkçeye uygun alfabeler kullanırken, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra Arap alfabesini kullanmaya başlamışlardı. Hâlbuki Arap alfabesi Arapçaya uygundur, Türkçe’ ye uygun değildir. Bu sohbetimizi ayrı bir yazımda daha uzun anlatacağım.

Gülseren Sebük Mandato 02 Kasım 1929 da doğdu. Çapanoğlu sülalesinin sekizinci göbekten torunudur. Ankara Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra 1950 li yılların başında kısa bir süre avukatlık yaptı. Bu yıllarda adliye koridorlarında yine Ankara Hukuk’tan mezun Çetin Altan ile tanıştı. Çetin Altan’ın kendisine ilgi duyduğunu ve yakınlaşmak istediğini gülerek anlatmıştı.

1953 yılında Prof. Muammer Aksoy ile evlenirlerse de bu evlilik maalesef uzun ömürlü olmaz, ayrılırlar. Bu ayrılık her ikisi içinde üzücü olur. Gülseren Hanım yaşadığı olumsuzlukları unutmak için Almanya’ya doktora yapmaya gider. Babası Tahir Sebük o yıllarda Yargıtay Başkanıdır (1953-1960). Gülseren Hanıma Almanya’da kullanması için Wolksvagen otomobil alır. Kaderin bir cilvesi Muammer Aksoy da yine kariyer yapmak için Almanya’dadır. Gülseren Hanım yağmurlu bir gün arabası ile giderken otobüs durağında bekleyen Muammer Bey’i görüp arabasına alır. Her tesadüf ettiklerinde Gülseren Hanım yine onu gideceği yere bırakır.

Öbür kuzenim Cengiz Divanlıoğlu da şöyle anlatmıştı; Gülseren ablamız ile Prof. Muammer Aksoy evlendiklerinde Necati Bey Caddesinde şimdi Çankaya Emniyet Müdürlüğünün karşısındaki binada altlı üstlü oturmuştuk. O zaman dört katlı bir bina idi. Ben de 7-8 yaşında bir çocuktum. O günlerden aklımda kalan iki şey var. Muammer Bey üniversiteye taksi ile giderdi. Taksi beklerken bile mutlaka kitap okurdu. Türkiye’nin ilk Vejeteryan’larındandı ve çok titizdi. Eve alınan meyve ve sebzeler önce sabunla iyice yıkanır, durulanıp kurutulduktan sonra buzdolabına konurdu. Eve kesinlikle et girmezdi, bu yüzden Teyzem (Gülseren ablamın annesi) Gülseren abla gençliğinde zatürre geçirdiği için yeteri kadar beslenemiyor diye çok üzülürdü. 1966 yılında Mülkiye Mektebinde okumaya başladığım ilk günlerde “Medeni Hukuk dersimize giren Muammer Aksoy, isim listesinde benim adımı görünce Cengiz burada mı diye sordu. Heyecanla ayağa kalktım, buradayım efendim dedim. Memnun oldum, dersten sonra yanıma gel dedi. Ders bitince yanına gittim. Çok ilgi gösterdi. Mülkiyeyi kazandığım için tebrik etti. O yıllarda kırmızı ceket modaydı, kırmızı giyme sonra komünist derler diye şaka yaptı. Gülseren ablamızı sordu ve bir sıkıntın olursa bana gel dedi.” Cengiz Divanlıoğlu da Danıştay 9. Daire başkanı oldu 65 yaşını idrak edince emekli oldu.

Gülseren Hanım doktorasını yaparken Siemens firması da daha üst düzey eğitim alması için Gennaro Mandato’yu Almanya’ya gönderir. Tecelli mi yoksa ki kader mi bir toplantıda tanıştırılırlar. Gennaro, her tanıyanı kendisine hayran bırakan saygılı, görgülü, kibar, çocukla çocuk, büyükle büyük olan çok sıcakkanlı bir insandı. Gülseren Hanıma evlenme isteğini açıklar. O da kendisini çok beğendiğini ancak ailesinin bir Hristiyan’la evlenmesine asla razı gelmeyeceğini söyler. Gennaro pes etmez, sabırla ve ümitle bekleyeceğini söyler. Günler böyle geçip giderken baba Tahir Bey, 27 Mayıs 1960 darbesi sonucu diğer Yargıtay üyeleri ile birlikte resen emekli edilir. Bir süre sonra hem kızını hem de Almanya’yı görmek arzusu ile kızına misafir olur. Bu ziyareti fırsat bilen Gülseren Hanım babasına hem Almanya’yı hem de İtalya’yı gezdirmek ister. Otomobil ile İtalya’ya giderler. İtalyan bir arkadaşı olduğunu Roma’yı çok iyi bildiğini arzu ederse onun kendisine refakat edebileceğini söyler. Gennaro ile Tahir Bey bir hafta birlikte Roma’yı gezerler. Tahir Bey, Gennaro’yu çok beğenir, her gezi sonrası ondan sitayişle bahseder. Gidişatın istediği kıvama geldiğine karar veren Gülseren Hanım babasına konuyu açar. Uzun bir sessizlikten sonra Tahir Bey cevabını Ankara’ya dönünce mektupla bildireceğini söyleyerek konuyu kapatır.

