BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
210
Dün
:
4601
Toplam
:
13175540
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
YOZGAT NÜFUS MÜDÜRÜ NUSRET ALPER VE SOYADI KANUNU
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Devlete 44 yıl hizmet eden Yozgat Nüfus Müdürü merhum Nusret Alper Beyefendi anlatıyor;
Soyadı Kanunu çıkınca, il merkezinde ve merkeze bağlı köylerde halkı nüfus kütüklerine yazmaya başladık. Bizzat köylere gidiyor bazen kapalı bir yerde bazen açık havada köylüyü sırayla yazıyorduk. Karşımıza gelen köylüye soruyorduk.

- Kendine bir soyadı seçtin mi?
- Yok,efenda (efendiağa)
- Adın ne?
- Mehmet.

Bakıyorduk boyu uzun. Bunun soyadı “selvi” olsun diyor öyle yazıyorduk. Ya da Çınar oluyordu.
- Hemşerim bundan sonra senin adın soyadın Mehmet Selvi deftere böyle yazdık diyorduk.
- Emrin olur efenda deyip elimize sarılıp gidiyor.
Sıradakine soruyorduk.
- Adın ne?
- Ahmet. Adam biraz esmer tenliyse yaz “kara”
- Hemşerim, senin adın soyadın Ahmet Kara
- Emrin olur efendaAllah razı olsun.
- Adın ne?
- Ali
- Olmaz, Alevi ismi, Yaz Ömer. O gün hava bulutluysa, yaz soyadı Bulut.
- Hemşerin, senin adın Ömer soyadın Bulut.
- Adın ne?
- Haydar. Olmaz Alevi ismi. Yaz Ebubekir. O sırada şimşek çakıyor, yaz şimşek.
- Hemşerim senin adın Ebubekir, soyadın Şimşek.
- Emrin olur.

Merhum Nusret Alper’in latife olsun diye anlattığı soyadı yazma işinde kısmen de olsa gerçeklik payı vardı. ÇünküOsmanlı İmparatorluğu'nda, Batıdaki gibi soyadı kullanılmıyordu, yani Türklerin soylarından gelen bir adları yoktu. Sosyal ilişkilerde yalnız isimlerin kullanılması, devlet işlerinde ve sosyal hayatta karışıklıklara yol açıyor, isimlere eklenen lakaplarsa problemi çözmekten uzak kalıyordu.

Bunları gidermek için bazı yollar bulunmuştu. Örneğin, askerlerin adlarının yanına doğdukları yerin adı ekleniyordu. “Mustafa Kemal, Selanik” gibi. Ama bunlar, soyadının yerini kesinlikle tutamazdı. Toplum hayatındaki bu kargaşa, 21 Haziran 1934 yılında kabul edilen "Soyadı Kanunu" ile sona erdi.

Soyadı Kanunu'nun kabulü, toplumsal alanda yapılan devrimlerinden birisidir.
Kanuna göre söylerken ve yazarken “ön” ad önde, “soy” ad sonda kullanılmalıdır. Edebe aykırı ve gülünç soyadlarının, aşiret, yabancı ırk ve millet isimlerinin, rütbe ve memuriyet bildiren isimlerin soyadı olarak alınmasına izin verilmez. Soyadı seçme görevi “koca ”ya verilmiştir.

Bu yasayı takiben 26 Kasım’da çıkarılan 2590 sayılı kanunla"ağa", "hacı", "hafız", "hoca", "efendi", "bey", "beyefendi", "hanım", "hanımefendi", "paşa", "hazret" gibi unvan ve lakapların kullanılması yasaklandı.

Nitekim bizim Osmanlı Ayanlığı’ndan gelen Çapanoğlu unvanımızın soyadı olarak alınmasına kraldan fazla kralcı idareciler tarafından zorluk çıkarılmışsa da aile büyüklerinin sert tepkileri ile karşılaşınca“oğlu” yazılmamak şartı ile önce Çapan soyadı olarak kaydedilmişti.

Bu sıkıntıyla karşılaşanlardan biriside o yıllarda Fransa’da mimarlık tahsili yapan Çapanoğlu Mehmet Muhsin Bey imiş. Konsolosluk çalışanları, 1934 de çıkarılan soyadı kanunu ile Çapanoğlu soyadını alan Muhsin Bey’e soyadını değiştirmesi için baskı yapmaya kalkışırlarsa da Muhsin beyin sert tepkisi ile karşılaşır bir daha bahsini etmezler. (bkz. Yozgat gazetesindeki köşem Çapanoğlu Mehmet Muhsin Bey ve Hindistan’dan gelen mektup).Daha sonra, 1947 yılında Cennetmekân dedem Muhlis Bey mahkeme kararıyla nüfus kütüğünde tashih yaptırarak “oğlu” nu da ekletmişti (yukarda).

Yozgat’ta benim ailem soyadı almak için talepte bulunurken Atatürk’ün yakın çevresinde bulunan örneğin Dr. Adnan Adıvar ve eşi Halide Edip Adıvar karşı çıkmışlar “Soyadı almak adı sanı belli olmayanlara uygun düşer. Biz zaten çevremizde bilinen tanınan insanlarız, bizimadımız, şöhretimiz malumdur soyadına ihtiyacımız yok.” demişlerdi.

