BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 24.10.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
213
Dün
:
4633
Toplam
:
14652649
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
YOZGAT NÜFUS MÜDÜRÜ NUSRET ALPER VE SOYADI KANUNU
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Devlete 44 yıl hizmet eden Yozgat Nüfus Müdürü merhum Nusret Alper Beyefendi anlatıyor;
Soyadı Kanunu çıkınca, il merkezinde ve merkeze bağlı köylerde halkı nüfus kütüklerine yazmaya başladık. Bizzat köylere gidiyor bazen kapalı bir yerde bazen açık havada köylüyü sırayla yazıyorduk. Karşımıza gelen köylüye soruyorduk.

- Kendine bir soyadı seçtin mi?
- Yok,efenda (efendiağa)
- Adın ne?
- Mehmet.

Bakıyorduk boyu uzun. Bunun soyadı “selvi” olsun diyor öyle yazıyorduk. Ya da Çınar oluyordu.
- Hemşerim bundan sonra senin adın soyadın Mehmet Selvi deftere böyle yazdık diyorduk.
- Emrin olur efenda deyip elimize sarılıp gidiyor.
Sıradakine soruyorduk.
- Adın ne?
- Ahmet. Adam biraz esmer tenliyse yaz “kara”
- Hemşerim, senin adın soyadın Ahmet Kara
- Emrin olur efendaAllah razı olsun.
- Adın ne?
- Ali
- Olmaz, Alevi ismi, Yaz Ömer. O gün hava bulutluysa, yaz soyadı Bulut.
- Hemşerin, senin adın Ömer soyadın Bulut.
- Adın ne?
- Haydar. Olmaz Alevi ismi. Yaz Ebubekir. O sırada şimşek çakıyor, yaz şimşek.
- Hemşerim senin adın Ebubekir, soyadın Şimşek.
- Emrin olur.

Merhum Nusret Alper’in latife olsun diye anlattığı soyadı yazma işinde kısmen de olsa gerçeklik payı vardı. ÇünküOsmanlı İmparatorluğu'nda, Batıdaki gibi soyadı kullanılmıyordu, yani Türklerin soylarından gelen bir adları yoktu. Sosyal ilişkilerde yalnız isimlerin kullanılması, devlet işlerinde ve sosyal hayatta karışıklıklara yol açıyor, isimlere eklenen lakaplarsa problemi çözmekten uzak kalıyordu.

Bunları gidermek için bazı yollar bulunmuştu. Örneğin, askerlerin adlarının yanına doğdukları yerin adı ekleniyordu. “Mustafa Kemal, Selanik” gibi. Ama bunlar, soyadının yerini kesinlikle tutamazdı. Toplum hayatındaki bu kargaşa, 21 Haziran 1934 yılında kabul edilen "Soyadı Kanunu" ile sona erdi.

Soyadı Kanunu'nun kabulü, toplumsal alanda yapılan devrimlerinden birisidir.
Kanuna göre söylerken ve yazarken “ön” ad önde, “soy” ad sonda kullanılmalıdır. Edebe aykırı ve gülünç soyadlarının, aşiret, yabancı ırk ve millet isimlerinin, rütbe ve memuriyet bildiren isimlerin soyadı olarak alınmasına izin verilmez. Soyadı seçme görevi “koca ”ya verilmiştir.

Bu yasayı takiben 26 Kasım’da çıkarılan 2590 sayılı kanunla"ağa", "hacı", "hafız", "hoca", "efendi", "bey", "beyefendi", "hanım", "hanımefendi", "paşa", "hazret" gibi unvan ve lakapların kullanılması yasaklandı.

Nitekim bizim Osmanlı Ayanlığı’ndan gelen Çapanoğlu unvanımızın soyadı olarak alınmasına kraldan fazla kralcı idareciler tarafından zorluk çıkarılmışsa da aile büyüklerinin sert tepkileri ile karşılaşınca“oğlu” yazılmamak şartı ile önce Çapan soyadı olarak kaydedilmişti.