Ankara’dan gelecek mektup heyecanla beklenir ama cevap Gülseren Hanımın tahmin ettiği gibidir. Hristiyan bir damat kabul edilemez. Gülseren Hanım “Ben sana söylemiştim” diyerek üzüntü içinde mektubu Gennaro’ya tercüme eder. Gennaro yine vazgeçmez. “Ben bekleyeceğim gerekirse sonsuza kadar” diyerek onu teselli eder. Ve Tam yedi yıl sabırla bekler Gennaro. Tahir Bey’in rıza göstermesi üzerine 17 Ağustos 1967 Perşembe günü evlenirler. Tahir Bey emekli olduktan sonra bir yandan İki büyük bankanın hukuk müşavirliğini yürütürken bir yandan da serbest avukatlık yapar. Aldığı bazı önemli davaların savunmalarını uluslararası yasalardan da örnekler vererek Gülseren Hanım hazırlarmış. Durumu bilmeyen eski hâkim arkadaşları Tahir Bey bunları nerelerden buluyorsunuz diye sorarlarmış.

Gülseren Hanımın Allah vergisi güzel bir yüzü ve insana huzur veren çok yumuşak güzel bir sesi vardı. Tanışan herkes sabaha kadar o konuşsa ben dinlesem arzusu içinde olurdu. Evlendikten sonra İtalya’da aldıkları eskimiş tarihi bir binayı restore ettirip oraya yerleşirler. İstanbul Maçka’da da büyükçe bir daireyi yine planını kendi çizerek yeniden dekore ettirmişti Gülseren Hanım. Yazlarını daha uzunca kalacak şekilde İstanbul’da geçirmeye başlayınca tüm akrabalar benim tavassutumla kendisini ziyarete gelmişler engin bilgisinden ve tatlı sohbetinden istifade etmişlerdi. (bkz. Yüce bir sevgi hikâyesi, Çapanoğlu Osman Mekki Bey ve Nigar hanım) Bu ziyaretlerde Türkçeyi bizimle diyalog kurabilecek kadar öğrenen Gennaro kısa bir süre yanımızda kalır, Gülseren Hanımı misafirleri ile baş başa bırakarak servis ile ilgilenirdi. Gittiğimiz yağmurlu bir gün eline aldığı bir bez ile ayakkabılarımızı sildiğini görünce koşarak elinden almış ve çok üzülmüştüm. Böylesine hassas ve eşine âşık, akrabalarına sevgi dolu bir insandır Gennaro Mandato.

Hepimizin kalbinde ayrı bir yeri olan kuzinim Gülseren Hanımı 27 Şubat 2013 günü yani bu fotoğraf çekildikten dört yıl sonra 84 yaşındayken İtalya da kaybettik. Eşi Gennaro Mandato kırkıncı günü İtalya’dan Ankara’ya geliyor kabrini ziyaret ettikten sonra kimseye rahatsızlık vermeyeyim düşüncesiyle yine aynı gün İtalya’ya dönüyor. İki ölüm yıldönümünde de yine günü birlik gelip gidiyor. Bu yazımı hazırladığım sırada 27 Şubat günü yine Ankara’da olacağını bildirmişti. Her bayram ve yılbaşı Türkçe yazdığı elektronik posta ile bayramımızı ve yeni yılımızı kutluyor.

Çok sevdiğimiz Gennaro Mandato İtalya da anıları ile başbaşa. Çoktan emekli oldu ama “Siemens İtalya” onu bırakmıyor. Odanız öylece kalacak, “Ne zaman arzu ederseniz buyurun bizimle birlikte olun size her zaman ihtiyacımız var” diyerek.

25.02.2017

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00