Nihal Atsız da “lakaplar varken illa Avrupalılara benzeyeceğiz diye soyadı almaya ne gerek var” diyor ve şöyle devam ediyordu; Soyadı kanunu çıktığında Anadolu Türkmenlerinin zaten soyadı vardı ve bu soyadları çoğu defa “oğlu ile bitiyordu. Çapanoğlu Ahmet, Kadıoğlu Mehmet, Mızrakoğlu filan gibi… Ben yazılarıma eskiden beri “Atsız” imzasını attığım için soyadı olarak bunu seçtim. Son günü müracaat etmiştim. Memur;
- Atsız’ı soyadı olarak alamazsınız, diye kestirip attı,
- Neden?
- Tarihi isimdir.
Bilgin bir memura çatmıştık. Ne yapmalıydım? Ondan daha bilgili olduğumu ispat etmeliydim. Ettim de.
- Tarihi olan “d” ile yazılan Adsız’dır. Benimki “t” ile yazılıyor!
- Benim bu bilgiçliğim karşısında memur habt oldu (etkilendi) ve
- Ha!.. O zaman olur, diye cevap verdi.

Argos Gazetesi genel yayın yönetmeni RoberKoptaş’da özetle şöyle anlatıyor; Baba tarafından ailem 1915’ten sonra Sivas’ta kalabilen Ermenilerdendi. Babaannem de dedem de Ermenice bilmezlerdi. Anadilleri Orta Anadolu Türkçesiydi. “Gittim” değil “gettim”, “usandım” değil” osandım”, “anlamıyorsun değil, “ağnamıyon” derlerdi. Bütün aileler gibi, Sivas’ta ailemin de bir ismi vardı. Şirvanyan diye anılıyorlardı. Bundan yüz yıl önce kilise ve nüfus kayıtlarına bu adla geçmişlerdi. Soyadı kanunu kabul edildikten sonra dedem nüfus dairesine gittiğinde, memurlar onun aile adını taşımasına izin vermediler. Şirvanyan gibi isimlerin memnu, yani yasak olduğunu söylediler. Aileme Koptaş soyadı uygun görüldü. Amasyalı, Yozgatlı, Malatyalı pek çok Ermeni de tıpkı dedemler gibi, nüfus müdürlüğüne gittiklerinde “Memnudur” diyen memurlarla karşılaşmışlardı.

Merhum Nusret Alper Beyefendi’den naklettiğim latife sohbetten esinlenerek yaptığım araştırmada yukarda alıntılar yaptığım Sayın Emine Gürsoy Naskali’nin Cumhuriyet Tarihi Soyadı Hikâyeleri kitabına ulaştım. 600 civarında soyadı hikâyesini anlattığı kitabında şöyle gruplandırmış: Dış görünümden esinlenenler. Hal tavır ve mizaçtan kaynaklananlar. Meslek ve meslek bağlantlı olanlar. İlgi alanına değinen soyadları. Varlık alametlerine göre soyadları. Olaylara bağlı soyadları. Savaş ve askerlik anılarına bağlı soyadları. Tarihe dayanan, köklere uzanan soyadları. Lakapların devamı olan soyadları. Yer isimlerinden soyadları. Kız tarafının soyadları. Göçmen hasreti soyadları. Nüfus memurunun seçtiği soyadları. Atatürk veya saygı duyulan bir büyüğün verdiği soyadları vb. 25 değişik konuda soyadı hikâyeleri var bu kitapta. Ellerine emeğine sağlık.

Soyadı Kanunu'nun çıkmasından 5 ay sonra 24 Kasım 1934 tarihinde TBMM tarafından oy birliği ile kabul edilen 2587 sayılı kanunla cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi.17 Aralık 1934’te çıkarılan yasa ile bu soyadının diğer kişiler tarafından kullanılması yasaklandı.
ATATÜRK soyadı yalnız şahsına mahsustur, hiç kimse tarafından öz ve soyadı olarak alınamaz kullanılamaz ve kimse tarafından hiç bir suretle bir kimseye verilemez.

Kız kardeşi MakbuleHanım dahi Atatürk değil, "Atadan" soyadını almıştır.
Evet, Soyadı Kanunu'nun kabulü, toplumsal alanda yapılan önemli bir devrimdi ama bazı isimler var ki başındaki takı ile daha bir anlam kazanmıyor mu? Zembilli Ali Efendi, Giriftzen Asım Bey,Hafız Burhan, Cezzar Ahmet Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Tamburi Cemil, Neyzen Tevfik, Adalı Halil, Kel Aliço, Koca Yusuf, Tatar Ramazan, Keşanlı Ali, Kuyucaklı Yusuf, Hergeleci İbrahim, İpsiz Recep, Topal Osman, Çakırcalı Mehmet Efe, Atçalı Kel Memet, Arhavili İsmail. Resneli Niyazi, İngiliz Kemal, Bulgar Sadık, Hoca Nasrettin, Sülün Osman ve hele “Kel Mahmut” İlk aklıma gelenler.

Çalışma hayatımın 1970 li yıllarında bir mesai arkadaşımın ismi Kıyma felek Kör koca idi. Aynı firmanın ayrı şehirlerinde idik. İsminin anlamını bir türlü kendisine soramadım. Ailenin daha önce doğan bebekleri yaşamadılar da onun için mi bu ismi verdiler acaba. İçimde bir ukde olarak kaldı hep. Olurda bu yazımı tesadüfen okursa selamlarımı ve sağılık dileklerimi iletiyorum…

Not: Resimdeki imza merhum Nusret Alper’in imzasıdır.


21.01.2017

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00