Bu sıkıntıyla karşılaşanlardan biriside o yıllarda Fransa’da mimarlık tahsili yapan Çapanoğlu Mehmet Muhsin Bey imiş. Konsolosluk çalışanları, 1934 de çıkarılan soyadı kanunu ile Çapanoğlu soyadını alan Muhsin Bey’e soyadını değiştirmesi için baskı yapmaya kalkışırlarsa da Muhsin beyin sert tepkisi ile karşılaşır bir daha bahsini etmezler. (bkz. Yozgat gazetesindeki köşem Çapanoğlu Mehmet Muhsin Bey ve Hindistan’dan gelen mektup).Daha sonra, 1947 yılında Cennetmekân dedem Muhlis Bey mahkeme kararıyla nüfus kütüğünde tashih yaptırarak “oğlu” nu da ekletmişti (yukarda).

Yozgat’ta benim ailem soyadı almak için talepte bulunurken Atatürk’ün yakın çevresinde bulunan örneğin Dr. Adnan Adıvar ve eşi Halide Edip Adıvar karşı çıkmışlar “Soyadı almak adı sanı belli olmayanlara uygun düşer. Biz zaten çevremizde bilinen tanınan insanlarız, bizimadımız, şöhretimiz malumdur soyadına ihtiyacımız yok.” demişlerdi.

Nihal Atsız da “lakaplar varken illa Avrupalılara benzeyeceğiz diye soyadı almaya ne gerek var” diyor ve şöyle devam ediyordu; Soyadı kanunu çıktığında Anadolu Türkmenlerinin zaten soyadı vardı ve bu soyadları çoğu defa “oğlu ile bitiyordu. Çapanoğlu Ahmet, Kadıoğlu Mehmet, Mızrakoğlu filan gibi… Ben yazılarıma eskiden beri “Atsız” imzasını attığım için soyadı olarak bunu seçtim. Son günü müracaat etmiştim. Memur;
- Atsız’ı soyadı olarak alamazsınız, diye kestirip attı,
- Neden?
- Tarihi isimdir.
Bilgin bir memura çatmıştık. Ne yapmalıydım? Ondan daha bilgili olduğumu ispat etmeliydim. Ettim de.
- Tarihi olan “d” ile yazılan Adsız’dır. Benimki “t” ile yazılıyor!
- Benim bu bilgiçliğim karşısında memur habt oldu (etkilendi) ve
- Ha!.. O zaman olur, diye cevap verdi.

Argos Gazetesi genel yayın yönetmeni RoberKoptaş’da özetle şöyle anlatıyor; Baba tarafından ailem 1915’ten sonra Sivas’ta kalabilen Ermenilerdendi. Babaannem de dedem de Ermenice bilmezlerdi. Anadilleri Orta Anadolu Türkçesiydi. “Gittim” değil “gettim”, “usandım” değil” osandım”, “anlamıyorsun değil, “ağnamıyon” derlerdi. Bütün aileler gibi, Sivas’ta ailemin de bir ismi vardı. Şirvanyan diye anılıyorlardı. Bundan yüz yıl önce kilise ve nüfus kayıtlarına bu adla geçmişlerdi. Soyadı kanunu kabul edildikten sonra dedem nüfus dairesine gittiğinde, memurlar onun aile adını taşımasına izin vermediler. Şirvanyan gibi isimlerin memnu, yani yasak olduğunu söylediler. Aileme Koptaş soyadı uygun görüldü. Amasyalı, Yozgatlı, Malatyalı pek çok Ermeni de tıpkı dedemler gibi, nüfus müdürlüğüne gittiklerinde “Memnudur” diyen memurlarla karşılaşmışlardı.

Merhum Nusret Alper Beyefendi’den naklettiğim latife sohbetten esinlenerek yaptığım araştırmada yukarda alıntılar yaptığım Sayın Emine Gürsoy Naskali’nin Cumhuriyet Tarihi Soyadı Hikâyeleri kitabına ulaştım. 600 civarında soyadı hikâyesini anlattığı kitabında şöyle gruplandırmış: Dış görünümden esinlenenler. Hal tavır ve mizaçtan kaynaklananlar. Meslek ve meslek bağlantlı olanlar. İlgi alanına değinen soyadları. Varlık alametlerine göre soyadları. Olaylara bağlı soyadları. Savaş ve askerlik anılarına bağlı soyadları. Tarihe dayanan, köklere uzanan soyadları. Lakapların devamı olan soyadları. Yer isimlerinden soyadları. Kız tarafının soyadları. Göçmen hasreti soyadları. Nüfus memurunun seçtiği soyadları. Atatürk veya saygı duyulan bir büyüğün verdiği soyadları vb. 25 değişik konuda soyadı hikâyeleri var bu kitapta. Ellerine emeğine sağlık.

Soyadı Kanunu'nun çıkmasından 5 ay sonra 24 Kasım 1934 tarihinde TBMM tarafından oy birliği ile kabul edilen 2587 sayılı kanunla cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi.17 Aralık 1934’te çıkarılan yasa ile bu soyadının diğer kişiler tarafından kullanılması yasaklandı.
ATATÜRK soyadı yalnız şahsına mahsustur, hiç kimse tarafından öz ve soyadı olarak alınamaz kullanılamaz ve kimse tarafından hiç bir suretle bir kimseye verilemez.

Kız kardeşi MakbuleHanım dahi Atatürk değil, "Atadan" soyadını almıştır.
Evet, Soyadı Kanunu'nun kabulü, toplumsal alanda yapılan önemli bir devrimdi ama bazı isimler var ki başındaki takı ile daha bir anlam kazanmıyor mu? Zembilli Ali Efendi, Giriftzen Asım Bey,Hafız Burhan, Cezzar Ahmet Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Tamburi Cemil, Neyzen Tevfik, Adalı Halil, Kel Aliço, Koca Yusuf, Tatar Ramazan, Keşanlı Ali, Kuyucaklı Yusuf, Hergeleci İbrahim, İpsiz Recep, Topal Osman, Çakırcalı Mehmet Efe, Atçalı Kel Memet, Arhavili İsmail. Resneli Niyazi, İngiliz Kemal, Bulgar Sadık, Hoca Nasrettin, Sülün Osman ve hele “Kel Mahmut” İlk aklıma gelenler.

Çalışma hayatımın 1970 li yıllarında bir mesai arkadaşımın ismi Kıyma felek Kör koca idi. Aynı firmanın ayrı şehirlerinde idik. İsminin anlamını bir türlü kendisine soramadım. Ailenin daha önce doğan bebekleri yaşamadılar da onun için mi bu ismi verdiler acaba. İçimde bir ukde olarak kaldı hep. Olurda bu yazımı tesadüfen okursa selamlarımı ve sağılık dileklerimi iletiyorum…

Not: Resimdeki imza merhum Nusret Alper’in imzasıdır.


21.01.2017

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ANTALYA SEYAHATNAMESİ

Yazınız hoşuma gitti, çok akıcı, tasvirler insanın aklında canlanıyor, insanlar için yapilan eleştiriler de gayet dozunda bence böyle paylasımlara çoğumuzun ihtiyacı var, sahip olunmasa da hayal edip biraz ruh tatmini yaşamak bile bize hoşluk ve rahatlık veriyor.
AHMET KAPANCI -- 15.10.2018 14:44
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Çapanoğlu Derviş Bey
Ermeniler KELLER köyünde kesilmişlerdir... bunu Osman Paşa Tekke köyünden olan annem de anlatırdı... Hatta bir kız çocuğu kıyımdan müslüman olup sadece o kurtulur.. bu kızı Osman Paşa Tekke köyüne getirirler.. yetişkin olunca yaşlı bir adamla evlendirirler... Sanırım Menderes döneminde olacak istanbul dan ermeni aileler gererek bu kızı bulmuşlar... Annem ismini de söyledi ama ben unuttum... kızın genç kızken köyde terzilik yaptığını ama yüzünün hiç gülmediğini de söylerdi.. Ermeniler ayaklanacak diye bunların tehcire tabii tutulması Stalinin Kırım türklerine yaptığının aynısı ve insanlık suçudur. Perinçek dönek bir tip olarak boşuna talat paşa'yı günahlarından arındırmaya çalışıyor. Osmanlı Türkleri de sevmeyen anakronik bir devlet sonuçta
Mevlevi Dedeoğlu -- 11.10.2018 01:05
YOZGAT’IN SIĞIRI
Yorumunuz

Sayın Abdülkadir Çapanoğlu. Yazınızı bilgilenerek ve zevkle okudum.
Bence yazdıklarınız bir anı değil bir tarih. Ellerinize, belleğinize sağlık.
Çok teşekkür ederim, lütfedip bana da gönderdiğiniz için.
Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)
Olcay Akkent -- 08.10.2018 08:32
YOZGAT’IN SIĞIRI
Sayın Çapanoğlu,
Bu anlattığınızı aynen yaşayan biri olarak hatırlattığınız için teşekkür ederim. Bizim de iki ineğimiz vardı. Bugün Bozok Ün. Rektörlük binası olan eski Cumhuriyet Mektebi'nin (ben 1951-54 arası orada okudum) doğu taraftaki bahçe kapısının tam karşısında (yanılmıyorsam halen Ceylanlar Apt. nın yerinde) iki katlı, büyük üç bahçeli beyaz konak dedemin idi. Ben ve ikisi kız biri erkek üç kardeşim orada doğduk ve 1954 yılına kadar orada büyüdük. Dedeniz Muhlis Bey’in Çerkes Ethem'in yakıp yıktığı konağın harabelerinin yakınındaki konaktan bahsediyorum. Birbirine bitişik üç bahçenin dip tarafında, güneydekinden bir kapıyla girilen samanlık ve oradan yine bir kapıyla geçilen ahırımızda bu iki ineği annem beslerdi. Sabah erkenden mektebin ve evimizin arasındaki sokaktan geçip aşağı özün üstündeki köprüyü geçerek oradan doğuya, Yeni Cami mahallesine yönelen ikinci bir sığır sürüsü daha vardı. Bizim iki inek ona katılır ve akşamüzeri böğürme sesleri arasında aynı yoldan geri döner, evin önünden geçen inekler arasından annem bizim inekleri içeri alırdı. Şunu hep özlemle anarım ki o sayede bol bol yoğurt, tereyağı, kaymak ve süt soframızdan eksik olmazdı. Hikâyenin geri tarafı sizin anlattığınızın aynıdır. Kel Hasan'ın kurabiyeleri, tulumba tatlıları ve kırmızı elma şekerlerini yemek benim de çocukluk zevklerim arasında hasretle hatırladığım ayrıntılardır. Bana bu güzel nostaljik manzarayı hatırlattığınız için çok çok teşekkürler. Selam ve saygılar.
A. YAŞAR OCAK -- 07.10.2018 17:22
YOZGAT’IN SIĞIRI
Çok güzel bir yazı.Kaleminize sağlık.Çocukluğumu hatırladım bizim köydede (Tekirdağ/Ferhadanlı)gittiğimde aynı güzelliği yaşardım.Maalesef o yüzlerce İnekten 1 tane bile kalmamış.
MEFKURE SONÜSTÜN -- 07.10.2018 09:03
GERÇEK BİR AŞK ÖYKÜSÜ
Hocam yaşam o kadar kutsalki içerisinde VAR ettiği güzellikleri ayrıştırmaz ama biz insanız diyemeyenler bu yaşamı altüst etmekteler umarım bu güzel yaz diziniz bizlere rehber olur, saygılar.
Mahmut erdem -- 29.09.2018 19:07
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
İstanbuldan takip ettiğim biri olarak Şakir paşa ve çapanoğlu ailesinin bu memleket için ne kadar fedakarlıklar yaptıklarını okuyunca insanın içinde bir burukluk oluyor haksız yere sıkıntılar yaşamalarından dolayı ama onlara minnet duyarak saygıyla anarak Allah cc rahmet eylesin makamları cennet olsun
Mahmut kara -- 21.07.2018 02:02
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
Merhaba Abdulkadir bey
Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum gerçekten şunu anladım eğer bugünkü teknoloji olsaydı Ahmet şakir paşa (yazık çok üzüldüm)dan diğer fedakar çapanoğlu aileleri çok daha düzgün anlışılırlardı. Maalesef çok değerli hizmetleri bulunan insanlar kendilerini ifade edememiş seslerini istedikleri biçimde ulaştıramamış ve büyük mağduriyet yaşamışlar. Ama bugün hakiki gerçekler gün ışığı gibi ortada o yüzden mekanları cennet olsun. Sizede ayrıca teşekkürler bu olayları daha düzgün biçimde bizlere ulaştırdığınız için ,

Saygılarımla,
MAHMUT KARA -- 20.07.2018 19:50
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Acizane köşemde yayınladığım yazılarıma zaman ayırıp yorum göndermek lütfunda bulunan okuyucularımıza en kalbi teşekkürlerimi arz ederim. Sehven yorumlarının altına isim yazmayı unutan sayın okuyucularımın köşemdeki mail adresimden (yazı başlığının altında) bana ulaşmalarını hasseten rica ederim.Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.07.2018 10:46
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Uzun süre okuyamadım okuduğumda engüzel yazı oldu emeğinize sağlık hocam
Adınız ve Soyadınız -- 09.07.2018 16:56
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00